Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Bâyezîd (Bistâm, ölümü büyük ihtimalle 848) coşkun sözleriyle, Cüneyd (Bağdat, ölümü 910 civarı) ölçülü diliyle, Hallâc (858–922) Bağdat'taki idamıyla, Gazâlî (1058–1111) Nizâmiye kürsüsünü bırakıp İhyâ'yı yazmasıyla tanınır.
- Abrahamov'un saydığına göre Fütûhât'ta Bâyezîd 143, Cüneyd 34, Hallâc 15 kez geçer; İbn Arabî Bâyezîd'in sözlerini sık anar ama bazılarını yumuşatır, Cüneyd'in «suyun rengi» sözünü Fusûs'ta kullanır, Hallâc'la Tecelliyât'ta iç dünyasında konuşur.
- Gazâlî'yi saygıyla anar ama Allah'ın âleme bakmadan bilinebileceği fikrinde ondan açıkça ayrılır; İbn Arabî eski ustaların sözlerini aktarırken onları kendi düşüncesinde yeni bir yere oturtur.
Kanca
Bağdat, Mart 922. Dicle'nin doğu yakasında, Bâbüttâk denen meydanda bir kalabalık toplanmış. Halifenin emriyle, aylarca süren bir yargılamanın sonunda, altmış yaşlarında bir sûfî önce kırbaçlanıyor, sonra idam ediliyor. Adı Hüseyin b. Mansûr; babasının mesleğinden kalma lakabıyla Hallâc, yani «pamuk atan».
Yaklaşık üç asır sonra, Halep'te, Endülüs'ten gelmiş bir yolcu bir kitap yazıyor. Kitabın sayfalarında, iç dünyasında gördüğü sahnelerde, çoktan ölmüş ustalarla konuşuyor. Konuştuğu yüzlerden biri o meydanda can veren adam.
Merkezi soru
İbn Arabî kendisinden asırlar önce yaşamış dört büyük isme, Bâyezîd'e, Cüneyd'e, Hallâc'a ve Gazâlî'ye nasıl baktı; hangisini sık andı, hangisine mesafeli durdu, ve bunu onun kendi kalemi mi söylüyor, yoksa onu okuyan araştırmacılar mı?
Anlatım
Kitapların içindeki bir kalabalık
İbn Arabî tasavvufu boş bir odada icat etmedi. Doğduğunda, Allah'a yakınlık arayan insanların sözleri, hikâyeleri ve kitapları dört asırlık bir birikim oluşturmuştu. Onun Endülüs'teki hocaları bu sözleri ezbere bilir, sohbetlerde birbirine aktarırdı. Genç İbn Arabî de o sözleri önce kulaktan, sonra kitaplardan tanıdı.
Bu dersin dört ismini onun hiçbiri yüz yüze görmedi. Üçü Bağdat ile İran arasında, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda yaşadı. Dördüncüsü, Gazâlî, İbn Arabî doğmadan elli dört yıl önce öldü. Yani bu dört adam onun için birer hoca değil, kitapların içinde yaşayan birer ses, sürekli dönüp danıştığı bir kalabalıktı.
Bâyezîd: Bistâm'ın coşkun sesi
İlk ses İran'ın kuzeyinden, Bistâm kasabasından geliyor. Asıl adı Tayfur olan Bâyezîd-i Bistâmî'nin ölüm tarihi bile tartışmalıdır. Eski kaynaklar hem 848'i hem 875'i verir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddeye göre araştırmacılar çoğunlukla ilk tarihi, 848'i gerçeğe daha yakın bulur.
Bâyezîd kitap yazmadı. Ondan geriye, öğrencilerinin ve sonraki kuşakların aktardığı kısa sözler kaldı. Bu sözlerin bir kısmı dinleyeni hâlâ sarsar. Kendini unutmuş bir insanın ağzından çıkmış gibi duran, kulağa neredeyse küstahça gelen cümlelerdir bunlar; en ünlüsünde, rivayete göre, kendini över gibi «Beni tenzih ederim, şanım ne yücedir» der. Sonraki kuşaklar bu tür sözlere coşkuyla, taşkınlıkla söylenmiş sözler gözüyle baktı.
