Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî'ye göre bir şeyin kendini kendinde görmesi ile kendini ona ayna olan bir başka şeyde görmesi farklıdır; aynada suret, görünme yerinin biçimini alır.
- Fusûs'un Âdem fassında âlem cilasız bir aynaya, Hz. Âdem o aynanın cilasına benzetilir; Şît fassında ise suret görülürken aynanın kendisinin hiç görülmediği ve görmenin iki yönlü olduğu anlatılır.
- İmge yanıltır: ayna bakandan önce hazırdır, sağı sola çevirir ve edilgendir; İbn Arabî'nin âlemi ise varlığını bakandan alır ve Allah kendini bilmek için ona muhtaç değildir.
Kanca
Bir çarşının dar sokağında, kapısı açık küçük bir dükkân. Tezgâhta yuvarlak, donuk bir maden levha duruyor; yüzeyi kararmış, lekeli. Usta onu bir parça keçeyle ve biraz ince tozla ovmaya başlıyor. Uzun süre hiçbir şey olmuyor.
Sonra levhanın ortasında bir kıpırtı beliriyor. Önce bir gölge, sonra bir alın, sonra iki göz. Dükkâna giren genç, levhaya eğildiği anda kendi yüzüyle karşılaşıyor. Tuhaf olan şu: yüzünü gördüğü anda levhayı görmeyi bırakıyor.
Merkezi soru
İnsan kendi yüzünü neden ancak bir aynada görebilir; ve İbn Arabî bu sıradan deneyimden yola çıkarak, var olan her şeyin bir görme ile bir görünme arasında durduğunu nasıl anlatır?
Anlatım
Yüzünü hiç görmedin
Bir an düşün: kendi yüzünü doğrudan hiç görmedin. Ellerini görürsün, dizlerini görürsün, burnunun ucunu bulanık bir çizgi olarak seçersin. Ama gözlerini, alnını, gülümserken yanağının nasıl kıvrıldığını ancak bir yüzey sana geri verdiğinde bilirsin. Su birikintisi, parlak bir tepsi, bir vitrin camı ya da bir başkasının gözbebeği.
Bu, bilmediğin bir şey olduğu anlamına gelmez. Kendini içeriden zaten tanırsın; acıktığını, sevindiğini, korktuğunu kimseye sormadan bilirsin. Ama bu içeriden bilgi bir şekil taşımaz. Aynanın sana verdiği başka bir şeydir: kendini dışarıda, karşında, bir suret olarak görmek.
İbn Arabî tam bu ayrımın üzerinde durur. Ona göre bir şeyin kendini kendinde görmesi, kendini bir başka şeyde, ona ayna olan bir yerde görmesiyle aynı değildir. İkincisinde bakan, kendini aynanın izin verdiği biçimde görür. Ayna ne kadar genişse, ne kadar düzgünse, ne kadar temizse suret de öyle çıkar.
Cilasız bir levha
Kancadaki dükkâna dön. Eski aynaların çoğu bugünkü gibi arkası sırlı camdan değil, parlatılmış madenden yapılırdı. Böyle bir ayna bir süre ilgisiz kalınca kararır, üzerine pus çöker. Yine aynadır, ama artık kimseyi göstermez. Onu yeniden ayna yapan şey ustanın elindeki keçe ve sabırdır.
İbn Arabî, Fusûsu'l-Hikem'in ilk bölümünde, Hz. Âdem'e ayrılmış fassta âlemi böyle bir levhaya benzetir. Anlattığına göre âlem, önce biçimi kurulmuş ama içinde ruh olmayan bir beden gibiydi; tıpkı cilalanmamış bir ayna gibi. Sonra Hz. Âdem geldi ve İbn Arabî onu bir cümleyle tanımlar: o aynanın cilası ve o suretin ruhu.
Bu resmin incelikli yanı, aynanın kendisinin zaten orada olmasıdır. Dağlar, denizler, yıldızlar, hayvanlar: hepsi bir şeyi gösterir, hepsi bir yüzeydir. Ama her biri bu gösterişi dağınık, kısmi biçimde taşır. İbn Arabî'ye göre insan, bu dağınık yüzeylerin topluca parladığı yerdir; âlemin tek tek gösterdiği şeyi bir arada gösterebilen cila. İnsanın neden böyle bir yere konduğu ve Hz. Âdem'in bu hikâyedeki bütün rolü Ders 7.1'de açılacak; burada yalnız aynaya bakmak yeter.
Levhayı hiç göremezsin
Aynanın bir tuhaflığı daha var ve İbn Arabî onu es geçmez. Fusûs'un ikinci bölümünde, Hz. Şît'e ayrılmış fassta, okuruna küçük bir deney önerir. Özetle şöyle der: aynada bir suret gördüğünde, bir de aynanın kendi gövdesini görmeye çalış; asla göremeyeceksin.
