Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- «Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim» sözü, yaratılışın nedenini sevgiye ve bilinme isteğine bağlar; İbn Arabî'ye göre âlem, hazinenin içindekilerin ışığa çıkmasıdır.
- Hadis âlimleri, İbn Teymiyye başta olmak üzere, sözü rivayet yoluyla sabit görmez; Aliyyü'l-Kârî anlamını Zâriyât suresindeki ayetin «tanısınlar» yorumuyla uyumlu bulur; İbn Arabî Fütûhât'ın 198. babında onu «keşfen sahih, nakil yoluyla sabit değil» diye anar.
- İmge üç yerde yanıltır: sahip ile hazine ayrı değildir, bulucu dışarıdan gelmez, gizlilik bir yer ya da zaman değildir; hazine tanınmadan önce de eksiksizdir.
Kanca
Kapısı hiç açılmamış bir oda düşün. Ortasında ağır bir sandık duruyor, içi ışıl ışıl taşlarla dolu. Ama odada ne bir göz var ne bir el; taşların parıltısını gören, değerini söyleyen kimse yok.
O taşlar değerli mi? Elbette. Peki bu değer bir yerde görünüyor mu? Hayır. Şimdi bu sandığın bir gün kendi kapağını kaldırdığını, parıltısının odaya taştığını ve o parıltıyı görecek gözleri de kendisinin var ettiğini hayal et. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan kısa bir söz tam olarak bunu anlatır.
Merkezi soru
Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir Tanrı neden bir âlem var etsin; ve «gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim» sözü bu soruya nasıl bir cevap verir, bu cevabın imgesi bizi nerede yanıltabilir?
Anlatım
Bir hayattan bir imgeye
Şimdiye kadar İbn Arabî'yi yollarda, şehirlerde, kitapların başında izledin. Bundan sonra başka bir şey yapıyoruz: onun en büyük fikirlerine, her seferinde tek bir resimle giriyoruz. Resim, fikrin kendisi değildir; fikre açılan bir penceredir. O yüzden her resmin önünde bir süre duracak, sonra da camın nerede buğulandığına bakacağız.
İlk resim bir hazine. Söz, Allah'ın kendi sözü olarak aktarılır ve Türkçede çoğu zaman şöyle aktarılır: «Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; bilineyim diye halkı yarattım.» Kısa bir cümle, ama içinde koca bir hikâye var. Önce bir gizlilik, sonra bir sevgi, en sonunda da bir yaratılış.
Sözün kimliği
İmgeye dalmadan önce sözün nereden geldiğini açıkça söyleyelim, çünkü çok yerde duyacaksın ve çoğu zaman bir hadis olarak duyacaksın. Hadis âlimleri bu söze başka gözle bakar. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «Kenz-i Mahfî» maddesinin aktardığına göre İbn Teymiyye onun sahih olmadığını, zayıf bir hadis bile sayılamayacağını, uydurma olduğunu söyledi; Zerkeşî, İbn Hacer ve Süyûtî gibi âlimler de bu hükmü izledi. Yani sözün Hz. Muhammed'e uzanan güvenilir bir rivayet zinciri yoktur.
Aynı maddeye göre Aliyyü'l-Kârî daha ince bir ayrım yapar. Söz hadis değildir, ama anlamı bir ayetle örtüşür. Zâriyât suresinde Allah, cinleri ve insanları ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını söyler; bazı müfessirler buradaki «kulluk etsinler» ifadesini «beni tanısınlar» diye yorumlamıştır. Kârî'ye göre sözün anlamı bu yorumla uyuşur, rivayeti değil.
İbn Arabî de sözün rivayet yoluyla sabit olmadığını biliyordu ve bunu gizlemedi. Birazdan onun bu sözü nasıl andığını kendi cümlesiyle okuyacağız.
Hazinenin içindekiler
Şimdi resme dönelim. Bir hazine, kimse görmese de değerlidir. İbn Arabî'ye göre Allah'ın güzellikleri, kudreti, merhameti, ilmi de böyledir: kimse onları tanımadan önce de tamdırlar. Hazine eksik olduğu için değil, dolu olduğu için hazinedir.
William Chittick'in okumasında sandığın içindeki taşların bir anlamı daha var. Ona göre İbn Arabî'de hazinenin içinde duranlar, henüz var olmadan önce Allah'ın bilgisinde bulunan şeylerdir: sen, ben, bu dağ, bu yaprak. Her biri o bilgide, dışarıya çıkmadan önce, bir mücevher gibi bekler. Yaratılış, sandığın kapağının açılması ve bu taşların birer birer ışığa çıkmasıdır.
