Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Fütûhât, Hızır'la üç karşılaşmayı İbn Arabî'nin kendi ağzından anlatır: Sevilla'da, 1194'te Tunus körfezinde ve aynı yılın sonunda Endülüs'ün Atlas kıyısında; Hirtenstein bu anlatımın yerini kitabın 25. babı olarak verir.
- Sevilla'da, el-Ureybî'yle tartıştıktan sonra karşısına çıkan yabancı ona hocasının sözünü kabul etmesini söyler; adamın Hızır olduğunu ona hocası söyler.
- Tunus'ta Hızır suyun üstünde yürüyüp kuru ayaklarını gösterir; Atlas kıyısındaki yıkık mescitte ise hasırını havaya serer ve bunu, yanındaki inanmayan gencin hatırına yaptığını söyler.
Kanca
Tunus körfezi, dolunaylı bir gece. Küçük bir teknede herkes uyuyor, yalnız otuzuna yaklaşmış bir Endülüslü uyanık. Denize bakarken suyun üstünde bir adamın yürüyerek kendisine doğru geldiğini görüyor.
Adam teknenin yanına varıyor ve bir ayağını kaldırıyor. Sonra ötekini. Genç adam iki ayağın da kuru olduğunu görüyor. Yıllar sonra bu geceyi yazıya geçirirken yabancıya bir ad verecektir: Hızır.
Merkezi soru
İbn Arabî, Hızır'la hayatının hangi anlarında, hangi şehirlerde karşılaştığını anlatır, ve bu karşılaşmaların her biri ona ne öğretmişti?
Anlatım
Önce, Hızır kimdir?
Bu soruyu sormadan sahnelere geçemeyiz, çünkü Hızır sıradan bir tanık değil. Kur'an'ın Kehf sûresinde Hz. Musa, Allah'ın kendisine özel bir bilgi verdiği bir kulla yolculuğa çıkar. Kur'an o kulun adını söylemez. Onu «kullarımızdan bir kul» diye anar ve Hz. Musa'ya sabır öğreten, yaptıklarının hikmeti ancak sonunda açılan biri olarak anlatır.
Hızır adı, bu kula hadis geleneğinde verilen addır. Arapçada kelime yeşille akrabadır ve Buhârî'nin aktardığı bir hadiste, oturduğu kuru yerin ardından yeşerdiği söylenir. Müslüman dünyasında zamanla güçlü bir kanı yerleşti: Hızır ölmedi, hâlâ yaşıyor ve dilediği kimseye görünüyor.
İbn Arabî de bu kanıyı paylaşır. Stephen Hirtenstein'ın aktardığına göre Fütûhât'ın 25. babı, uzun ömürle ayrılmış bu kişiye ayrılmıştır ve İbn Arabî orada onunla üç ayrı karşılaşmasını anlatır: biri Sevilla'da, biri Tunus körfezinde, biri de Kadiks'in güneyindeki Atlas kıyısında. Kanca, bu üçünün ortasındaki geceydi. Şimdi baştan alalım.
Sevilla: bir tartışmanın ardından
Birinci sahne, İbn Arabî'nin gençlik yıllarında, Sevilla'da geçer. Bir önceki derste tanıdığımız ümmî usta el-Ureybî onun ilk hocasıydı. Genç öğrenci bir gün hocasıyla bir meselede ayrı düştü. İtiraz etti, ikna olmadı ve hocasının yanından çıktı.
Eve dönerken, Sevilla'da Kavsü'l-Haniyye diye bilinen yerde, karşısına tanımadığı bir adam çıktı. Adam ona kısaca, hocasının söylediğini kabul etmesini söyledi. Genç adam hemen geri döndü. Kapıdan girer girmez, daha tek kelime etmeden, el-Ureybî ona döndü. Hocanın sorusu özetle şuydu: Muhammed, bana her itiraz ettiğinde ustalarına teslim olmayı sana öğretsin diye Hızır'a mı başvurmam gerekecek?
İbn Arabî o anda şaşırır ve sorar: o adam Hızır mıydı? Hoca «evet» der. Claude Addas bu sahneyi İbn Arabî'nin Hızır'la ilk karşılaşması olarak anlatır ve bir ayrıntının altını çizer: İbn Arabî, Hızır'la tanışmasını hocası aracılığıyla yaşamıştır.
Sahnenin ironisine dikkat et. Kur'an'daki hikâyede Hızır, bir peygambere sabretmeyi öğreten kuldur. Sevilla'da da aynı dersi verir, bu kez bir gence ve bir hocanın hatırına: tartışmayı bırak, dinle.
Tunus: kuru ayaklar
İkinci sahne Kanca'daki gecedir. Hicrî 590, miladî 1194 yılıdır; İbn Arabî o sırada Tunus'taydı. Hirtenstein'ın aktarımına göre, La Marsa denen kıyı köyünde oturan hocalarından el-Kinânî'yi ziyaret edip dönüyordu. Yolculuk deniz yoluyla, bir tekneyle yapılıyordu.
