Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî hicrî 638 Rebîülâhir'inde, Kasım 1240'ta, Şam'da Benî Zekî ailesinin evinde öldü; gün için kaynaklar 22 ile 28 arasında ayrışır. Kasiyun eteğindeki Sâlihiye'de ailenin mezarlığına gömüldü ve mezar sonraki iki buçuk asırda bakımsız kaldı.
- Sultan Selim Mısır dönüşü Ekim 1517'de Şam'a gelince kabrin yerini tespit ettirdi; üzerine türbe, yanına cami, tekke ve aşevi yaptırdı. Cami 1518 başında sultanın katıldığı ilk cuma namazıyla açıldı.
- «Sin Şın'a girince» kehaneti, İbn Arabî'ye nispet edilen ama nispeti tartışmalı eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye'de geçer ve türbeden sonra yaygınlaştı; bir rivayet olarak dinlenmelidir. 1883'te türbeye gömülen Emîr Abdülkâdir'in boş sandukası ise bugün de orada durur.
Kanca
Şam, 1518 kışı. Sâlihiye semtinde, Kasiyun Dağı'na yaslanan yeni bitmiş bir caminin avlusu kalabalık. Mısır'dan dönen Osmanlı padişahı Sultan Selim, cemaatin arasında bu caminin ilk cuma namazını kılıyor. Caminin imamlığına getirilen adam, Sâlihiye'de doğmuş bir Şamlı âlim: Şemseddin İbn Tolun.
Caminin yanındaki kubbenin altında yatan adam ise o gün orada bulunanların hiçbirini tanımadı. Yaklaşık iki yüz seksen yıl önce, aynı dağın eteğinde, bir yargıç ailesinin mezarlığına sessizce gömülmüştü.
Merkezi soru
1240'ta Şam'da ölen İbn Arabî'nin mezarı nasıl bir süre unutuldu, iki yüz yetmiş yılı aşkın bir zaman sonra bir padişahın yaptırdığı yapılarla nasıl yeniden görünür oldu, ve bu dönüşün etrafında anlatılan hikâyelerin hangisi belgeye, hangisi rivayete dayanır?
Anlatım
Kasım 1240, bir yargıcın evinde
Ders 3.9'da Şam'daki evi tanımıştık: şehre kuşaklardır yargıç yetiştiren Benî Zekî ailesi, yaşlı hocayı kapılarını açarak ağırlamıştı. Ömrünün son haftaları da bu ailenin çatısı altında geçti. Öldüğünde yetmiş beş yaşındaydı. Endülüs'ün Mürsiye şehrinde başlayan ömür, Akdeniz'in öbür ucunda, dostlarının arasında sona erdi.
Ölüm tarihi hicrî 638 yılının Rebîülâhir ayıdır; miladi takvimde Kasım 1240. Günün kendisinde ise kaynaklar ayrışıyor. TDV İslâm Ansiklopedisi ayın yirmi ikisini verir ve bunu 10 Kasım'a çevirir. Başka anlatımlar ayın yirmi sekizini, bir cuma gecesini söyler; İngilizce başvuru kitaplarının çoğunda geçen 16 Kasım 1240 bu ikinci anlatıma denk düşer. Hangisinin doğru olduğunu elimizdeki kaynaklarla kesinleştiremiyoruz. Bu yüzden ay ve yıl kesin, gün iki rakam arasında açık kalıyor.
Cenazesi dağın yamacındaki Sâlihiye'ye taşındı ve onu himaye eden yargıcın, İbnü'z-Zekî'nin ailesine ait mezarlığa gömüldü. Yani son yolculuğunda da aynı ailenin misafiriydi. TDV maddesine göre sonraki yıllarda iki oğlu da bu toprağa, babalarının yanına defnedildi.
Unutulan bir mezar
Bundan sonraki iki buçuk asır, bu mezarın hikâyesinde en az konuşulan dönemdir. TDV maddesini yazan Mahmut Erol Kılıç'a göre mezar zamanla bakımsız kaldı ve unutulmaya yüz tuttu. Kılıç bunun sebebini, Şam'da güçlenen ve sûfîlere karşı çıkan çevrelerin onun aleyhinde yürüttüğü propagandada görür. Bu, bir araştırmacının açıklamasıdır; o yılların mezar başında nasıl geçtiğini adım adım anlatan bir belge elimizde yok.