Sevgi kapağı kaldırıyor
Söz, gizlilik ile yaratılış arasına tek bir kelime koyar: sevdim. Kapağı zorlayan bir el yoktur, onu kaldıran sevgidir. İbn Arabî'ye göre âlemin var oluşunun kökünde bir zorunluluk ya da bir hesap değil, bilinmeyi seven bir sevgi yatar.
Chittick, «The Divine Roots of Human Love» adlı yazısında İbn Arabî'nin sevgi hakkındaki şaşırtıcı bir gözlemini öne çıkarır: sevgi her zaman henüz olmayan bir şeye yönelir. Sevdiğin kişi yanındaysa bile senin sevgin, onunla bundan sonra olacak olana, henüz gerçekleşmemiş bir yakınlığa uzanır. Hazine imgesinde de sevilen şey hazinenin kendisi değildir; hazine zaten vardır. Sevilen, henüz olmayan bir şeydir: onu tanıyacak gözler ve o gözlerde doğacak tanıma.
Burada bir soru kendiliğinden doğuyor: hazineyi bilmeyen kimdi? Allah kendini zaten bilir; İbn Arabî'ye göre onun kendini bilişi ezelîdir, bir başlangıcı yoktur. Chittick aynı yazıda bu düğümü şöyle çözer: İbn Arabî'nin anlatımında Allah'ın yaratılışla sevdiği bilgi, zamanın içinde doğan bir bilgidir. Yani sevilen, hazinenin kendini bilmesi değildi; başkalarının, her birinin kendi sınırlı yerinden onu tanımasıydı.
Buradan gündelik hayatına bir çizgi çekebilirsin. Chittick'in aynı yazıdaki okumasına göre, İbn Arabî'de bir insanın bir şeyi sevmesi, bir şeyi görmek, bilmek, ona yaklaşmak istemesi, bu ilk sevginin küçük bir yankısıdır. Bu yankının ayrıntıları, daha terimleriyle konuşacağımız bir yerde, Ders 12.7'de ayrıca açılacak.
Metinden
İbn Arabî bu sözü pek çok yerde anar. En açık yerlerinden biri Fütûhât'ın 198. babıdır; orada sözü aktarmadan önce durumunu da söyler.
Bu pasajda üç şeye dikkat et. İlki, İbn Arabî'nin sözün iki durumunu birlikte söylemesi. «Nakil yoluyla sabit değil» diyerek hadis âlimlerinin bildiğini kabul eder; «keşfen sahih» diyerek de kendi iç tecrübesinde, gönle açılan bir bilgiyle onu doğru bulduğunu ekler. Keşif derken kastettiği, akıl yürütmeyle ya da rivayetle değil, doğrudan gönle açılan bilgidir. Onun bu ayrımı açıkça yapması, sözü rivayet zinciri varmış gibi sunmadığını gösterir.
İkincisi, «anlamca» kaydı. İbn Arabî kelimesi kelimesine bir metin aktardığını iddia etmez, bir anlam aktardığını söyler. Onun biçiminde hazine «gizli» değil, «bilinmeyen» hazinedir. Vurgu, hazinenin saklandığı yerden çok, onu tanıyan birinin olmayışına düşer.
Üçüncüsü, sözün sonu. Pek çok yaygın biçim «halkı yarattım» deyip durur. İbn Arabî'nin aktarımı iki adım daha atar: «kendimi onlara tanıttım, onlar da beni tanıdı». Yaratılış bir başlangıçtır; tanıma, onun ardından gelen bir karşılaşmadır. Pasajın söylemediği de önemli: yaratılışın bir eksikliği gidermek için olduğunu söylemez.
Aslında…
Yaygın yanlışKanı: «Gizli hazine sözü Buhârî ya da Müslim gibi sahih bir kaynakta geçen bir hadistir.» Hadis âlimleri, İbn Teymiyye'den İbn Hacer'e, onu rivayet yoluyla sabit görmedi; İbn Arabî'nin kendisi de sözü «nakil yoluyla sabit olmayan» diye anar ve «keşfen sahih» sayar.
Kanı yaygın, çünkü söz tasavvuf şiirinde ve sohbetlerde o kadar çok tekrarlandı ki sıklığı, sağlamlığın yerine geçti.
