Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî Yûsuf fassında âlemi, Hakk'a nispetle şahsın gölgesi gibi anlatır; gölge biçimini kaynağından alır ve onsuz duramaz.
- Fass Furkân 45'i bu resme bağlar: âlemin varlığı Allah'ın gölgeyi uzatmasıdır, dileseydi gölge hiç uzamaz, görünmeden kalırdı.
- Gölgenin koyuluğu kaynakla arasındaki uzaklığı haber verir; imge âlemi ışığın yokluğu, kendi başına duran bir zemin ya da kaynağın bir kopyası gibi düşündürdüğü yerde yanıltır.
Kanca
Kayseri yakınlarında bir harman yeri, yaz sonu. Yaşlı bir çoban sabah erkenden değneğini toprağa dikiyor. Güneş daha yeni doğmuş; değneğin gölgesi harmanı boydan boya geçip taş duvara kadar uzanıyor. Çoban saat taşımaz. Öğlenin geldiğini, o uzun çizginin yavaş yavaş kısalıp değneğin dibine çekilmesinden anlar.
Torunu yanında oturuyor ve bir ara gölgenin ucuna bir taş koyuyor. Bir süre sonra taş güneşte kalıyor, gölge ondan uzaklaşmış. Çocuk taşı kaldırıp yeniden gölgenin ucuna koymak istiyor. Dedesi gülüyor: «Gölgeyi kovalama, değneğe bak.»
Merkezi soru
Gölge, onu düşürenin biçimini taşıyor, onsuz bir an bile duramıyor, ama yine de yerde gerçekten görünüyorsa, İbn Arabî âlemi Allah'ın gölgesi diye anlattığında âlemin neyini gerçek, neyini ödünç sayıyor?
Anlatım
Bir gölgenin gerektirdikleri
Harmandaki gölgeye bir an daha bak. Onun orada belirmesi için değneğin ayakta durması gerekiyor. Gölgenin üzerine düşeceği bir toprak gerekiyor; toprak olmasaydı gölge hiçbir yerde görünmezdi. Güneş de gerekiyor, çünkü karanlık bir gecede değneğin gölgesi aranmaz. Bunlardan biri eksildiğinde harmanda çizilecek bir çizgi kalmaz.
İbn Arabî'nin gölge anlatısı tam bu gündelik gözleme dayanır. Osman Nuri Küçük'ün Yûsuf fassı üzerine yaptığı çözümlemeye göre fassta bir gölgenin belirmesi için ayakta duran bir şahıs, gölgenin düştüğü bir yer ve onu fark ettiren ışık aranır. Şârihlerin okumasında şahıs Hakk'ın varlığına, gölgenin düştüğü yer ise henüz var olmamış şeylerin Allah'ın bilgisindeki hâllerine karşılık gelir. Işık da gölgeyi göze gösteren şeydir.
Resim böyle kurulunca âlem hem bağlı hem de başka bir şey olarak görünür. Gölge değneğin biçimini taşır, eğriliğini de düzlüğünü de aynen yere çizer. Ama değnek harmanda yatmaz. Değneği görmek isteyen gölgeye değil, gölgeyi düşürene bakar.
Gölgenin nerede anlatıldığı da dikkat çekici. Fusûs'un her bölümü bir peygambere ayrılır ve her birine bir hikmet adı verilir; Hz. Yûsuf'a ayrılan bölüm «nûr hikmeti», yani ışık hikmeti diye anılır. İbn Arabî âlemin gölge olduğunu, ışığı konu alan bir bölümün ortasında söyler. Bu yerleşim rastlantı gibi durmuyor: gölge, ancak bir ışık olduğunda konuşulabilecek bir şeydir. Karanlık bir odada gölgeden söz eden olmaz; gölgenin fark edilmesi bile ışığın varlığını haber verir.
Uzayan ve çekilen gölge
Bu imgenin Kur'an'da bir karşılığı var. Furkân suresinin kırk beşinci ayeti Diyanet mealinde şöyle der: «Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra güneşi gölgeye yol gösterici kılmışızdır.» Hemen ardından gelen ayet, gölgenin yavaş yavaş Allah'a çekildiğini söyler.
Ayetin ilk okuyuşu tabiata bakar. Diyanet'in tefsiri bu ayetleri Allah'ın kâinattaki düzenini gösteren işaretler arasında anar: sabahın uzun gölgeleri, öğleye doğru kısalmaları, güneşin onların yolunu belirlemesi. Çobanın değneği bu ayetin küçük bir sahnesidir.
