Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Kuşeyrî'den İbn Arabî'ye uzanan gelenekte özgürlük, yaratılmışlara kul olmamaktır ve bu ancak yalnız Allah'a kul olmakla gerçekleşir; heves, onay ve korku da insanın kapılabileceği sahte efendilerdir.
- İbn Arabî kulluğu yolun doruğu sayar: İsrâ suresinin ilk ayeti ve şehadet Hz. Peygamber'i önce «kul» diye anar, kâmil insan da onun dilinde «kâmil kul»dur; İbn Sevdekîn'e bıraktığı vasiyet kulluğun hiç bırakılmamasıdır.
- Pusula iğnesi, tek bir çekime bağlılığın yakındaki çekimlerden kurtardığını gösterir; ama kuzeyi bir yön, mıknatıslığı iğnenin malı ve dönüşü bilinçsiz gösterdiği için İbn Arabî'nin kulluğunu tam anlatmaz.
Kanca
Bir mutfak masası. Üstünde küçük, cep boyu bir pusula ve hemen yanında çelik bir ekmek bıçağı. İğne titreyip duruyor ve ucu kuzeyi değil, bıçağı gösteriyor. Masayı kim çevirirse çevirsin, iğne bıçağın peşinden dönüyor.
Biri bıçağı alıp çekmeceye koyuyor. İğne bir an kararsız kalıyor, sonra yavaşça dönüp yerine oturuyor. Artık masayı çevirsen de kıpırdamıyor; ucu, masanın hiç bilmediği bir yönü gösteriyor.
Merkezi soru
İbn Arabî, «kul olmak» gibi boyun eğmeyi çağrıştıran bir hâli neden insanın varabileceği en yüksek yer sayar, ve bu hâl ona göre insanı nasıl özgür kılar?
Anlatım
Yakın demirin çekimi
Pusula iğnesi bir şeye bağlı olmadan duramaz. Ya uzaktaki büyük çekime döner ya da en yakındaki demir parçasına. Bıçağa dönen iğne bozuk değildir; yalnızca yanlış yerden gelen çekime kapılmıştır.
Tasavvuf geleneği insanı da böyle tarif eder. İnsan bir şeye yönelmeden yaşayamaz: bir onay bekler, bir korkunun önünde eğilir, bir arzunun ardından sürüklenir. Kur'an'da Câsiye suresinin 23. ayeti, kendi hevesini tanrı edinen insandan söz eder. Amerikalı araştırmacı William Chittick, Kur'an'ın İbn Arabî'deki yerini anlattığı bir yazısında bu ayete dikkat çeker: onun okumasında aklın asıl işi, egonun keyfî beğenilerini ve hoşlanmazlıklarını dizginlemektir; dizginlenmeyen heves sahte bir ilah gibi insana hükmeder.
Bu okumada soru, insanın kul olup olmayacağı sorusu olmaktan çıkar. İnsan zaten bir şeylerin kuludur. Asıl soru, iğnesinin neye döndüğüdür.
Özgürlüğün eski tanımı
İbn Arabî bu soruyu kendisinden önce sorulmuş hâliyle devraldı. On birinci yüzyılda yazılan Kuşeyrî Risâlesi'nde hürriyete ayrı bir bölüm ayrılır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «Hürriyet» maddesinin aktardığına göre Kuşeyrî özgürlüğü şöyle tanımlar: kulun yaratılmışlara kul olmaması, maddi âlemden hiçbir gücün ona hükmetmemesi.
Aynı madde bu tanımın sonucunu da söyler. Sûfîlere göre gerçek özgürlük Allah'a tam kulluktadır; kişinin kulluğu ne kadar içtense, öteki varlıklara bağımlılığından o kadar kurtulur. Yani özgürlük burada bağsızlık anlamına gelmez. Bir bağın, öteki bütün bağları çözmesi anlamına gelir.
Pusula imgesiyle söylersek, masadaki iğneyi özgür kılan şey, onu kuzeyden koparmak olmazdı. Kuzeyden kopmuş bir iğne, masayla birlikte savrulan bir parça metaldir. İğneyi masanın hareketlerinden bağımsız kılan, uzaktaki çekime bağlılığıdır.
Kulluk neden en yüksek yer?
İbn Arabî bu eski tanımı alır ve çok daha ileri taşır. Ona göre kulluk yolun bir basamağı olmaktan çok yolun varacağı yerdir. Claude Addas, İbn Arabî'de mükemmellik ödevinin paradoksunu incelediği makalesinde bunu açıkça söyler: insan ilk konumuna ancak kullukta ve kullukla geri döner, veliliğin doruğuna da ancak böyle ulaşır. Addas'a göre bu ilke, İbn Arabî'nin bütün öğretisinin köşe taşıdır.
