Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İnsan konuşurken hep aynı havayı kullanır, harfler o havanın farklı yerlerde biçimlenmesinden doğar; İbn Arabî'ye göre âlemdeki bütün varlıklar da tek bir ilâhî nefeste biçimlenmiş kelimelerdir.
- İmge Yâsîn 82'deki «Ol!» emrine ve Müsned'deki «Rahmân'ın nefesi Yemen'den» rivayetine dayanır; bu rivayetin «nefes» ibaresi hadis âlimleri arasında tartışmalıdır.
- İmge yanıltabilir: ilâhî nefes bir ihtiyaçtan doğmaz, dışarıya çıkıp dağılmaz ve kesilmez; varlıklar Allah'tan kopmuş parçalar değil, onun söylediği sözlerdir.
Kanca
Halep'te bir mahalle mektebi, soğuk bir kış sabahı. Yaşlı hoca, önündeki çocuğa elini boğazına koymasını söylüyor. Çocuk «e» diyor ve parmaklarının altında bir titreşim duyuyor. Sonra «be» diyor; bu kez titreşim dudaklarına kaymış. Oda o kadar soğuk ki her sesle birlikte ağzından küçük, beyaz bir buğu çıkıyor.
Hoca gülümsüyor ve soruyor: «Hangisinde başka bir hava kullandın?» Çocuk düşünüyor. Hava hep aynıydı. Değişen, onun nerede durdurulduğuydu.
Merkezi soru
Tek bir soluk, boğazda, dilde, dudakta başka başka yerlerde durdurularak sayısız harfe ve kelimeye dönüşebiliyorsa, İbn Arabî'nin âlemdeki her varlığı aynı ilâhî nefeste söylenmiş bir kelime olarak görmesi ne anlama gelir?
Anlatım
Sesin içindeki hava
Konuştuğunda ağzından çıkan her kelimenin bir malzemesi var: ciğerlerinden yükselen hava. Bu havanın kendisinde henüz hiçbir harf yoktur. «Elma» ile «ekmek» arasındaki farkı soluk taşımaz; farkı, soluğun geçerken çarptığı yerler yapar. Gırtlakta kısılan hava bir ses olur, dişlerin arasından sızan başka, dudakların kapanıp açılmasıyla çıkan bambaşka bir ses.
Buradan sade bir sonuç çıkar. Söylediğin bütün kelimeler, birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, aynı soluktan yapılmıştır. Bir ninni ile bir kavga cümlesi aynı havayı kullanır. Aralarındaki bütün ayrılık, havanın nerede, nasıl ve ne kadar biçimlendiğinden gelir.
İbn Arabî konuşmanın bu sıradan düzenini âlemin bütününe taşır. Yıldız da, çakıl da, onu seyreden insan da, anlattığına göre, tek bir ilâhî nefesin içinde biçimlenmiş kelimelerdir. Soluk birdir; onu farklı kılan, her birinin o nefeste aldığı biçimdir. Varlıklar arasındaki çeşitlilik gerçektir, ama malzemenin çeşitliliği değildir.
Bir emir ve bir sözcük
Bu resmin Kur'an'da tutunduğu yerlerden biri, yaratmanın bir söz olarak anlatılmasıdır. Yâsîn suresinin seksen ikinci ayetine göre Allah bir şeyi dilediğinde emri yalnızca ona «Ol!» demektir ve o da oluverir. Nahl suresinin kırkıncı ayeti aynı şeyi bir kez daha söyler. Arapçada bu emir «kün» diye okunur: iki harfli, kısa bir kelime.
İbn Arabî bu ayetleri gelip geçen bir benzetme saymaz. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin nefes maddesinin özetlediği gibi, madem her şey «Ol» emriyle var olmuştur, var olan her şey özünde bir kelimedir. Kur'an Allah'ın kelimelerinden söz ettiğinde, İbn Arabî'ye göre bunlar yalnız kitaptaki sözler değil, âlemdeki varlıkların kendisidir. Kehf suresinin yüz dokuzuncu ayeti, deniz mürekkep olsa Rabbin kelimeleri bitmeden denizin tükeneceğini söyler; İbn Arabî'nin okumasında bu tükenmezlik, varlıkların tükenmezliğidir.
Kur'an'da Hz. İsa'nın doğrudan Allah'ın kelimesi diye anılması da bu okumaya bir dayanak verir. Fusûs'taki İsa fassı, İsa'nın varlığa gelişini Meryem'in suyu ile Cebrail'in nefesi arasında anlatan bir şiirle açılır. Nefes, söz ve canlılık orada iç içedir.
