İçeriğe geç

Ders 6.2 · Kademe 2 · Modül 6

Güneş ve ışınları: Tek varlık, sayısız görünüş

1.520 kelime · 5 kaynak pasajı · yaklaşık 7 dakika okuma · seslendirme 10 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. İbn Arabî'ye göre ışık olmadan hiçbir şey algılanmaz; var olmak da görünür olmaktır ve şeyleri var kılan, tıpkı ışık gibi, onlarda görünüp kendini saklar.
  2. Fusûs'un Yûsuf fassında Hak, renkli camın kendi rengine boyadığı renksiz ışığa benzetilir; renk camdan, parlaklık ışıktan gelir, cam da ışık olmaz.
  3. İmge yanıltır: güneş tükenir, uzaktadır ve istemeden parlar; İbn Arabî'nin anlattığı kaynak ise bölünmez, bir yerde durmaz ve sevgiyle görünür; «her şey Tanrı'dır» okumasına da pasajın kendisi kapı açmaz.

Kanca

Öğleden sonra, eski bir evin avlusu. Güneş, kafesli pencereden içeri süzülüyor. Işığın bir kısmı kırmızı bir kilime düşüyor ve kilim kıpkırmızı yanıyor. Bir kısmı su dolu bir bardağa düşüyor, bardak masanın üstüne titreyen bir parıltı bırakıyor. Bir kısmı da yaşlı bir kadının yüzüne değiyor ve yüzündeki her çizgi ayrı ayrı görünür oluyor.

Odada kaç ışık var? Kilimin kırmızısı, bardağın parıltısı, yüzün aydınlığı birbirine hiç benzemiyor. Ama pencereyi kapattığında hepsi aynı anda sönüyor.

Merkezi soru

Tek bir güneş nasıl oluyor da her yere başka türlü düşüyor; bu resim, İbn Arabî'nin bir olan kaynak ile rengârenk dünya arasında kurduğu bağı nasıl anlatır ve bizi hangi noktada yanıltabilir?

Anlatım

Işığın kendisi görünmez

Kancadaki odaya bir kez daha bak. Gördüğün şeyler kilim, bardak ve yüz. Işığın kendisini görmüyorsun; ışık, başka şeyleri gösterirken kendi kendini geri çekiyor. Havada uçuşan tozlar olmasa pencereden giren demeti bile seçemezdin.

İbn Arabî ışığa bu gözle bakar. William Chittick'in aktardığı bir düşünceye göre İbn Arabî, ışık olmasaydı hiçbir şeyin algılanamayacağını söyler; koku, tat, hayal, hafıza ve akıl, algıya aracılık eden her şey onun gözünde bir tür ışıktır. Bir şeyi fark ettiğin her an, onu senin için görünür kılan bir aydınlık vardır.

Şimdi bu düşünceyi bir adım ileri taşı. İbn Arabî'ye göre var olmak da böyledir. Bir şey var olduğu ölçüde görünür, bulunur, bilinir. Onu var kılan şey ise tıpkı ışık gibi, onda görünüp kendini saklar.

Ödünç aydınlık

Güneş battığında kilim yine oradadır, ama artık kırmızı yanmaz. Demek ki o parlaklık kilimin kendi malı değildi. Kilim ışığı ödünç almıştı.

Chittick, İbn Arabî'nin âleme bakışını anlatırken tam bu resmi kullanır: şeyler varlıklarını Allah'tan ödünç alır, tıpkı yeryüzünün aydınlığını güneşten ödünç alması gibi. İbn Arabî, Allah'tan başka her şeye bir varlık tanır, ama bu varlığın onların kendi mülkü olmadığında ısrar eder. Sen, ben, bir ağaç, bir yıldız: hepimiz gerçekten buradayız, ama buradalığımız bize verilmiş bir aydınlıktır.

Bu resmin güzelliği, çokluğu inkâr etmemesidir. Kilim bardak değildir, bardak da yüz değildir. Her biri ışığı kendi biçimiyle, kendi rengiyle, kendi derinliğiyle alır. Çeşitlilik gerçektir, hem de çok zengin bir çeşitlilik. Ama bu çeşitliliğin kaynağı güneşin kendi içinde bölünmesi değildir; ışığı karşılayan yüzeylerin farklı olmasıdır.