İbn Arabî'nin Bâyezîd'le ilişkisini bir sayı çok iyi özetliyor. Binyamin Abrahamov, Fütûhât'ın 1999 Beyrut baskısının dizinine dayanarak, Bâyezîd'in bu kitapta 143 kez anıldığını tespit etti. Başka hiçbir sûfî bu kadar sık geçmez. Aynı dizinde Cüneyd 34, Hallâc ise yalnız 15 kez geçer.
Sık anmak her sözü onaylamak demek değildi. Abrahamov'un okumasına göre İbn Arabî, Bâyezîd'in bazı sözlerini kendi görüşlerine tanık olarak getirir, bazılarının keskin kenarını ise yumuşatır, onları daha sakin bir anlama çeker. Hem sever hem tartar.
Cüneyd: Bağdat'ın ölçülü dili
İkinci ses Bağdat'tan. Cüneyd-i Bağdâdî orada yaşadı, derslerini orada verdi ve 910 civarında orada öldü; TDV'nin maddesi Şûnîziye'deki mezarlığa gömüldüğünü yazar. Ona sonraki kuşaklar «tâifenin efendisi», yani sûfîler topluluğunun önderi dedi.
Cüneyd'in üslubu Bâyezîd'inkinin neredeyse tersidir. Ölçülüdür, sakin ve dikkatli konuşur. Kendinden geçmenin değerini bilir ama insanın o hâlden sonra kendine gelip gündelik hayata, kurallara ve insanlara geri dönmesini daha üstün sayar. Tasavvuf tarihçileri bu iki üslubu çoğu zaman karşılıklı iki kutup olarak anlatır: bir yanda kendinden geçmiş bir sarhoşun dili, öbür yanda ayılmış birinin dili.
İbn Arabî Cüneyd'in bir sözünü özellikle sever ve birden çok yerde kullanır. Birazdan onu Fusûs'tan okuyacağız.
Hallâc: Bir öğrencinin sonu
Üçüncü ses Cüneyd'in çevresinden çıkıyor. Hallâc 858'de İran'ın Fars bölgesinde, Beyzâ yakınlarındaki Tûr'da doğdu. Gençliğinde Bağdat'a gelip Cüneyd'in meclislerine katıldı. Sonra yollar ayrıldı: TDV'deki maddeye göre Hallâc, hocalarının elinden giydiği hırkayı bir gün çıkarıp bıraktı. Sonraki kuşakların anlattığı hikâyelerde Cüneyd'in, öğrencisinin sonunu önceden sezdiği bile söylenir; bunu bir menkıbe olarak dinlemek gerekir.
Hallâc uzun yolculuklara çıktı, Hindistan'a kadar gitti, halkın arasında vaazlar verdi. En çok bilinen sözü, bugün hâlâ tartışılan «Ene'l-Hak», yani «Ben Hakk'ım» cümlesidir. Bu söz ve siyasi çevrelerle ilişkileri onu sonunda Bağdat'taki yargılamaya götürdü. 26 Mart 922'de, kancadaki meydanda idam edildi.
İbn Arabî'nin Hallâc'la ilişkisi ötekilerden farklı bir renkte. Fütûhât'ta onu nadiren anar. Halep'te yazdığı Kitâbü't-Tecelliyât'ta ise, iç dünyasında gördüğü sahnelerde Cüneyd ve Sehl et-Tüsterî gibi eski ustalarla birlikte Hallâc'la da konuştuğunu anlatır. Yani onu ne yok sayar ne de bayrak yapar. Abrahamov, İbn Arabî'nin coşkun sözlere genel olarak mesafeli durduğunu gösterir; onun bir tanımında böyle bir söz, özetle, içinde bir hafiflik ve bir iddia kokusu taşıyan sözdür.
Gazâlî: Kürsüyü bırakan âlim
Dördüncü ses bambaşka bir hayattan geliyor. Ebû Hâmid el-Gazâlî 1058'de Horasan'daki Tûs şehrinde doğdu. Parlak bir hukuk ve kelam âlimi oldu; 1091'de Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi'nin baş hocalığına getirildi. Bu, o çağda bir âlimin çıkabileceği en yüksek kürsülerden biriydi.