Yemen'den gelen bir soluk
İmgenin adı bir hadisten gelir. Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, Ebû Hüreyre'nin aktardığı bir rivayette Hz. Peygamber, Yemen tarafını işaret ederek Rahmân'ın nefesini oradan duyduğunu söyler. Halk arasında bu söz çoğu zaman Yemenli Veysel Karânî'ye bağlanır; başka bir açıklama onu Yemen kökenli Medineli yardımcıların getirdiği ferahlık diye okur.
Hadisin durumu tek cümleyle geçilecek kadar basit değil. Aynı rivayetin «iman Yemenlidir, hikmet Yemenlidir» diyen kısmı sağlam kabul edilir. «Nefes» ibaresi ise tartışmalıdır: Şuayb el-Arnaût rivayeti bu ibare dışında sahih bulur ve onda bir tuhaflık görür; Nâsıruddîn el-Elbânî'nin bu ibare hakkındaki hükmü ise eserlerinde farklı biçimlerde aktarılır. Yani İbn Arabî'nin imgesi, hadis âlimlerinin üzerinde anlaşamadığı bir kelimeye yaslanır.
İbn Arabî bu sözü Fütûhât'ta anar ve «nefes» kelimesini, sıkıntıdan kurtulup rahatlamayı anlatan kökle birlikte düşünür. Chittick'in Fütûhât'tan aktardığı bölümlere göre var olmayan şeyler, kendilerini göstermeyi bekleyen bir darlık içindeymiş gibi anlatılır; ilâhî nefes onlara varlık vererek bu darlığı açar. Bir önceki imgeyle bağ burada kurulur: Ders 6.1'deki gizli hazinenin «bilinmeyi sevdim» sözü, bu soluğun neden çıktığını söyler. Soluğu harekete geçiren sevgidir; harfler o soluğun taşıdıklarıdır.
Metinden
Pasaj önce insanın kendi bedenine bakıyor. Kavramı her okurun her gün yaptığı bir işle açıyor: konuşmakla. Bu sıra rastgele görünmüyor; okur bilinmeyene bildiği bir şeyin içinden yaklaşıyor. Boğazına elini koyan çocuk, babın anlattığı şeyi parmaklarıyla duymuştu.
Sonra benzetmenin yönü değişiyor. İbn Arabî'nin genel bakışında asıl olan ilâhî nefestir; insanın soluğu onun küçük bir örneği sayılır. Kendi soluğunu izleyen biri, bu okumaya göre, âlemin nasıl var olduğunun bir örneğini içinde taşır.
Pasajdaki «mertebeler» sözü de aynı resimden okunabilir. Soluk gırtlaktan dudağa doğru ilerlerken önce derinden, boğuk sesler çıkar, sonra daha açık ve belirgin olanlar. İbn Arabî'ye göre varlık da böyle katman katman belirir: görünmeyene yakın olandan elle tutulana doğru. Harfin çıktığı yer ne kadar dışarıdaysa ses o kadar belirgindir; bir varlık da görünüşe ne kadar yakınsa o kadar somuttur.
Bab ayrıca harfleri tek tek ele alır ve Arap alfabesinin yirmi sekiz harfini ayın yirmi sekiz konağıyla eşler. Bu ayrıntılı eşleşme Ders 34.1'in, nefesin kendisi ise Ders 14.1'in konusu. Burada yalnız şu kadarı yeter: çokluk, tek bir soluğun farklı yerlerde biçimlenmesinden doğar.
Pasajda bulunmayan bir iddia da var. Metin Allah'ın insan gibi ciğerleri, boğazı ya da dudakları olduğunu söylemiyor. Benzetme sesin oluşumunu anlatır, sesi çıkaranın bir beden taşıdığını değil.
Aslında…
Yaygın yanlışKanı: «Madem varlıklar Allah'ın nefesinden çıkmış kelimelerdir, o hâlde her şey Allah'ın bir parçasıdır; taş da Tanrı'dan kopmuş bir soluktur.» İbn Arabî böyle bir bölünme anlatmaz.
Konuşurken sen bir kelimeyi söylediğinde kendinden bir parça koparmış olmazsın; kelime senden çıkar, ama sen onunla eksilmezsin. Fütûhât'ta ilâhî nefes, varlıkların içinde göründüğü bir açılmadır; bölünen, azalan bir öz bu anlatıda yer almaz. Yanılgı, nefesi elle tutulur bir madde gibi düşünmekten doğar: madde bölünür, söz ise bölünmeden çoğalır.
Yaygın yanlışBir başka kanı: «Varlık bir sestir» demek, âlemin gerçek olmadığını, yalnızca bir yankı olduğunu söylemektir.
Oysa İbn Arabî'de kelime boş bir gürültü değil, anlam taşıyan bir şeydir. Bir sözün sesi geçicidir, ama söylediği şey gerçek bir şey söyler. Âlem, bu okumada, bir şeyi dile getirdiği için değerlidir; anlamsız bir uğultu gibi kaybolmaz.