Burada bir çelişki var gibi görünür. Kitapların sekiz asırlık yolunu izlerken gördüğümüz gibi, aynı iki buçuk asırda kitapları Konya'dan Herat'a kadar okunuyor, satır satır açıklanıyordu. Kitap yol alırken mezar yerinde bekledi. Bir yazarın sözünün şehirler aştığı, kabrinin ise kendi semtinde gözden düştüğü bir dönem bu.
Bir padişah Şam'a dönüyor
Ağustos 1516'da Mercidâbık'ta Memlük ordusunu yenen Sultan Selim, önce Şam'a girdi, sonra Mısır'a yürüdü. Ocak 1517'de Kahire'nin kapısındaki Ridâniye savaşını da kazandıktan sonra geri döndü ve Ekim 1517'de yeniden Şam'a geldi. Bu kez şehirde dört aydan fazla kaldı.
TDV maddesine göre Şam'daki ilk işlerinden biri, İbn Arabî'nin kabrinin yerini tespit ettirmek oldu. Kabrin üzerine bir türbe, yanına bir cami ve bir tekke yaptırdı. Türbe, bir mezarın üstüne kurulan kubbeli yapıdır; tekke ise sûfîlerin toplanıp birlikte yaşadığı bir ev. Yapıların yanında yoksullara yemek dağıtan bir aşevi de vardı. Cami, 1518'in başında, sultanın da katıldığı ilk cuma namazıyla açıldı; Kanca'daki sahne budur. Bu yapı topluluğu, Osmanlıların Suriye'de inşa ettiği ilk yapı olarak anılır.
Bir padişahın bir sûfî mezarına bu kadar erken ve bu kadar görünür bir yatırım yapması neyi anlatıyordu? Türk araştırmacı Mustafa Tahralı, Osmanlı döneminde İbn Arabî'nin etkisini anlattığı yazısında, 1518'deki türbeyi onun öğretisinin Osmanlı dünyasında benimsenmesinin dışa dönük bir işareti olarak okur. Sultanın kişisel duygusunu ölçmek mümkün değil. Ama taşa dökülen karar, yeni yönetimin Şam'a hangi isimle selam verdiğini herkesin görebileceği bir yere yazdı.
«Sin Şın'a girince»
Türbe yükseldikten sonra bir cümle dilden dile dolaşmaya başladı: «Sin Şın'a girince Muhyiddin'in kabri ortaya çıkar.» Sin ve şın, Arap alfabesinde iki harftir. Hikâyeyi anlatanlar sin'i Selim'in, şın'ı Şam'ın baş harfi diye okur. Cümlenin anlamı böylece açılır: Selim Şam'a girdiğinde, unutulmuş mezar yeniden bulunacaktır.
Bu cümle, eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye adıyla bilinen, Osmanlı devletinin geleceğinden söz eden kısa bir risalede geçer. Risale İbn Arabî'ye nispet edilir, yani onun yazdığı söylenir; ama bu nispet tartışmalıdır. Yakın dönemde bu metni inceleyen araştırmacıların önemli bir kısmı, risalenin ona ait olmadığı, adının yüceliğinden yararlanmak için ona bağlandığı kanısındadır. Dayandıkları en somut işaret şu: İbn Arabî hayatının son yıllarında kendi yazdığı kitapların listesini en az iki kez çıkardı ve bu listelerin hiçbirinde bu risale yok.
Tahralı ayrıca bir zamanlama ayrıntısına dikkat çeker: risale türbenin 1518'de yapılmasından sonra yaygın olarak tanınır hâle geldi. Kehanetin bilinen hayatı, gerçekleştiği söylenen olaydan sonra başlıyor. O yüzden bu cümleyi İbn Arabî'nin kendi kaydı olarak değil, başkasının kaleminden çıkmış olabilecek bir risaledeki rivayet olarak dinlemek gerekir.
