Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî söylemek istediğini çoğu zaman bir işaretle gösterir, bir imgeyle, bir sembolle kurar; kendi açıklamalarında deve, ceylan, terk edilmiş konak gibi eski şiir nesneleri iç tecrübelere açılır ve aynı imge farklı şiirlerde farklı okunur.
- Tercümânü'l-Eşvâk'ın önsözünde aşk şiirinin dilini, insanların ruhu ona tutkun olduğu için seçtiğini söyler; düzyazıdan şiire geçiş de onun kitaplarında sıkça görülür.
- Chittick onun Arapça köklerle düşündüğünü, Chodkiewicz kelimenin harfine sadık kalıp bütün anlamlarını geçerli saydığını, Morris ise okuru görünüşteki konu ile asıl anlam arasındaki bağı kendisi kurmaya çağırdığını gösterir.
Kanca
1911'de Londra'da, Cambridge'de doğu dilleri okutan Reynold Nicholson, altmış bir kısa aşk şiirinden oluşan bir kitabın İngilizcesini yayımlar. Sayfalarda develer yola çıkar, bir ceylan peçesinin ardından bakar, çölde terk edilmiş konakların izleri silinir.
Ama Nicholson şiirlerin altına bir şey daha koyar: şairin kendi açıklamalarını. Orada develer insanın yüksek istekleri olur, peçeli ceylan dile gelmeyen bir iç tecrübe. Okur bir şiir okuduğunu sanırken aynı sayfada ikinci bir metnin kıyısında durur.
Merkezi soru
İbn Arabî söylemek istediğini neden çoğu zaman düz bir cümleyle değil, bir işaretle, bir imgeyle, bir şiirle ya da bir kelimenin köküyle oynayarak söyler, ve bu üslup okurdan ne ister?
Anlatım
Parmakla göstermek
Arapçada işaret kelimesi, parmakla bir şeyi göstermek demektir. Gösteren parmak, gösterilen şeyin yerine geçmez; bakışı ona yöneltir. İbn Arabî'nin yazılarında bu hareket sürekli tekrarlanır. Bir Kur'an ayetini önce herkesin bildiği anlamıyla okur, sonra «bunda şuna da bir işaret var» diyerek ikinci bir kapı aralar.
Rumuz ise sembollerdir; tek başına remz, bir şeyin yerine konan ve onu gizleyerek hatırlatan bir işaret. Bir deve, bir konak, bir bahçe, bir yüzük taşı. Önceki derslerde bu dili zaten gördün: Fusûs kitabının adı bile bir yüzüğün taşından gelir, ve her bölümü bir peygamberin adına oturtulmuş bir taş gibi kurulur.
Bu dil İbn Arabî'nin icadı değildir. Kendisinden önceki sûfîler de sözü kapalı tutar, birbirleriyle imalarla konuşurdu. Onu ayıran, bu dili ara sıra başvurulan bir inceliğin ötesine taşıyıp bütün bir yazı yöntemine çevirmesidir.
Develer ve ceylanlar
Şiir kolunun en tanınmış kitabının, Tercümânü'l-Eşvâk'ın, nasıl doğduğunu Ders 3.3'te dinlemiştin. Burada hikâyeden çok yönteme bakalım. İbn Arabî'nin şiirlerine yazdığı açıklamada, eski Arap şiirinin bilinen nesneleri tek tek başka bir anlama açılır.
Nicholson'ın aktardığı açıklamalara göre bir şiirde develer insanın iç ve dış işleridir. Başka bir şiirde yolcuların develeri, onların istekleri, bir hedefe yönelmiş gayretleridir. Peçeli bir ceylan, duyulara ait bir hâlin ardına gizlenmiş ilahi bir inceliktir; İbn Arabî'nin açıklamasına göre bu, Allah'ı tanıyanların başkalarına anlatamadığı iç duygulara bir göndermedir. Terk edilmiş konak ise kalpte bir zamanlar parlamış ışıkların geride bıraktığı izlerdir.
Aynı devenin bir şiirde işler, ötekinde istekler olması küçük ama önemli bir ayrıntı. Bir imgenin sabit bir karşılığı yok; her seferinde şiirin içinde, yanındaki kelimelerle birlikte yeniden okunuyor.
Düzyazıdan şiire
İbn Arabî'nin kalemi iki ses arasında gidip gelir. Ders 5.5'te Fütûhât bölümlerinin çoğu zaman bir şiirle açıldığını görmüştün. Fusûs'ta da düzyazı bir noktada durur, birkaç beyit girer, sonra yine düzyazı devam eder.