Büyük resim
Güneşin ışınları çokluğu, ayna görmeyi, nehir zamanı anlatmıştı. Nefes bunlara iki şey ekliyor. Biri anlamdır: ışık bir şey söylemez, ama kelime söyler. Varlıklar yalnız görünen şeyler değil, okunacak şeylerdir. Öteki yakınlıktır: güneş uzakta durur, oysa soluk konuşanın içinden gelir. Kelimeyle onu söyleyen arasında ışınla güneş arasındakinden daha sıkı bir bağ vardır.
İmgenin nerede yanılttığını bilmek de gerekiyor. İnsan bir ihtiyaçtan nefes alır; soluk kesilirse boğulur. İlâhî nefesi bu anlamda bir zorunluluk sanmak, İbn Arabî'nin tasvirini tersine çevirir: onun anlattığı darlık, henüz görünmemiş olanın darlığıdır ve nefesle açılan odur. İbn Arabî'nin bu nefesi Rahmân adına, yani merhamete bağlaması da aynı yöne işaret eder: nefes sevginin ve merhametin taşmasıdır.
Soluğun dışarıya çıkıp havaya karıştığı da bir sınırdır. Ağzından çıkan buğu odaya dağılır ve seni terk eder. İbn Arabî'nin anlattığı nefeste ise çıkılacak bir dışarı yoktur; ona göre varlıkların belirdiği açıklık da o nefesin kendisidir. Kelime söyleyenden ayrılıp başka bir yerde kendi başına yaşamaz.
Son sınır zamandadır. İnsan bir cümleyi söyler ve susar. Bu imgede ise söz hiç kesilmez; bir önceki derste gördüğün her an yeni yaratılış, aynı soluğun hiç durmadan sürmesinin öteki yüzüdür. Âlemin sessizleşmesi, nefesin kesilmesi demek olurdu.
Bu sınırlar çizildiğinde geriye sade bir resim kalıyor. Tek bir soluk vardır ve bütün varlıklar onda söylenmiş, birbirinden farklı ama aynı havadan yapılmış kelimelerdir. Bunun adı nefes-i rahmânî, yani Rahmân'ın nefesi.
Özet
- İnsan konuşurken hep aynı havayı kullanır, harfler o havanın farklı yerlerde biçimlenmesinden doğar; İbn Arabî'ye göre âlemdeki bütün varlıklar da tek bir ilâhî nefeste biçimlenmiş kelimelerdir.
- İmge Yâsîn 82'deki «Ol!» emrine ve Müsned'deki «Rahmân'ın nefesi Yemen'den» rivayetine dayanır; bu rivayetin «nefes» ibaresi hadis âlimleri arasında tartışmalıdır.
- İmge yanıltabilir: ilâhî nefes bir ihtiyaçtan doğmaz, dışarıya çıkıp dağılmaz ve kesilmez; varlıklar Allah'tan kopmuş parçalar değil, onun söylediği sözlerdir.
Tefekkür
Quiz
- Konuşurken «e» ile «be» arasındaki fark nereden gelir?
- İbn Arabî Kur'an'daki «Allah'ın kelimeleri» ifadesini nasıl okur?
- «Rahmân'ın nefesini Yemen'den duyuyorum» rivayetinin durumu nedir?
- «Nefes» kelimesi hangi anlamla birlikte düşünülür ve bu ne anlatır?
- Soluk benzetmesi nerede yanıltır?
Cevaplar
- Havadan değil, soluğun boğazda, dilde ya da dudakta durdurulduğu yerden gelir; hava her ikisinde de aynıdır.
- Yalnız kitaptaki sözler olarak değil, «Ol!» emriyle var olan âlemdeki varlıkların kendisi olarak.
- Müsned'de Ebû Hüreyre'den gelir; iman ve hikmete dair kısmı sağlam sayılır, «nefes» ibaresinde ise âlimler ayrılır.
- Sıkıntıdan kurtulma, rahatlama anlamıyla; ilâhî nefes var olmayanların darlığını onlara varlık vererek açar.
- İnsan soluğu bir ihtiyaçtan doğar, dışarı çıkıp dağılır ve kesilir; İbn Arabî'nin anlattığı nefeste bunların hiçbiri yoktur.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Soluk konuşandan ayrılmaz; ama bir şeyin kaynağına hem bağlı hem de ondan ayrı görünmesinin daha sessiz bir resmi var. Güneşin önünde duran bir ağacın yere düşen gölgesi, ağacın biçimini taşır, kendi başına bir varlığı yoktur, yine de yerde gerçekten durur. Âlem kaynağının gölgesiyse, gölge ile onu düşüren arasındaki mesafe nasıl ölçülür?