İbn Arabî aynı ayeti Yûsuf fassında âlemin kendisine taşır. Şerhlerde aktarılan okumaya göre «dileseydi hareketsiz kılardı» sözü, gölgenin hiç uzatılmayabileceğini hatırlatır. Allah kendini henüz var olmamış şeylere göstermeseydi gölge yere hiç düşmez, görünmemiş olanların arasında kalırdı. Âlemin varlığı, gölgenin uzatılmasıdır.
Bu okumada ayetin fiilleri ayrı bir ağırlık kazanır. Gölgeyi uzatan da, dilese onu hareketsiz bırakacak olan da, sonunda onu kendine çeken de aynıdır. Gölge kendi başına uzamaz, kendi başına çekilmez.
Gölgenin rengi
Gölge biçimi taşır, ama rengi taşımaz. Beyaz bir elbise giyen birinin gölgesi de kara düşer. Yûsuf fassının üzerinde durduğu ayrıntılardan biri budur: gölgeler siyaha doğru meyleder.
İbn Arabî'ye göre bu karalık bir şey söyler. Şerhlerde aktarılan açıklamaya göre gölgenin koyuluğu, onunla şahıs arasındaki mesafeyi gösterir; gölge kaynağından uzak düştükçe üzerindeki örtü de koyulaşır. Âlem kaynağının biçimini gösterir, ama onun parlaklığını olduğu gibi göstermez.
Bu yüzden gölgeye bakarak değnek hakkında çok şey öğrenirsin: boyunu, eğimini, nerede durduğunu. Değneğin hangi ağaçtan kesildiğini ya da kabuğunun rengini öğrenemezsin. İbn Arabî'nin anlatımında âleme bakan biri de kaynağı hakkında bir şey bilir, ama bildiği gölgenin gösterdiği kadardır.
Bu sınır bir kayıp gibi okunmak zorunda değil. Çoban değneğin gölgesinden saati okur; gölgenin kara olması onun bir işe yaramasına engel değildir. İbn Arabî'ye göre de âlemin koyuluğu, onu okunmaz kılmaz. Biçim yerindedir, yön yerindedir, uzayıp kısalmanın bir düzeni vardır. Okuyan yalnızca gölgenin ona parlaklığı değil, bir işareti verdiğini unutmamalıdır.
Metinden
Açılış cümlesi bir benzetmenin iki ucunu kurar. Bir yanda «Allah'tan başka» denilen her şey vardır, öbür yanda Hak. Aralarındaki ilişki bir cisim ilişkisi olarak anlatılmıyor: âlem Allah'ın içinde bir parça gibi durmuyor, onun yanında ikinci bir varlık gibi de durmuyor. Gölge, şahsın düşürdüğü bir görünüştür.
Sonra pasaj bakışı yere indiriyor. Gölgeden söz eden biri çoğu zaman yalnız şahsı ve güneşi düşünür; İbn Arabî üçüncü şeyi, üzerine düşülecek yeri de hesaba katar. Şârihler bu yeri, henüz dış dünyaya çıkmamış ve yalnız ilâhî bilgide bulunan şeyler diye açıklar. Her birinin kendine göre bir yüzeyi vardır ve gölge her yüzeyde biraz farklı düşer. Harmandaki gölge taş duvara vardığında kırılır, toprakta düz uzanır.
Ayetin araya girmesi pasaja bir hareket katar. Gölge bir kez çizilip bırakılmış bir resim olarak anılmıyor; uzatılan, dilenirse durdurulan, sonunda geri çekilen bir şey olarak anılıyor. Çobanın gölgenin ucuna koyduğu taşın bir süre sonra güneşte kalması bu hareketin en sade örneğidir.
Karalık cümlesi ise pasajın en alçakgönüllü yeridir. Metin âlemin kaynağını gösterdiğini söylerken bir sınır da çiziyor: gösterilen biçimdir, parlaklık değil. Pasaj âlemin hiç olmadığını söylemiyor; gölgenin yerde gerçekten durduğunu kabul ediyor. Âlemin bir parça ya da bir kopya olduğunu da söylemiyor.
Aslında…
Yaygın yanlışKanı: «Âlem bir gölgeyse, aslında yoktur; ona önem vermek boşunadır.» İbn Arabî'nin anlattığı gölge harmanda gerçekten görünür, çocuğun koyduğu taşı örter, üzerinde oturulabilecek bir serinlik verir.
Fassta gölgenin gözle görülür olduğu ve bir yere yayıldığı açıkça kabul edilir. Gölgenin kendine ait bir kaynağı yoktur, ama bulunduğu yerde bir etkisi vardır. Yanılgı, «ödünç» ile «yok» kelimelerini aynı şey saymaktan doğar.