Bunu bugün evde denersin ve doğru olduğunu görürsün. Yüzüne baktığın sürece aynanın yüzeyi kaybolur. Onu görmek için bakışını suretten çekmen, bir toz zerresine ya da kenardaki bir çizgiye odaklanman gerekir. O zaman da yüzün bulanıklaşır. Suret ile ayna aynı anda aynı netlikte görülmez.
İbn Arabî bu deneyi sıradan bir göz oyunu olarak anlatmaz. Aynı fassta bakanın aynada kendi suretinden başka bir şey görmediğini, ama bu sureti ancak ayna sayesinde gördüğünü bildiğini söyler. Görülen şey, bakanın kendisidir; görmeyi mümkün kılan ise hep geri çekilir. Kancadaki genç, yüzüyle karşılaştığı anda levhayı bu yüzden kaybetti.
İki yönlü bir bakış
Şimdi resmin en şaşırtıcı yerine geliyoruz, çünkü İbn Arabî aynayı iki yönden kullanır. Şît fassında sözü şuraya bağlar: Hak, senin kendini görmende senin aynandır; sen de O'nun isimlerini ve bu isimlerin izlerini görmesinde O'nun aynasısın.
Bu cümlede görme iki kez, iki ayrı yöne akar. Bir yönde sen bakarsın ve kendi hâlini, kendi kabiliyetini, kendi sınırını görürsün; başka bir şey göremezsin. Öbür yönde sen yüzey olursun ve sende bir şey görünür: merhamet, bilgi, güç, güzellik gibi, İbn Arabî'nin «isimler» dediği nitelikler. Sen kimin aynası olduğunu hiç görmezsin; O ise seni bir ayna olarak kullanır. Görmek ile görünmek arasındaki ilişki burada tek yönlü bir çizgi olmaktan çıkar, karşılıklı bir döngüye döner.
Metinden
Pasajda ilk dikkat edilecek şey şu: İbn Arabî iki görmeyi birbirinden ayırıyor, ama birini ötekinin yerine koymuyor. Kendini kendisiyle görmek zaten vardır ve eksik değildir. Aynada görmek bunun üstüne eklenen başka bir tür görmedir, çünkü orada suret, görünme yerinin biçimini alır. Yüzün aynı yüzdür, ama dar bir aynada dar, dalgalı bir suda dalgalı görünür.
Burada «görünme yeri» sözü resmin anahtarıdır. Bakan değişmez; değişen, onu karşılayan yüzeydir. Aynı yüz, bin ayrı aynada bin ayrı suretle belirir ve bunların hiçbiri yalan değildir. Her biri o yüzün, o aynanın taşıyabildiği ölçüde doğru bir görüntüsüdür.
Pasajın söylemedikleri de var. Aynanın, bakan olduğunu söylemiyor; Âdem'in, aynada görünenin kendisi olduğunu da söylemiyor. Cila, yüzeyi berraklaştırır; yüzün yerine geçmez. Pasaj ayrıca Allah'ın kendini bilmek için âleme ihtiyaç duyduğunu da söylemiyor; bir sonraki bölüm tam bu noktada duruyor.
Aslında…
Yaygın yanlışYaygın okuma: «Allah kendini tanıyamıyordu, bu yüzden bir aynaya, yani âleme ihtiyaç duydu.» Pasaj bunu söylemiyor.
İbn Arabî'ye göre kendini kendinde görmek zaten tamdır; ayna ona bilmediği bir şeyi öğretmez, yalnız başka bir biçimde, dışarıda bir suret olarak görünmeyi getirir. Kur'an iki yerde, Âl-i İmrân ve Ankebût surelerinde, Allah'ın âlemlerden müstağni olduğunu, yani onlara ihtiyacı olmadığını söyler; ayna resmi bu ilkeyi bozacak biçimde okunmamalıdır. Yanlış, aynayı gündelik hayattaki gibi okumaktan doğuyor: biz yüzümüzü bilmek için aynaya gerçekten muhtacız ve bu muhtaçlığı farkında olmadan kaynağa da yüklüyoruz.
Yaygın yanlışYaygın okuma: «Aynada görünen suret yalnız bir yansımadır; öyleyse âlem de bir yanılsamadır, aslında hiçbir şey yoktur.» Aynadaki yüz bir hayal değildir; gerçek bir yüzün, gerçek bir yüzeyde, o yüzeyin ölçüsünde görünüşüdür.