Halkın anlattığı bir başka hikâye
Türbe çevresinde anlatılan hikâyeler bununla bitmez. Halk arasında yaygın bir anlatıya göre İbn Arabî bir gün Şam'da, parayı her şeyden çok seven bir topluluğa ayağıyla yeri göstererek «Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır» demiş. Dinleyenler bunu inançsızlık saymış ve ona düşman olmuşlar. Hikâyenin devamında, yüzyıllar sonra Yavuz o yeri kazdırır ve toprağın altından altın dolu küpler çıkar. Söz de böylece açılır: onların taptığı Allah değil, altındı.
Bu hikâyeyi bir menkıbe olarak dinle: ermişler hakkında sonradan anlatılan, ders veren bir öykü. Onu dayandırabileceğimiz erken bir kayıt bulamadık; hikâye bugün daha çok kuşaktan kuşağa geçen anlatılarda yaşıyor. Yine de kendine göre bir iş görür. İbn Arabî'ye yöneltilen suçlamayı alır, onu bir yanlış anlamaya çevirir ve adaletin geç de olsa yerini bulduğunu anlatır.
Türbenin ikinci konuğu
Ders 1.2'de, üç buçuk asır sonra bu türbeye gelen Cezayirli Emîr Abdülkâdir'i kısaca anmıştık. Onun hikâyesinde bu derse dokunan başka bir ayrıntı var. Emîr 1855'te Şam'a yerleşti. Burada İbn Arabî'nin kitaplarını talebelerine okuttu ve düşüncelerini kendi yazdığı Kitâbü'l-Mevâkıf'ta, yani «Duraklar Kitabı»nda derinleştirdi. Fütûhât'ın Konya'da saklanan yazar nüshasının sonraki bir matbaa baskısına esas olmasında da onun çabalarının payı vardı.
1883'te öldüğünde, dilediği gibi hocası saydığı adamın yanına, aynı türbenin içine gömüldü. 1966'da bağımsız Cezayir onun naaşını ülkesine taşıdı. Ama Şam'daki türbede onun sandukası, yani mezarın üstüne konan sandık biçimli örtü, bugün de yerinde duruyor. Türbede artık, içinde kimse yatmayan bir mezar da var: bir okurun, okuduğu yazara duyduğu bağlılığın anıtı.
Metinden
İbn Arabî'nin ölümünden önce bitirdiği son büyük iş, Ders 3.11'de gördüğümüz Fütûhât'ın ikinci nüshasıydı. O kitabın nasıl kapandığına bakmak, yazarının son yıllarının sesini duymanın belki en iyi yoludur.
Bu kapanışın neyi söylediğine dikkatle bak. Otuz yıl boyunca en ağır sorularla uğraşan bir kitap, son sözünü gündelik hayata dair öğütlere bırakıyor. Öğütler yazarın kendi icadı olarak sunulmuyor; kaynakları belli, önceki kuşaklardan devralınmış sözler.
Kapanışın söylemediği şey de önemli. Bu babı tanıtanlar onu bir öğüt derlemesi olarak anlatır; yazarın kendi ölümünü ya da mezarını konu edindiği bir veda sayfası olarak anmazlar. Kehanet dili de bu tanıtımlarda görünmez. Sonraki kuşakların türbe etrafında anlattıklarıyla kitabın kendi sonu arasındaki mesafe, bu dersin ayrımını açıkça gösteriyor.
Aslında…
Yaygın yanlışKanı: «İbn Arabî, Yavuz Sultan Selim'in Şam'a gelip mezarını bulacağını kendi kitabında önceden yazmıştır.» Bu cümle, İbn Arabî'ye nispet edilen ve nispeti tartışmalı olan eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye'de geçer; kendi hazırladığı eser listelerinde bu risale yoktur ve metin türbenin yapılmasından sonra yaygınlaşmıştır.
Yanlış, iyi kurulmuş bir hikâyenin gücünden doğar: kehanet ile gerçekleşmesi bir arada anlatılınca, ikisinin de aynı sağlamlıkta olduğu sanılır.
Yaygın yanlışKanı: «İbn Arabî'nin mezarı öldüğü günden beri büyük bir türbe olarak ziyaret ediliyordu.» Bugünkü türbe, cami ve tekke, ölümünden yaklaşık iki yüz yetmiş yedi yıl sonra, 1517–1518'de yapıldı.
Ondan önce mezar bir yargıç ailesinin mezarlığında, zamanla bakımsız kalmış bir kabirdi. Yanlış, bir mekânın bugünkü görünüşünü geçmişine de yayma alışkanlığından doğar.