1095'te o kürsüyü bıraktı. Kendi yazdığı hayat hikâyesinde bunu derin bir iç krizle anlatır. Yıllarca Şam'da, Kudüs'te ve Hicaz'da yolculuk etti, sûfîlerin yolunu kendi hayatında denedi. Bu dönemin meyvesi, dinî ilimleri ve iç hayatı birlikte anlatan dev kitabı İhyâu Ulûmi'd-Dîn oldu. 1111'de doğduğu Tûs'ta öldü.
Gazâlî'nin İhyâ'sı Endülüs'e de ulaştı ve orada kolay karşılanmadı. 1109'da, Murâbıt hükümdarı Ali b. Yûsuf'un emriyle, Kurtuba kadısının fetvasıyla kitabın nüshaları yakıldı. İbn Arabî'nin doğumundan yarım asır önce olan bu olay, onun büyüdüğü toprakların bu kitaba nasıl baktığını gösterir.
İbn Arabî Gazâlî'ye iki yüzlü bir saygıyla bakar. Abrahamov'a göre Fütûhât kendisi dışındaki yazarların kitaplarına çok az atıf yapar, bu yüzden Gazâlî'nin anılması bile dikkat çeker; ve İbn Arabî onu çoğu yerde doğru tarafta duran bir âlim olarak anar. Ama ayrıldığı noktalar da vardır. Araştırmacıların aktardığı bir pasajda, bazı bilgelerin, Ebû Hâmid'i de onlar arasında sayarak, Allah'ın âleme hiç bakmadan bilinebileceğini ileri sürdüğünü söyler ve bunu açıkça yanlış bulur.
Metinden
Bâyezîd'in bir sözünü İbn Arabî'nin nasıl okuduğuna bakalım. Pasajı Carl W. Ernst'in makalesindeki aktarımından özetliyoruz.
Önce pasajın ne söylediğine bak. Sıradan bir hal hatır sorusu, beklenmedik bir cevapla karşılanıyor. Bâyezîd kendini saatlerin ve günlerin dışında biri gibi anlatıyor.
Şimdi İbn Arabî'nin ne yaptığına bak. Sözü ne alaya alıyor ne de olduğu gibi alkışlıyor. Onu kayda geçiriyor, hakkındaki tartışmayı belirtiyor ve ciddi bir düşünce konusu olarak yeniden ele alıyor. Ernst'in yorumuna göre, bu sözün İbn Arabî'nin eserlerinde bu kadar sık dönmesi, insanın ve Allah'ın nitelikleri üzerine düşünmeye duyduğu ilginin bir işaretidir. Bu son cümle Ernst'in okumasıdır, İbn Arabî'nin kendi sözü değil.
Cüneyd'e gelince, İbn Arabî'nin en çok başvurduğu sözü suyla ilgilidir.
Burada sözün ikinci bir hayata başladığını görüyorsun. Cüneyd bunu bir soruya verilmiş kısa bir cevap olarak söylemişti. İbn Arabî onu, insanların Allah'ı neden farklı farklı tasavvur ettiğini anlatan geniş bir düşüncenin ortasına yerleştiriyor. Söz Cüneyd'in, bağlam İbn Arabî'nin.
Aslında…
Yaygın yanlışKanı: «İbn Arabî, Hallâc'ın yolunun doğrudan devamıdır; onun sözlerini sistemleştirmiştir.» Fütûhât'ta Hallâc yalnız 15 kez geçer, Bâyezîd ise 143 kez; İbn Arabî coşkuyla söylenmiş taşkın sözlere genel olarak mesafeli durur.
Yanlış, iki adamın da sonraki yüzyıllarda benzer suçlamalarla karşılaşmasından doğuyor: aynı eleştirinin hedefi olan iki ismi aynı çizgide sanmak kolaydır.
Yaygın yanlışKanı: «Gazâlî, İbn Arabî'nin hocasıydı» ya da «ikisi aynı şeyi söyler.» Gazâlî 1111'de, İbn Arabî'nin doğumundan elli dört yıl önce öldü; İbn Arabî onu kitaplarından tanıdı, saygıyla andı ve bazı noktalarda açıkça ondan ayrıldı.
Karışıklık, ikisinin de sonraki kuşaklarca büyük sûfî âlimler olarak aynı raflara konmasından geliyor.