Kim neyi alabilir?

Avludaki kadını düşün. Aynı ışık onun yüzündeki her çizgiyi ortaya çıkarıyor; yanındaki kara taş ise o ışıktan neredeyse hiçbir şey geri vermiyor. Işık ikisine de eşit cömertlikle düşüyor. Fark, her birinin ne kadarını karşılayabildiğinde. Bardak ışığı içinden geçirip kırıyor, kilim onu kendi kırmızısına çeviriyor, taş ise yutuyor.

İbn Arabî'nin âlemdeki farklılıklara bakışı bu gözleme yakındır. Ona göre her şey, kendisine verilen varlığı kendi kapasitesi ölçüsünde alır ve kendi tarzında gösterir. Bir insanın bir anda anlayabildiği ile başka bir insanın anlayabildiği aynı değildir; bu, ışığın birine az, ötekine çok düştüğünü göstermez. Bu fikir terimleriyle ileride çok daha geniş açılacak; şimdilik resmin söylediği yeter: çokluğun sırrı, ışığın değil, onu karşılayanın tarafındadır.

Resim nereden geliyor?

Burada dürüst olmak gerekiyor. «Güneş ve ışınları» diye çerçevelenmiş bu resmi, İbn Arabî'nin metninde tek bir pasaja bağlayamıyoruz. Bu ders onu, İbn Arabî'nin çok sevdiği ışık dilinden kurulmuş öğretici bir benzetme olarak kullanıyor; Chittick'in güneş ve yeryüzü örneği de onun açıklaması, İbn Arabî'nin cümlesi değil.

Işık dilinin kendisi ise İbn Arabî'de her yerdedir. Kur'an'ın Nûr suresindeki ayet, «Allah göklerin ve yerin nurudur» der; Nûr, Allah'ın isimlerinden biridir. İbn Arabî bu dili Fusûsu'l-Hikem'in Hz. Yûsuf'a ayrılmış bölümünde doğrudan bir benzetmeye çevirir. O bölümün başlığı bile ışıkla ilgilidir: Yûsuf'un kelimesinde nûrî, yani ışığa ait hikmet. Orada güneş yerine başka bir şey vardır: renkli bir cam.

Metinden

Pasajı yavaş oku. İbn Arabî ışığın renksiz olduğunu söylüyor; bakan göz ise ışığı hep bir renkte görüyor. Kırmızı cama düşen ışık kırmızı, yeşil cama düşen yeşil görünür. Renk camdan gelir, parlaklık ışıktan. Işık olmasa camın rengi de görünmezdi; cam olmasa ışık hiçbir renge bürünmezdi.

Sonra son cümle geliyor: senin Rabbine göre durumun budur. Sen camsın. Sende görünen renk, senin biçimin, kabiliyetin, sınırın; seni görünür kılan aydınlık ise sana ait değil. Böylece herkes aynı ışığı taşır, ama hiç kimse onu başkasıyla aynı renkte taşımaz.

Ahmed Avni Konuk bu yeri şerh ederken bakanın tarafına dikkat çeker: camın rengi, bakan gözde ışığın saflığına bir perde olur. Yani perde ışıkta değildir, onu görenin baktığı yerdedir. Cam ne kadar koyuysa ışık o kadar örtülü, ne kadar duruysa o kadar açık görünür; ama ışığın kendisi her camda aynıdır.

Pasajın söylemediği de bir o kadar önemli. Cam ışıktır demiyor; ışığın cama dönüştüğünü de söylemiyor. Cam camlığında kalır, ışık ışıklığında. İkisi aynı yerde buluşur ve bakan göz orada tek bir renkli parıltı görür. Yûsuf fassı aynı bölümde gölge üzerine de uzun uzun konuşur; o ayrı bir resim ve kendi dersinde, Ders 6.6'da, ele alınacak.