Tunus'a neden gelmişti? Endülüs'te tanıdığı ustaların çoğu, Bicaye'de yaşayan ve Mağrib'in her yanında öğrencileri bulunan Ebû Medyen'in halkasından geliyordu. İbn Arabî yirmili yaşlarının sonunda bu çevrenin Tunus'taki insanlarını görmek için denizi geçti. Önceki derste adı geçen Mehdevî de oradaydı. Yani o gece teknede oturan adam, bir yolcudan çok bir öğrenciydi: bir hocadan dönüyor, ötekilerin yanına gidiyordu.
Burada Hızır hiçbir şey öğütlemez. Suyun üstünden gelir, ayaklarının kuru olduğunu gösterir, İbn Arabî'yle kendine özgü bir dille konuşur. Sonra uzaktaki bir tepenin üstündeki fenere doğru yürür ve mesafeyi birkaç adımda alır. Ertesi sabah, Hirtenstein'ın aktardığına göre, ona gecesini Hızır'la nasıl geçirdiği sorulur. Yani gece gördüğünün kimliği, Sevilla'daki gibi, yine dışarıdan biri tarafından adlandırılır.
Atlas kıyısı: havada serilen hasır
Üçüncü sahne aynı yılın sonunda, İbn Arabî Endülüs'e döndükten sonra geçer. Hirtenstein, yeri bugünkü Trafalgar Burnu yakınlarında, Atlas kıyısında yıkık bir mescit olarak tarif eder. İbn Arabî'nin yanında genç bir yol arkadaşı vardı. Bu arkadaş, velilerin olağanüstü hâlleri diye bir şeyin olabileceğine inanmıyordu.
İkisi namaz vaktinde mescide vardı. İbn Arabî orada Hızır'ı gördü ve arkadaşına gösterdi. Namazdan sonra Hızır, mescidin köşesindeki küçük bir hasırı aldı ve onu yerden yedi arşın kadar yüksekte, havaya serdi. Sonra üstüne çıkıp nafile namazını orada kıldı. İşini bitirdiğinde İbn Arabî'ye dönüp, yaptığını yalnızca o inanmayan arkadaş için yaptığını söyledi.
Bu üçüncü sahnede ders İbn Arabî'ye değil, yanındaki gence yöneliktir. Hızır bu kez bir kalbin kapısını aralamak için gelir ve o kapı İbn Arabî'nin değildir.
Bu sahnenin bir inceliği daha var. Arkadaşın ikna olması için Hızır'ın onu tanıması gerekmez; havada duran hasırı görmesi yeter. Oysa İbn Arabî'nin anlatımında asıl söz, hasırdan sonra gelir. Hızır ne yaptığını açıklar ve kimin için yaptığını söyler. Olağanüstü olan şey, burada bir gösteri olmaktan çok, belirli bir insana yazılmış bir cevaptır.
Endülüs'ten sonra
Hikâye burada bitmez. Yıllar sonra, doğuya geçtikten sonra, Musul'da Hızır adı İbn Arabî'nin hayatına bir kez daha girer; bu kez bir giysiyle. O sahne kendi dersini bekliyor (Ders 3.5).
Metinden
Tunus gecesinin en canlı cümleleri, ayakların kuruluğunu anlatan cümlelerdir. Kutudaki satırlar Hirtenstein'ın İngilizce aktarımından Türkçeye çevrilmiştir; aslı Fütûhât'tadır.
Bir ayağının üstünde durdu, ötekini kaldırdı; ayağının ıslak olmadığını gördüm. Sonra öteki ayağını kaldırdı, onda da aynısını gördüm. Ardından kendine özgü bir dille benimle konuştu. Sonra veda etti ve iki milden fazla uzaktaki bir tepenin üstünde duran fenere doğru gitti. Mesafeyi iki üç adımda aldı.
Pasajın ağırlığı gözdedir. İbn Arabî «bana göründü» ya da «hissettim» demez; «gördüm» der ve bunu iki kez söyler. Bir ayak, sonra öteki. Anlatıcı, okurun kuşkusunu önceden bilen bir tanık gibi ayrıntıyı ikiye katlar.
Pasaj konuşmanın içeriği hakkında hiçbir şey söylemez. «Kendine özgü bir dil» denir ve geçilir. Fenerin tepesinden Allah'ı övdüğünün duyulduğu eklenir, ama ne söylediği aktarılmaz. İbn Arabî'nin bizimle paylaştığı şey bir öğreti değil, bir sahnedir.
Aslında…
Hızır'la karşılaşmalar anlatılırken iki kanı sık dolaşıyor.
Yaygın yanlışKanı: «Hızır'la görüşen biri artık insan bir hocaya ihtiyaç duymaz.» İbn Arabî'nin kendi anlattığı ilk karşılaşma bunun tersini söyler: Sevilla'da Hızır, genci hocasına geri gönderir ve ona el-Ureybî'nin sözünü kabul etmesini söyler.