Yaygın yanlışBir başka kanı: «Gölge şahsın biçimini taşıdığına göre, âleme bakarak Allah'ı olduğu gibi tanıyabiliriz.» İmgenin kendisi bunun tersini söyler: gölge biçimi verir, rengi vermez, ve koyuluğu bir uzaklığı haber verir.
Fassın resminde âlem kaynağına dair gerçek bir bilgi taşır, ama bu bilgi gölgenin ölçüsündedir. İnsanlar bu yanılgıya, benzerliği özdeşlik sandıkları için düşer.
Büyük resim
Güneşin ışınları, Ders 6.2'de, çokluğun tek bir kaynaktan nasıl çıktığını gösteriyordu. Gölge o resmin öteki yüzünü gösteriyor: ışık bir şeye çarptığında ortaya çıkan, ışıktan başka bir görünüş. Ayna, Ders 6.3'te, suretin renkleriyle, parlaklığıyla belirdiği bir yüzeydi. Gölge aynadan daha sessiz ve daha mütevazıdır; yalnız biçimi taşır.
İmgenin de yanılttığı yerler var. Gündelik gölge, ışığın bir engele takıldığı yerde oluşur; yani ışığın ulaşmadığı yerdir. Bunu âleme aynen taşımak, âlemi Allah'ın bulunmadığı yer gibi düşünmek olurdu. İbn Arabî'nin anlatımında ise gölge, Allah'ın uzattığı ve ışıkla fark edilen şeydir; bir boşluk ya da bir delik olarak anılmaz.
Bir sınır daha var. Harmanın toprağı değnekten önce de oradaydı; gölge kendinden önce var olan bir yere düşer. Şârihlerin okumasında ise gölgenin düştüğü yer, kendi başına var olmayan, yalnız bilgide duran şeylerdir. Toprak benzetmesi o yerin kendi başına bir varlığı varmış gibi düşündürebilir.
Son sınır ilgidedir. Değnek gölgesinden habersizdir, çoban gitse de güneş gölgeyi çizmeye devam eder. Ayetteki gölge ise dileyen birinin uzattığı ve kendine çektiği gölgedir. İmge bağlılığı iyi anlatır, ama kaynağın gölgesini bildiğini ve istediğini anlatamaz.
Bu sınırlar hesaba katıldığında elde kalan resim şudur: âlem, kaynağının biçimini taşıyan, onsuz duramayan, kendine göre koyu ama yerde gerçekten görünen bir gölgedir. Arapçada bunun adı zıll, yani gölgedir; terimin inceliği ve şârihlerin ona kattıkları Ders 14.5'in konusu.
Özet
- İbn Arabî Yûsuf fassında âlemi, Hakk'a nispetle şahsın gölgesi gibi anlatır; gölge biçimini kaynağından alır ve onsuz duramaz.
- Fass Furkân 45'i bu resme bağlar: âlemin varlığı Allah'ın gölgeyi uzatmasıdır, dileseydi gölge hiç uzamaz, görünmeden kalırdı.
- Gölgenin koyuluğu kaynakla arasındaki uzaklığı haber verir; imge âlemi ışığın yokluğu, kendi başına duran bir zemin ya da kaynağın bir kopyası gibi düşündürdüğü yerde yanıltır.
Tefekkür
Quiz
- Bir gölgenin belirmesi için fassın okumasında hangi unsurlar gerekir?
- İbn Arabî Furkân 45'teki «dileseydi hareketsiz kılardı» sözünü nasıl okur?
- Gölgelerin siyaha meyletmesi neyi haber verir?
- Gölge imgesi hangi noktada yanıltabilir?
Cevaplar
- Ayakta duran bir şahıs, gölgenin düşeceği bir yer ve onu fark ettiren ışık; biri eksilirse gölge görünmez.
- Gölgenin hiç uzatılmayabileceğini, yani Allah kendini göstermeseydi âlemin görünmeden kalacağını anlatan bir söz olarak.
- Gölge ile sahibi arasındaki uzaklığı; âlem kaynağının biçimini gösterir ama parlaklığını olduğu gibi göstermez.
- Âlemi ışığın ulaşmadığı yer, kendi başına var olan bir zemin ya da kaynaktan habersiz bir kopya gibi düşündürdüğünde.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Harmandaki gölgeyi uyanık bir göz izliyordu. Yûsuf fassı ise gölgeden sonra bakışın kendisine döner ve bu âlemi gören gözün uykuda olabileceğini söyleyen bir sözü anar. Gördüklerimiz bir rüyanın içindeyse, uyanmak neyi değiştirir ve rüyayı yorumlamak kime düşer?