Aslında…

Yaygın yanlışKanı: «Işınlar güneşten kopup gelen parçalardır; öyleyse her şey Allah'tan kopmuş bir parçadır.» İbn Arabî'nin öğretisinde Hak bölünmez, parçalanmaz ve âleme bir şey verdiği için eksilmez; renkli camlar ne kadar çoğalırsa çoğalsın ışık azalmaz.
Doğrusu

Yanılgı, imgeyi fazla harfiyen okumaktan doğuyor: gökteki güneş gerçekten de ısı ve ışık saçarken kütle kaybeder ve bir gün sönecektir, oysa İbn Arabî'nin anlattığı kaynak için böyle bir tükenme söz konusu değildir.

Yaygın yanlışKanı: «Madem her şeyde aynı ışık görünüyor, o hâlde her şey Tanrı'dır; ağaç da taş da insan da.» Pasajın kendisi buna izin vermiyor: cam ışık değildir, renk de ışığın kendisi değildir.
Doğrusu

İbn Arabî'ye göre şeyler varlıklarını ödünç alır; ödünç alan ile ödünç veren bir olmaz. Bu okuma yaygın, çünkü «tek varlık» sözü kulağa «her şey aynı şey» gibi geliyor; ayrımın nasıl korunduğu ve bu suçlamanın tarihi Ders 8.5'in konusu.

Büyük resim

Güneş resmi, ne kadar aydınlatıcı olursa olsun, birkaç yerde çatlar. Tükenmeyi az önce gördün: gökteki güneş zamanla söner, ışınları ondan fiilen ayrılıp uzaya dağılır. Sonra mesafe gelir. Güneş uzaktadır, gökyüzünde belli bir yerde durur; ışın oradan buraya yolculuk eder. İbn Arabî'nin anlattığı ilişkide ise böyle bir uzaklık yoktur: kaynak bir yerde oturup ışınlarını başka yerlere göndermez. Resmi zihninde kurarken bu yolculuğu silmen gerekir.

En ince çatlak ise istekle ilgili. Güneş istemeden parlar; yanmak onun doğasıdır, başka türlü yapamaz. Oysa bir önceki derste, gizli hazine sözünde, kapağı kaldıranın bir sevgi olduğunu görmüştün. İbn Arabî'nin anlattığı görünüş kör bir taşma değildir; bilinmeyi seven bir istekten doğar. Güneş imgesi bu sevgiyi gösteremez. Bu yüzden iki resmi birlikte tutmak işe yarar: hazine görünüşün neden olduğunu, güneş ise nasıl olduğunu anlatır; biri ötekinin eksiğini kapatır ama hiçbiri tek başına bütün hikâyeyi taşımaz.

Bu sınırlarla birlikte bakınca resim yine de değerli bir şey bırakıyor. Çokluk bir yanılsama değil, ama kendi başına da durmuyor. Dünyanın bu kadar rengârenk olması kaynağın bölündüğünü göstermiyor; ışığı karşılayan camların sonsuz çeşitliliğini gösteriyor. Tek ile çok arasındaki bu ilişkinin geleneğin dilinde büyük bir adı ve uzun bir tartışma tarihi var; o ad Ders 8.4'te terimiyle açılacak.

Şimdilik tek bir kelime yeter. Işığın her camda başka renkte görünmesine, geleneğin dilinde bir ad verilir. Bunun adı tecellî, yani kendini gösterme; Chittick onu İngilizceye self-disclosure diye çevirir.

Özet

  1. İbn Arabî'ye göre ışık olmadan hiçbir şey algılanmaz; var olmak da görünür olmaktır ve şeyleri var kılan, tıpkı ışık gibi, onlarda görünüp kendini saklar.
  2. Fusûs'un Yûsuf fassında Hak, renkli camın kendi rengine boyadığı renksiz ışığa benzetilir; renk camdan, parlaklık ışıktan gelir, cam da ışık olmaz.
  3. İmge yanıltır: güneş tükenir, uzaktadır ve istemeden parlar; İbn Arabî'nin anlattığı kaynak ise bölünmez, bir yerde durmaz ve sevgiyle görünür; «her şey Tanrı'dır» okumasına da pasajın kendisi kapı açmaz.