Büyük resim
Bu dersle Doğu'daki hayatın hikâyesi kapanıyor. Mekke'de başlayan yolculuk Musul, Konya, Malatya ve Bağdat'tan geçerek Şam'daki bir evde son buldu. Ölümden sonra ise hikâyeyi yazan el değişti: artık İbn Arabî kendini anlatmıyor, başkaları onu anlatıyor.
Bu yüzden bu derste sözlerin sahiplerini ayırmak her zamankinden önemliydi. Ölüm yılı, ayı ve defin yeri biyografik kaynaklardan gelir; günün iki ayrı rakamla verilmesi de bir kaynak ayrılığıdır. Yavuz'un imarı ve ilk cuma namazı tarihçilerin kaydıdır. Mezarın neden unutulduğu Kılıç'ın, türbenin anlamı Tahralı'nın yorumudur. «Sin Şın'a girince» ve «ayağımın altındadır» ise rivayettir; birincisi nispeti tartışmalı bir risaleye, ikincisi halkın anlatısına aittir.
Bu ayrım bir hikâyeyi küçültmez. Rivayetler, bir topluluğun bir insanı nasıl hatırlamak istediğini gösterir. Sadece neyin olduğunu değil, neyin anlatıldığını da bilmek, bir veliyi tanımanın parçasıdır.
Özet
- İbn Arabî hicrî 638 Rebîülâhir'inde, Kasım 1240'ta, Şam'da Benî Zekî ailesinin evinde öldü; gün için kaynaklar 22 ile 28 arasında ayrışır. Kasiyun eteğindeki Sâlihiye'de ailenin mezarlığına gömüldü ve mezar sonraki iki buçuk asırda bakımsız kaldı.
- Sultan Selim Mısır dönüşü Ekim 1517'de Şam'a gelince kabrin yerini tespit ettirdi; üzerine türbe, yanına cami, tekke ve aşevi yaptırdı. Cami 1518 başında sultanın katıldığı ilk cuma namazıyla açıldı.
- «Sin Şın'a girince» kehaneti, İbn Arabî'ye nispet edilen ama nispeti tartışmalı eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye'de geçer ve türbeden sonra yaygınlaştı; bir rivayet olarak dinlenmelidir. 1883'te türbeye gömülen Emîr Abdülkâdir'in boş sandukası ise bugün de orada durur.
Tefekkür
Quiz
- İbn Arabî'nin ölüm tarihi için kaynaklar neyde birleşir, neyde ayrışır?
- İbn Arabî nereye gömüldü?
- Sultan Selim, İbn Arabî'nin kabri için ne yaptırdı ve bu ne zaman oldu?
- «Sin Şın'a girince» kehanetini neden İbn Arabî'nin kendi kaydı olarak değil, bir rivayet olarak dinliyoruz?
Cevaplar
- Ölümün hicrî 638'in Rebîülâhir ayına, yani Kasım 1240'a düştüğünde ve yerinin Şam olduğunda birleşirler; günü kimi kaynak ayın 22'si, kimi 28'i olarak verir.
- Şam'ın kuzeyindeki dağ yamacında, Sâlihiye semtinde, onu yıllarca ağırlayan yargıç ailesinin, Benî Zekî'nin mezarlığına gömüldü.
- Ekim 1517'den 1518 başına kadar süren ikinci Şam kalışında kabrin yerini tespit ettirip üzerine bir türbe, yanına cami, tekke ve aşevi yaptırdı; cami 1518 başında ilk cuma namazıyla açıldı.
- Kehanet, İbn Arabî'ye nispeti tartışmalı eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye'de geçer; bu risale onun kendi eser listelerinde yoktur ve türbeden sonra yaygınlaşmıştır.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Türbede İbn Arabî'nin yanında iki oğlu yatıyor. Bir şeyhin, bir yazarın mezarını ziyaret edenler çoğu zaman onun bir baba, bir eş, bir komşu olduğunu unutur. Kitapların ve rivayetlerin arkasındaki insan kimdi: kimlerle evlendi, çocukları kimlerdi ve Şam'daki evde sıradan bir gün nasıl geçiyordu?