Bu anlayışın kaynağında Hz. Muhammed'in kendisi durur. İsrâ suresinin ilk ayeti, onun geceleyin Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya götürüldüğünü anlatırken ona adıyla değil, «kulu» diye seslenir. Her namazın oturuşunda okunan teşehhütteki şehadette de önce kulluk, sonra elçilik söylenir: O'nun kulu ve resulü. TDV'nin «Ubûdiyyet» maddesine göre sûfîler bu sıralamayı bir işaret olarak okudu: kul olmak, elçi olmaktan önce gelir ve Hz. Peygamber'in makamlarının en yücesidir.
İbn Arabî'nin insan anlayışında en yetkin insan da aynı yerde durur. İbn Arabî kâmil insana «kâmil kul» da der; Chittick'in onun metinlerinden derlediği pasajlar arasında «kâmil kul» ayrı bir başlık olarak durur. Bu okumada varlıkların en yücesi, Allah önünde kendini hiçbir şeyin sahibi saymayan en alçakgönüllü olanıdır.
Rab rolüne soyunmak
Bu fikrin öteki yüzü, insanın kulluğu unutunca ne yaptığıdır. Chittick'in İbn Arabî'den derlediği pasajlarda bir tehlike sürekli tekrar eder: insan, kendi elinde olmayan bir efendiliği kendine yakıştırmaya yatkındır. Malına, bilgisine, çevresindeki insanlara sahipmiş gibi davranır.
Pusulanın diliyle bu hâl, bıçağa dönen iğneye benzer. Başkalarının üzerinde efendilik iddia eden kişi, bu okumada farkında olmadan o iddianın kulu olur. Onu kaybetmekten korkar, onu korumak için eğilir, onun uğruna küçülür. Kendini hiçbir şeyin sahibi saymayan kul ise bu korkudan kurtulur; kaybedecek bir efendiliği yoktur.
İbn Arabî'nin kendi ustaları arasında bu hâlin en canlı örneği, Ders 2.7'de tanıdığımız el-Ureybî'ydi. Okuma yazma bilmeyen bu usta, İbn Arabî'nin anlatımında kulluk hâlinde çok ileri gitmişti.
Seçilen hizmet, bilinen gerçek
İbn Arabî kulluğu tek bir düzeyde de anlatmaz. Addas, sevgi üzerine yazdığı çalışmada onun iki tür hizmeti ayırdığını gösterir. Birinde insan fazladan bir iyiliği, kimsenin istemediği bir ibadeti kendi seçimiyle yapar. Ötekinde, farz olanı yalnızca itaatle yerine getirir. İbn Arabî'ye göre ikincisinin en derin hâli, insanın büsbütün yoksul olduğunu, hiçbir şeyinin kendine ait olmadığını görmesinden doğar; bu en nadir ve en yüksek olanıdır.
Gündelik sezgimiz tersini söyler: seçerek yapılan hizmet daha özgür görünür. İbn Arabî'de ise en yüksek yer, insanın başka türlü olamayacağını, zaten ve her an kul olduğunu fark etmesidir. Bir önceki derste yolun uzaklaşmak değil fark etmek olduğunu görmüştük; kullukta da aynı hareket var.
Metinden
İbn Arabî'nin kulluğu ne kadar merkeze koyduğunu en yalın biçimde gösteren metinlerden biri, öğrencisi İsmâil b. Sevdekîn'in derlediği soru-cevap kitabında durur. Sevdekîn, hocasına sorduğu soruları ve aldığı cevapları kaydetmişti. Kitapta İbn Arabî ona bir vasiyet bırakır.
Cümleyi yavaş okuyalım. İbn Arabî önce bir kelime seçer: vasiyet, yani insanın geride bıraktığı en değerli şey. Onca kitap yazmış bir hoca, öğrencisine bir bilgi ya da bir sır yerine bir duruş bırakır.
İkinci adımda bu duruşu kendi hayatına bağlar: «Allah ile olan yolum.» Yani kulluk, öğrencisine önerdiği bir teknik olarak gelmez; kendi yürüdüğü yolun adıdır. Ardından gelen «asla, hiçbir zaman» vurgusu da dikkat ister. İki olumsuzluk üst üste konmuştur, çünkü kulluk bir kez kazanılıp bir kenara konan bir şey olarak düşünülmez; her an bırakılma tehlikesi taşır.
Pasajın söylemediği de önemli. Kimseye başka bir insanın önünde eğilmeyi öğütlemez. Burada sözü edilen kulluk yalnızca Allah'a yöneliktir ve pusula iğnesinin uzak çekime bağlılığı gibi, insanı yakındaki bütün çekimlere karşı sağlamlaştırır.
Aslında…
Yaygın yanlış«Kulluk öğretisi, insanın başka insanlar karşısında boyun eğmesini ve pasif kalmasını öğütler.»
İbn Arabî'nin ve ondan önceki sûfîlerin okumasında kulluk yalnız Allah'a yöneliktir ve sonucu tam tersidir: yaratılmışlara kul olmamak. Bir insanın bir başkası üzerinde efendilik iddiası, bu öğretide yüceltilen bir şey olmaktan çok, kulluğunu unutmuş insanın hâlidir. Yanılgı, kelimenin kendisinden doğar: Arapçadaki karşılığı hem Allah'ın kulunu hem de tarihte başka bir insanın mülkü sayılan insanı anlatır ve dinleyen kulağa ilk olarak ikinci anlam gelir.