Kanı, Hızır'ın zincirin dışından gelen bir öğretmen olarak anılmasından doğuyor; oysa bu sahnede Hızır zinciri kırmaz, onu onarır.
Yaygın yanlışKanı: «Bu karşılaşmalar İbn Arabî'nin rüyalarıdır.» Genç İbn Arabî'nin peygamberlerle karşılaşmalarının çoğu rüyada geçiyordu, ama Hızır sahneleri öyle anlatılmaz.
Sevilla'da bir sokak, Tunus'ta herkes uyurken uyanık kalan bir yolcu, Atlas kıyısında bir tanığıyla birlikte kılınan bir namaz vardır. İbn Arabî bunları uyanıkken yaşadığı olaylar olarak anlatır; okurun inanıp inanmaması ayrı bir soru, ama anlatımın türü budur.
Büyük resim
Üç sahneyi sırayla düşün. Sevilla'da Hızır bir öğüt verir: hocanı dinle. Tunus'ta bir şey göstermekle yetinir, öğüt vermez. Trafalgar'ın yakınında ise başka birinin inancına dokunur. Aynı figür her seferinde başka bir rolde gelir, ve İbn Arabî onu her seferinde ancak sonradan, bir başkasının sözüyle tanır.
Fransız araştırmacı Henry Corbin, İbn Arabî'yi «Hızır'ın müridi» olarak okur. Corbin'e göre Hızır, her yolcuyu kendine özgü bir iç görüşe götüren rehberdir. Bu bir yorumdur ve İbn Arabî'nin kendi anlatımından ayrı tutulmalı; Sevilla sahnesi, onun insan hocalarından hiç vazgeçmediğini de hatırlatır. Hızır'ın öğretideki yerine, velilerin dünyası anlatılırken ayrıca döneceğiz (Ders 25.9).
Bilginin kaynağını da ayıralım. Üç karşılaşma ve Tunus'taki kuru ayaklar, İbn Arabî'nin Fütûhât'taki kendi anlatımıdır. 1194 yılı, Tunus ve Kavsü'l-Haniyye gibi yer adları tarihî verilerdir. Babın numarası, Trafalgar yakınındaki yer tespiti ve Tunus'tan dönüş yolculuğunun ayrıntıları Hirtenstein'ın aktarımına dayanır; Hızır'ın rehberliği üzerine genel okuma ise Corbin'in yorumudur.
Özet
- Fütûhât, Hızır'la üç karşılaşmayı İbn Arabî'nin kendi ağzından anlatır: Sevilla'da, 1194'te Tunus körfezinde ve aynı yılın sonunda Endülüs'ün Atlas kıyısında; Hirtenstein bu anlatımın yerini kitabın 25. babı olarak verir.
- Sevilla'da, el-Ureybî'yle tartıştıktan sonra karşısına çıkan yabancı ona hocasının sözünü kabul etmesini söyler; adamın Hızır olduğunu ona hocası söyler.
- Tunus'ta Hızır suyun üstünde yürüyüp kuru ayaklarını gösterir; Atlas kıyısındaki yıkık mescitte ise hasırını havaya serer ve bunu, yanındaki inanmayan gencin hatırına yaptığını söyler.
Tefekkür
Quiz
- İbn Arabî'nin anlattığı üç Hızır karşılaşması hangi yerlerde geçer?
- Sevilla'daki karşılaşmadan önce ne olmuştu ve Hızır genç adama ne söyledi?
- Tunus'taki gecede İbn Arabî, Hızır'ın ayaklarıyla ilgili neyi gördüğünü vurgular?
- Atlas kıyısındaki mescitte Hızır hasırı neden havaya serdi?
Cevaplar
- Sevilla'da, Tunus körfezinde ve Kadiks'in güneyinde, bugünkü Trafalgar Burnu yakınlarında Atlas kıyısındaki yıkık bir mescitte.
- İbn Arabî hocası el-Ureybî'yle bir meselede tartışıp ayrılmıştı; yabancı ona hocasının söylediğini kabul etmesini söyledi.
- Suyun üstünde yürüyerek gelen adamın iki ayağının da kuru olduğunu; bunu her ayak için ayrı ayrı gördüğünü yazar.
- İbn Arabî'nin yanındaki, velilerin olağanüstü hâllerine inanmayan yol arkadaşı için; Hızır bunu kendisi söyler.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Tunus gecesinde Hızır suyun üstünde yürür, ama İbn Arabî yerinden kıpırdamaz; yolculuk yataydır, bir kıyıdan bir fenere. Birkaç yıl sonra Fas'ta anlattığı tecrübe başka bir yöne gider: yukarıya, göklere doğru bir yükseliş, Hz. Muhammed'in gece yolculuğunu, yani mi'racı örnek alan bir iç yolculuk. Sıradaki soru şu: İbn Arabî bu yükselişi neden bir peygamberin yolculuğunun diliyle anlattı, ve onu yazdığı Kitâbü'l-İsrâ hangi sorunun cevabıydı?