İbn Arabî âlemi boş bir serap saymaz; onu bir şeyin gerçekten göründüğü yer sayar. İnsanlar bu yanılgıya düşüyor, çünkü «yansıma» kelimesi gündelik dilde «sahte» kelimesine yakın duruyor.
Büyük resim
Ayna resmi, kaynak ile âlem arasındaki ilişkiye bir önceki imgenin veremediği bir şey ekliyor: karşılıklılık. Işık yalnızca verir ve yüzeyleri aydınlatır; ayna ise bakana kendini geri gösterir. Bu yüzden görmek ile görünmek burada ayrı iki olay değil, tek bir karşılaşmanın iki yüzüdür.
Ama her imge gibi bu da bir yerde çatlar. Dükkândaki ayna, genç ona bakmadan önce de oradaydı; usta onu başka bir yerden getirmiş, cilalamış, tezgâha koymuştu. İbn Arabî'nin anlattığı âlem ise böyle önceden hazır duran bir levha değildir. O, varlığını da bakandan alır; ayna, kendisine bakan olmadan hiç var olmazdı. Resmi zihninde kurarken aynayı bir yerden getirilmiş bir eşya gibi düşünmemen gerekir.
İkinci çatlak ters çevirmede. Gerçek bir ayna sağı sola çevirir; sağ elini kaldırdığında karşındaki suret sol elini kaldırır gibi görünür. Bu, madenin ve ışığın bir özelliğidir ve öğretide bir karşılığı aranmamalıdır. Üçüncüsü edilgenlikte: sıradan bir ayna ne istediğini bilmez, önüne ne gelirse onu gösterir. İbn Arabî'nin insanı ise cila olarak tarif etmesi, bu yüzeyin berraklaşabileceğini, bulanabileceğini, yani bir yolculuğun konusu olabileceğini söyler. İnsanın kendini tanımasıyla Rabbini tanıması arasındaki bağ, Ders 7.3'te bu yönüyle ele alınacak.
Bu sınırlarla birlikte resim bir şeyi berrak bırakıyor. Âlemde gördüğün her şey bir yüzeydir ve her yüzey bir şeyi kendi ölçüsünde gösterir. Geleneğin dilinde bir şeyin göründüğü bu yere bir ad verilir. Bunun adı mazhar, yani görünme yeri.
Özet
- İbn Arabî'ye göre bir şeyin kendini kendinde görmesi ile kendini ona ayna olan bir başka şeyde görmesi farklıdır; aynada suret, görünme yerinin biçimini alır.
- Fusûs'un Âdem fassında âlem cilasız bir aynaya, Hz. Âdem o aynanın cilasına benzetilir; Şît fassında ise suret görülürken aynanın kendisinin hiç görülmediği ve görmenin iki yönlü olduğu anlatılır.
- İmge yanıltır: ayna bakandan önce hazırdır, sağı sola çevirir ve edilgendir; İbn Arabî'nin âlemi ise varlığını bakandan alır ve Allah kendini bilmek için ona muhtaç değildir.
Tefekkür
Quiz
- İbn Arabî'ye göre kendini kendinde görmek ile kendini bir aynada görmek arasındaki fark nedir?
- Âdem fassında âlem neye, Hz. Âdem neye benzetilir?
- Şît fassında okura önerilen küçük deney nedir ve ne gösterir?
- «Allah kendini tanımak için âleme muhtaçtı» okuması neden yanlıştır?
- Ayna imgesinin sınırlarından biri nedir?
Cevaplar
- Kendini kendinde görmek zaten tamdır; aynada ise bakan, görünme yerinin verdiği bir suretle görünür.
- Âlem ruhsuz bir bedene, cilasız bir aynaya; Hz. Âdem o aynanın cilasına ve o suretin ruhuna benzetilir.
- Aynada bir suret görürken aynanın gövdesini görmeye çalışmak; görmeyi mümkün kılanın, görünen suretin arkasında hep geri çekildiğini gösterir.
- Pasaja göre kendini kendinde görmek eksik değildir; ayna bilgiyi değil, dışarıda bir suret olarak görünmeyi ekler.
- Sıradan ayna bakandan önce hazır durur; İbn Arabî'nin âlemi ise varlığını bakandan alır.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Aynaya baktığın sürece yüzün orada durur gibi görünür; oysa suret her an yeniden oluşuyor, başını çevirdiğin anda da kayboluyor. Aynı yüz, aynı yerde, ama hiçbir an bir öncekinin kopyası değil. Bir sonraki resim bir nehir: aynı nehre bakarken akan su her an başka sudur. Âlemin sürüp giden bir şey mi olduğu, yoksa her an yeniden mi yaratıldığı sorusu, o akışta nasıl görünecek?