Yaygın yanlışKanı: «Allah yalnızdı, canı sıkıldı ya da bir eksiklik duydu; bu yüzden âlemi yarattı.» İbn Arabî'ye göre Allah âlemlerden müstağnidir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir; hazine, tanınmadan önce de tamdır.
Yanılgı, sevgiyi insan tecrübesinden okuduğumuz için doğuyor: bizde bir şeyi özlemek çoğu zaman bir boşluğu doldurma isteğidir.
Büyük resim
Her imge bir yerde yanıltır, bu da öyle. Hazineyi düşündüğünde aklına bir sahip, bir sandık ve bir bulucu gelir; üçü de ayrı ayrı varlıklardır. Oysa sözde «hazine idim» denir: sahip ile hazine ayrı değildir. Sandığı açacak bir yabancı da yoktur; onu görecek gözleri de hazinenin kendisi var eder. Bir de hazine bizim dünyamızda bir yerde, bir zamanda gömülüdür. İbn Arabî'nin anlattığı gizlilik ise bir mekân ya da bir tarih değildir; «önce gizliydi, sonra açıldı» demek, zamanın dışındaki bir şeyi zamanın diliyle anlatmaktır.
Bu sınırları bilerek bakınca imge güçlü bir şey gösterir: âlem bir kaza değil, sevilerek istenmiş bir görünüştür. Sonraki imgeler, güneş ve ışınları, ayna, nehir, hep bu tek soruyu başka yönlerden aydınlatacak: Tek olan nasıl oluyor da sayısız şeyde görünüyor?
Bu ilk imgenin geleneğin dilinde bir adı var. Bunun adı kenz-i mahfî, yani «gizli hazine».
Özet
- «Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim» sözü, yaratılışın nedenini sevgiye ve bilinme isteğine bağlar; İbn Arabî'ye göre âlem, hazinenin içindekilerin ışığa çıkmasıdır.
- Hadis âlimleri, İbn Teymiyye başta olmak üzere, sözü rivayet yoluyla sabit görmez; Aliyyü'l-Kârî anlamını Zâriyât suresindeki ayetin «tanısınlar» yorumuyla uyumlu bulur; İbn Arabî Fütûhât'ın 198. babında onu «keşfen sahih, nakil yoluyla sabit değil» diye anar.
- İmge üç yerde yanıltır: sahip ile hazine ayrı değildir, bulucu dışarıdan gelmez, gizlilik bir yer ya da zaman değildir; hazine tanınmadan önce de eksiksizdir.
Tefekkür
Quiz
- Hadis âlimleri «gizli hazine» sözünü nasıl değerlendirir?
- Aliyyü'l-Kârî sözün anlamını hangi ayetle ilişkilendirir?
- İbn Arabî Fütûhât'ta bu sözün durumunu nasıl tanımlar?
- İbn Arabî'nin aktarımı, yaygın biçimden sonra hangi iki adımı ekler?
- Hazine imgesi hangi noktada yanıltır?
Cevaplar
- İbn Teymiyye onu sahih, hatta zayıf bir hadis bile saymaz; Zerkeşî, İbn Hacer ve Süyûtî gibi âlimler de sözün rivayet yoluyla sabit olmadığında onu izler.
- Zâriyât suresindeki, cinlerin ve insanların kulluk etsinler diye yaratıldığını söyleyen ayetle; bazı müfessirler «kulluk etsinler»i «tanısınlar» diye yorumlamıştır.
- «Keşfen sahih, nakil yoluyla sabit değil» der; sözün rivayet zinciri olmadığını kabul eder ama anlamını keşifle doğru bulur.
- «Kendimi onlara tanıttım» ve «onlar da beni tanıdı» adımlarını ekler; böylece yaratılışın ardından gelen tanımayı öne çıkarır.
- Sahip ile hazinenin ayrı olduğunu, bir bulucunun dışarıdan geleceğini ve gizliliğin bir yer ya da zaman olduğunu düşündürdüğü noktada yanıltır.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Hazinenin kapağı açıldığında içinden sayısız taş çıktı: dağlar, yapraklar, insanlar, her biri başka bir renkte parlıyor. Peki bu kadar çok şey gerçekten çok mudur, yoksa hepsi aynı ışığın farklı yerlere düşmesi mi? Bir sonraki imge gökyüzünden geliyor: tek bir güneş ve onun ışınları. Tek varlık ile sayısız görünüş arasındaki ayrım, o resimde ne kazanıyor, ne kaybediyor?