Bu geçişin bir işlevi var. Düzyazı ayırır, tanımlar, sıraya koyar. Şiir ise birbirine uzak iki şeyi tek bir satırda buluşturabilir; düzyazının iki sayfada kuracağı bir bağı bir benzetmeyle kurar. İbn Arabî bir düşünceyi uzun uzun açtıktan sonra şiire geçtiğinde, çoğu zaman aynı şeyi bu kez sıkıştırılmış bir biçimde yeniden söyler.
Okur bu yüzden iki farklı dikkatle okumak zorunda kalır. Düzyazıda akıl yürütmeyi izler, şiirde bir imgenin içinde durup bekler.
Kelimelerin kökünde gezinmek
Arapça kelimelerin çoğu üç harflik bir kökten türer; aynı kökten doğan kelimeler akraba anlamlar taşır. İbn Arabî bu akrabalığı bir düşünme aracına çevirir.
William Chittick'in açıklamasına göre «var olmak» anlamında kullanılan vücûd kelimesi, gündelik Arapçada bulmak, farkına varmak, tatmak, coşkuya kapılmak anlamlarına da açılır. İbn Arabî için var olmak ile bulmak arasındaki bu kelime bağı tesadüf değildir; bir şeyin var olması, bir bilincin onu bulmasından ayrılmaz. Aynı köke bakan okur, tek bir kelimenin içinde bir düşünce zinciri görür.
Chittick'in işaret ettiği bir başka örnek kalptir. Arapçada kalp kelimesi, dönüp durmak, bir hâlden ötekine geçmek anlamındaki bir fiille aynı köktendir. Sûfîler kalbin bu adı aldığını, çünkü durmadan değiştiğini söylerler; İbn Arabî de bu bağı sık kullanır. Böylece bir organın adı, insan hakkında bir iddiaya dönüşür: kalp, değişmeye açık olduğu için kalptir.
Harfine sadık bir okur
Bu oyunların bir dayanağı var. Michel Chodkiewicz'in gösterdiğine göre, Kur'an'ı okurken İbn Arabî, Arapçanın bir kelimeye izin verdiği bütün anlamları geçerli sayar. Chodkiewicz'e göre İbn Arabî harfi bir kenara bırakıp gizli bir anlama kaçmaz. Tersine, kelimenin harfine öyle sıkı yapışır ki o harfin taşıyabildiği her anlamı ortaya çıkarır.
Chodkiewicz bunu bir çelişki olarak görmez. Onun okumasına göre işaret dili, metnin yüzeyinin ne kadar derin olduğunu gösterir.
Okurun payı
James Morris ise bu üslubun okur üzerindeki etkisine bakar. Morris'e göre İbn Arabî çoğu yerde bir konuyu açıkça bağlamaz; görünüşteki konu ile arkasındaki anlam arasındaki köprüyü okurun kendisi kurmak zorundadır. Morris'in örneği Fütûhât'ın 366. babıdır: görünüşte ahir zamanda beklenen bir önderin yardımcılarını anlatır, ama Morris'in okumasında asıl söz, olgunluğa ermiş insanların taşıdığı niteliklerdir.
Bu okumada yazı, okurun dikkatini, sabrını ve kendi tecrübesini işe koşan bir alıştırmaya dönüşür. Morris'e göre İbn Arabî okurda bir iç dönüşüm hedefler; bilgiyi aktarırken okuru daha derin bir farkındalığa çağırır.
Metinden
Neden aşk şiirinin diliyle yazdığını İbn Arabî'nin kendisi söylüyor. Tercümânü'l-Eşvâk'ın önsözünde, Nicholson'ın 1911 çevirisinde de yer alan kısa bir açıklama var.
Cümleyi yavaş okuyalım. İlk fiil «işaret ediyorum»: İbn Arabî anlattığını söylemiyor, gösterdiğini söylüyor. Gösterilenlerin listesi de geniş: ilahi bilgiler, sırlar, akli ilimler, öğütler. Tek bir gizli mesaj yok; şiirin arkasında birden çok katman var.
İkinci cümle bir gerekçe veriyor, ve bu gerekçe okurla ilgili. İnsanlar aşk şiirini sever; o hâlde bu dili duyan kulak dinlemeye hazırdır. Üslup burada bir davete dönüşür: okuru sevdiği bir sesle yakalayıp başka bir yere götürmek.
Cümlenin söylemediğine de bak. İbn Arabî aşk dilinin sahte olduğunu, yalnızca bir kılıf olduğunu söylemiyor. Aşkın dilini seçiyor, çünkü o dil insanın içinde zaten çalışan bir yere dokunuyor.