Yaygın yanlış«Kulluk yolun başındaki acemilere göredir; ilerleyen, sonunda onu aşar.»
İbn Arabî'de sıra tersinedir. Addas'ın okumasına göre kulluk yolun basamağı olarak kalmaz, doruğudur; Sevdekîn'e bıraktığı vasiyet de onun bırakılmamasını ister. Bu yanılgı, «hizmet» kelimesini gündelik hayattaki rütbe basamaklarıyla düşünmekten gelir: hizmet eden alttadır, hizmet edilen üstte.
Büyük resim
Pusula imgesi önce yönde yanıltır. Kuzey bir yerdir; iğne haritadaki belirli bir noktaya döner. Kulun yöneldiği şey ise bir yön değildir. Bakara suresinin 115. ayetine göre nereye dönülürse Allah'ın yüzü oradadır. Kul, bir noktaya değil, her şeyde görünen O'na döner.
Bir ikinci sınır iğnenin kendisinde. Pusula iğnesi mıknatıslığını kendi taşır; kuzeye dönmesi onun bir özelliğidir. İbn Arabî'nin kulu ise kendine ait hiçbir şeyi olmadığını bilir; dönebilmesi de ona verilmiştir. Üstelik iğne bilmeden döner. İnsanın kulluğunu değerli kılan, bildiği ve razı olduğu için dönmesidir.
İmgenin gösterdiği ise sağlam kalır: özgürlük, bağsız kalmakta değil, doğru bağın öteki bağları çözmesindedir. Ders 7.1'de bütün âlemi kendinde topladığını gördüğümüz insanın en yüksek hâli, kendini hiçbir şeyin sahibi saymamaktır; yücelik ile alçakgönüllülük onun öğretisinde çelişmez. Bu hâle, yani insanın yalnızca Allah'a yönelen ve O'ndan başka hiçbir şeye bağlanmayan kul oluşuna tasavvufun dilinde verilen bir ad var; bunun adı ubûdiyet.
Özet
- Kuşeyrî'den İbn Arabî'ye uzanan gelenekte özgürlük, yaratılmışlara kul olmamaktır ve bu ancak yalnız Allah'a kul olmakla gerçekleşir; heves, onay ve korku da insanın kapılabileceği sahte efendilerdir.
- İbn Arabî kulluğu yolun doruğu sayar: İsrâ suresinin ilk ayeti ve şehadet Hz. Peygamber'i önce «kul» diye anar, kâmil insan da onun dilinde «kâmil kul»dur; İbn Sevdekîn'e bıraktığı vasiyet kulluğun hiç bırakılmamasıdır.
- Pusula iğnesi, tek bir çekime bağlılığın yakındaki çekimlerden kurtardığını gösterir; ama kuzeyi bir yön, mıknatıslığı iğnenin malı ve dönüşü bilinçsiz gösterdiği için İbn Arabî'nin kulluğunu tam anlatmaz.
Tefekkür
Quiz
- Kuşeyrî özgürlüğü nasıl tanımlar?
- İsrâ suresinin ilk ayeti ve şehadet, sûfîlerin kulluk anlayışında neden önemlidir?
- İbn Arabî, İbn Sevdekîn'e hangi vasiyeti bırakır?
- İbn Arabî'ye göre başkaları üzerinde efendilik iddia eden insanın durumu nedir?
- Pusula imgesi İbn Arabî'nin kulluk anlayışını nerede eksik bırakır?
Cevaplar
- Kulun yaratılmışlara kul olmaması ve maddi âlemden hiçbir gücün ona hükmetmemesi diye; bu da yalnız Allah'a kullukla mümkündür.
- Çünkü ikisi de Hz. Peygamber'i önce «kul» diye anar ve sûfîler bunu kulluğun onun makamlarının en yücesi olduğuna işaret sayar.
- Kulluğunu asla, hiçbir zaman bırakmamasını; bunu Allah ile olan kendi yolu diye tanıtır.
- Farkında olmadan o iddianın kulu olur; onu kaybetmekten korkar ve onun için eğilir, oysa kendini hiçbir şeyin sahibi saymayan bu korkudan kurtulur.
- İbn Arabî'nin kulu bir yöne değil O'na döner, hiçbir şeyi kendine ait saymaz ve bilerek döner; iğne ise bunların üçünü de tersinden gösterir.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Pusulası yerine oturmuş biri masadan kalkıp dünyaya döndüğünde yine insanlarla, eşyayla, kendi bedeniyle karşılaşır. Yalnız bir kaynağa bağlı olan kişi, bu çokluğa nasıl davranır: hepsini önemsiz mi sayar, yoksa her birine ayrı bir özen mi borçludur? İbn Arabî'nin edep dediği şey, her şeyin hakkını vermek, tam bu soruya verilmiş bir cevaptır.