Büyük resim
Bu derste dört tür bilgiyi bir arada kullandık ve onları ayırmak önemli. Doğum ve ölüm tarihleri, Nizâmiye kürsüsü, Kurtuba'daki yakma olayı tarihî veridir. Cüneyd'in öğrencisinin sonunu sezdiği hikâyesi bir menkıbedir. Suyun rengi sözünün Fusûs'ta kullanılması ve Tecelliyât'taki konuşmalar İbn Arabî'nin kendi kaydıdır. Fütûhât'taki anma sayıları, İbn Arabî'nin coşkun sözlere mesafesi ve Bâyezîd sözü hakkındaki yorum ise Abrahamov'un ve Ernst'in okumalarıdır.
Bu dört isim, İbn Arabî'nin kendi fikirlerini nasıl kurduğunu da gösteriyor. Eski ustaların sözlerini alıyor, çoğu zaman sadakatle aktarıyor, ama onları kendi düşüncesinin içinde yeni bir yere oturtuyor. Abrahamov bunu, onun başkalarının fikirlerini kendi kuramına örme biçiminin özgünlüğü olarak anlatır.
Aynı yöntemle onun başka öncüllerine de bakacağız. Bu dördü Doğu'dan, kitaplar aracılığıyla gelen bir mirastı. Onun hayatında bir de doğduğu toprakların kendi sesleri vardı.
Özet
- Bâyezîd (Bistâm, ölümü büyük ihtimalle 848) coşkun sözleriyle, Cüneyd (Bağdat, ölümü 910 civarı) ölçülü diliyle, Hallâc (858–922) Bağdat'taki idamıyla, Gazâlî (1058–1111) Nizâmiye kürsüsünü bırakıp İhyâ'yı yazmasıyla tanınır.
- Abrahamov'un saydığına göre Fütûhât'ta Bâyezîd 143, Cüneyd 34, Hallâc 15 kez geçer; İbn Arabî Bâyezîd'in sözlerini sık anar ama bazılarını yumuşatır, Cüneyd'in «suyun rengi» sözünü Fusûs'ta kullanır, Hallâc'la Tecelliyât'ta iç dünyasında konuşur.
- Gazâlî'yi saygıyla anar ama Allah'ın âleme bakmadan bilinebileceği fikrinde ondan açıkça ayrılır; İbn Arabî eski ustaların sözlerini aktarırken onları kendi düşüncesinde yeni bir yere oturtur.
Tefekkür
Quiz
- Fütûhât'ta hangi sûfî en sık anılır ve bu sayı neye dayanır?
- Cüneyd'in «Suyun rengi, kabının rengidir» sözünü İbn Arabî hangi eserinde kullanır?
- İbn Arabî Hallâc'la iç dünyasında konuştuğunu hangi kitabında anlatır?
- İbn Arabî hangi noktada Gazâlî'den ayrılır?
Cevaplar
- Bâyezîd-i Bistâmî; Binyamin Abrahamov, Fütûhât'ın 1999 Beyrut baskısının dizinine dayanarak onu 143 kez saymıştır.
- Fusûsu'l-Hikem'de, Şuayb fassında; söz orada kalbin kendisine geleni kendi biçimine göre almasını anlatmak için kullanılır.
- Halep'te yazdığı Kitâbü't-Tecelliyât'ta; orada Cüneyd ve Sehl et-Tüsterî gibi başka eski ustalarla da konuşur.
- Araştırmacıların aktardığı bir pasajda, Ebû Hâmid'in de aralarında sayıldığı bazı bilgelerin Allah'ın âleme bakmadan bilinebileceği görüşünü yanlış bulur.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Bâyezîd, Cüneyd, Hallâc ve Gazâlî ona Doğu'dan, kitapların sayfalarında ulaştı. Oysa Endülüs'ün de kendi öncülleri vardı: Kurtuba'nın dağlarına çekilen İbn Meserre, Sevilla'da Kur'an üzerine yazan İbn Berrecân, Algarve'de bir ayaklanmanın başına geçen İbn Kasî. Kitaptan tanınan uzak ustalar ile aynı toprağın yakın hafızası, onun düşüncesine aynı biçimde mi girdi?