Aslında…
Yaygın yanlışKanı: «İşaretli ve sembollü yazmak, metnin açık anlamını küçümsemek, harfi atıp gizli bir anlama kaçmaktır.» Chodkiewicz'in gösterdiği gibi İbn Arabî bir kelimenin harfini bırakmaz; Arapçanın o kelimeye verdiği bütün anlamları geçerli sayar ve işareti harfin içinden çıkarır.
Bu kanı yerleşiyor, çünkü «sembol» dendiğinde akla bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi gelir. Oysa onun yönteminde yüzeydeki anlam yerinde kalır, yanına yenileri eklenir.
Yaygın yanlışKanı: «Her sembolün tek bir karşılığı vardır; bir sözlük edinen bütün şiirleri çözer.» İbn Arabî'nin kendi açıklamalarında aynı deve bir şiirde işler, başka bir şiirde istekler olarak okunur.
Yanıltan şey, sembolü bir şifre gibi düşünmemiz. Onun elinde imge, yanındaki kelimelerle birlikte her seferinde yeniden anlam kazanan canlı bir şeydir.
Büyük resim
Bu dersteki üslup, İbn Arabî'nin bütün kitaplarında karşına çıkacak. Fütûhât'ta düzyazının arasına giren şiirde, Fusûs'ta bir peygamberin adına bağlanan bir bilgelikte, bir Arapça kökün açıldığı bir paragrafta hep aynı el çalışır. Onu tanımak, ileride kavramlarla karşılaştığında kelimenin tek bir anlama kilitlenmediğini hatırlamanı sağlar.
Sözlerin sahiplerini ayıralım. Aşk dilini neden seçtiği ve şiirlerindeki imgelerin açıklamaları İbn Arabî'nin kendi sözüdür. Vücûd ve kalp kelimelerinin kökleri üzerine söylenenler Chittick'in açıklamasıdır. Harfe sadakat Chodkiewicz'in, okurun kurması gereken köprü ise Morris'in yorumudur.
Özet
- İbn Arabî söylemek istediğini çoğu zaman bir işaretle gösterir, bir imgeyle, bir sembolle kurar; kendi açıklamalarında deve, ceylan, terk edilmiş konak gibi eski şiir nesneleri iç tecrübelere açılır ve aynı imge farklı şiirlerde farklı okunur.
- Tercümânü'l-Eşvâk'ın önsözünde aşk şiirinin dilini, insanların ruhu ona tutkun olduğu için seçtiğini söyler; düzyazıdan şiire geçiş de onun kitaplarında sıkça görülür.
- Chittick onun Arapça köklerle düşündüğünü, Chodkiewicz kelimenin harfine sadık kalıp bütün anlamlarını geçerli saydığını, Morris ise okuru görünüşteki konu ile asıl anlam arasındaki bağı kendisi kurmaya çağırdığını gösterir.
Tefekkür
Quiz
- İbn Arabî'nin açıklamalarında peçeli ceylan neye işaret eder?
- Tercümânü'l-Eşvâk'ın önsözüne göre İbn Arabî neden aşk şiirinin dilini seçti?
- Chittick'e göre vücûd kelimesi gündelik Arapçada hangi anlamlara açılır?
- Chodkiewicz İbn Arabî'nin kelimenin harfiyle ilişkisini nasıl tarif eder?
- Morris'e göre bu üslup okurdan ne ister?
Cevaplar
- Duyulara ait bir hâlin ardına gizlenmiş ilahi bir inceliğe, yani Allah'ı tanıyanların başkalarına anlatamadığı iç duygulara işaret eder.
- İnsanların ruhları bu dile tutkun olduğu için; böylece şiirlerin dinlenmesi ve sevilmesi için pek çok sebep olur.
- Bulmak, farkına varmak, tatmak ve coşkuya kapılmak anlamlarına açılır; bu yüzden var olmak ile bulmak aynı kökte buluşur.
- İbn Arabî harfi bırakmaz, Arapçanın bir kelimeye izin verdiği bütün anlamları geçerli sayar ve işareti harfin içinden çıkarır.
- Görünüşteki konu ile arkasındaki anlam arasındaki köprüyü okurun kendi dikkati ve tecrübesiyle kurmasını ister.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Bu derste İbn Arabî'nin bir şeyi gösterirken nasıl konuştuğunu gördük: işaretle, imgeyle, şiirle. Ama o bir adım daha ileri gider. Bir konuyu tek bir yerde bütün hâliyle anlatmak yerine, parçalarını kitabın farklı bölümlerine bilerek dağıttığını kendisi söyler. Bir yazar bildiğini neden okurun toplaması gereken parçalar hâlinde bırakır?