Tefekkür

Quiz

  1. İbn Arabî'ye göre ışık ile algı arasında nasıl bir bağ vardır?
  2. Chittick şeylerin varlığını hangi örnekle açıklar?
  3. Yûsuf fassındaki benzetmede renk nereden, parlaklık nereden gelir?
  4. «Işınlar güneşten kopan parçalardır» okuması neden yanlıştır?
  5. Güneş imgesi, gizli hazine sözünün gösterdiği hangi şeyi gösteremez?

Cevaplar

  1. Işık olmasaydı hiçbir şey algılanamazdı; koku, tat, hayal ve akıl gibi algıya aracılık eden her şey onun gözünde bir tür ışıktır.
  2. Şeyler varlıklarını Allah'tan, yeryüzünün aydınlığını güneşten ödünç alması gibi ödünç alır.
  3. Renk camdan, parlaklık ışıktan gelir; ışığın kendisi renksizdir ve cam ışık olmaz.
  4. İbn Arabî'ye göre kaynak bölünmez ve verdiği için eksilmez; güneşin tükenmesi imgenin sınırıdır, öğretinin değil.
  5. Sevgiyi gösteremez: güneş doğası gereği, istemeden parlar; İbn Arabî'de görünüş bilinmeyi seven bir istekten doğar.

Kaynaklar

Sonraki derse köprü

Renkli cam, ışığı görünür kılıyor. Peki ışığın kendisi bu camlarda neyi görüyor? Pencereye bir cam yerine parlak bir yüzey koyduğunu düşün: artık ışık yalnızca içinden geçmiyor, geri dönüyor ve kendi yüzünü gösteriyor. Görmek ile görünmek arasındaki ayrım, bir sonraki resimde, aynada nasıl kurulacak?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel omurga: kafesli bir pencere ve içeri giren tek bir ışık demeti. Demet odada kırmızı bir kilime, su dolu bir bardağa ve yaşlı bir kadının yüzüne düşer; her yüzeyde başka bir renge bürünür. Pencere kapanınca hepsi aynı anda söner.

Sahneler

  • Kanca: avlu, kafesli pencere, üç yüzeyde üç ayrı aydınlık; son karede kapanan kanat ve tek anda gelen karanlık.
  • Işığın kendisi görünmez: boş havada demet görünmez; toz zerreleri belirince demet seçilir hâle gelir.
  • Ödünç aydınlık: güneş batarken kilim yerinde kalır ama rengi söner.
  • Metinden: renksiz bir ışık demeti art arda kırmızı, yeşil ve mavi camlardan geçer; cam kendi rengini ışığa verir, ışık camın içinde kaybolmaz.
  • İmgenin sınırı: gökteki güneşten kopup yola çıkan ışın çizgileri çizilir, sonra bu çizgiler silinir ve yalnız aydınlanan yüzeyler kalır.

Ekranda yazılacaklar: Işık görünmez, gösterir · Ödünç aydınlık · Fusûs, Yûsuf fassı: renksiz ışık, renkli cam · Nûr suresi: «Allah göklerin ve yerin nurudur» · tecellî = kendini gösterme (self-disclosure).

Seslendirme: sakin, gözlem yapan bir anlatıcı; pencere kapanırken ve «Sen camsın» cümlesinden önce kısa birer durak.

Telif: pencere, cam ve ışık çizimle canlandırılır; fotoğraf, hat levhası ya da yazma sayfası görüntüsü kullanılmaz.

Modül 6 — Allah ve Âlem: On İmge

Amaç: Öğrenci güneş ve ışınları imgesiyle İbn Arabî'ye göre tek varlığın sayısız şeyde nasıl göründüğünü anlatabilir, Yûsuf fassındaki renkli cam benzetmesini okuyabilir ve imgenin ışınları güneşten kopan parçalar ya da her şeyi Tanrı sanmaya götüren yerlerde nasıl yanılttığını gösterebilir.

Anahtar kavramlar: tecellî sözlük