Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî, Endülüs'ten ayrıldıktan sonra Mekke'de yazdığı Rûhu'l-Kuds'te gençliğinde hizmet ettiği ustaları anlatır; bunlar arasında iki kadın, Sevilla'daki Fâtıma bint İbnü'l-Müsennâ ile Marşena'daki Şems Ümmü'l-Fukarâ özel bir yer tutar.
- Fâtıma doksanlı yaşlarındaydı, kapı önü artıklarıyla yaşıyordu; İbn Arabî ona iki yıl hizmet etti, arkadaşlarıyla ona kamıştan bir kulübe kurdu, o da ona «manevi annen ve toprak annenin ışığıyım» dedi.
- Şems, asıl adı Yâsemin, seksenlerinde bir kadındı; iç dünyasını herkesten gizler, yalnız genç İbn Arabî'ye açardı ve o, nefsine bu kadar hâkim birini görmediğini yazar.
Kanca
Sevilla'nın bir köşesinde üç adam kamış kesiyor. Kamışları bağlayıp dikiyor, üstünü örtüyor, küçük bir kulübe kuruyorlar. Kulübe, doksanını geçmiş bir kadın içindir. Kadının kendine ait neredeyse hiçbir şeyi yok; insanların kapı önüne bıraktığı artıklarla karnını doyuruyor.
Kamışları bağlayanlardan biri genç İbn Arabî. Yıllar sonra, Mekke'de, bu kadını anlatırken onun kendisine «annen» dediğini yazacak. Oysa kendi annesi o sırada hayattadır ve adı Nûr'dur.
Merkezi soru
Genç İbn Arabî, gençliğinin hocaları arasında neden iki yaşlı kadını, Fâtıma bint İbnü'l-Müsennâ'yı ve Şems Ümmü'l-Fukarâ'yı bu kadar öne çıkardı, ve onlardan ne öğrendiğini kendisi nasıl anlattı?
Anlatım
Bir mektubun içindeki portreler
Bu iki kadını bize tanıtan kişi İbn Arabî'nin kendisidir. Endülüs'ten ayrılıp Mekke'ye vardıktan kısa bir süre sonra, Tunus'taki yaşlı dostu Abdülazîz el-Mehdevî'ye uzun bir mektup yazdı. Mektup zamanla bir kitaba dönüştü ve adı Rûhu'l-Kuds oldu. İçinde, gençliğinde tanıdığı ve hizmet ettiği insanların kısa portreleri var.
Portrelerin çoğu erkeklere ait: zahitler, sessiz ustalar, bir köşede yaşayan gariban dervişler. Aralarında birkaç kadın da bulunuyor. İkisi ise ötekilerden ayrı bir sıcaklıkla anlatılır. Birinin adı Fâtıma, ötekininki Şems.
Rûhu'l-Kuds'ü bir tarih kitabı gibi okumak onu daraltır. Kitabın adı, kabaca «nefse öğüt» diye çevrilebilecek bir ifade taşır; İbn Arabî orada önce kendini hesaba çeker, sonra insanlara öğüt verir. Ustaların portreleri bu öğüdün içinde durur, bu yüzden sevgiyle ve bir amaçla çizilmiştir. Yine de içlerindeki yerler, adlar ve yaşlar, bir gencin Endülüs yıllarından elimizde kalan en canlı kayıtlardır.
Kapı önündeki artıklar
Fâtıma bint İbnü'l-Müsennâ aslen Kurtubalıydı, İbn Arabî onu Sevilla'da tanıdı. Anlatımına göre onunla karşılaştığında kadın doksanlı yaşlarındaydı. Onunla ilgili bildiklerimizin neredeyse tamamı İbn Arabî'nin kaleminden gelir. Bu anlatılara göre cüzzamlı bir adamla evlenmiş ve ona yirmi dört yıl, ölene dek bakmıştı.
İbn Arabî'yi ilk şaşırtan şey onun yüzüydü. Kadın çok yaşlıydı ve çok az yiyordu, ama yanında oturduğunda yüzüne bakmaktan neredeyse utandığını yazar; o kadar pembe ve yumuşaktı. Kulübeyi ona iki arkadaşıyla birlikte kendi elleriyle kurdu ve Fâtıma ömrünün sonuna kadar orada yaşadı.
Genç adam ona yaklaşık iki yıl hizmet etti. Bu, onun herhangi bir ustanın yanında kesintisiz geçirdiği en uzun süre olarak anılır. «Hizmet etmek» onun dilinde bir yaşlıya su taşımaktan fazlasıdır. Birine hizmet ettiğini söylediğinde, o kişiyi hocası olarak kabul ettiğini söyler.
«Ben senin annenim»
Fâtıma ona sık sık aynı cümleyi söylerdi: ben senin manevi annenim ve toprak annenin ışığıyım. Cümledeki ikinci kısım bir kelime oyunudur, çünkü İbn Arabî'nin annesinin adı Nûr'du, yani ışık. Bir gün annesi de Fâtıma'yı ziyarete geldi. Fâtıma ona dönüp oğlunu gösterdi ve anlatıma göre şunu söyledi: ey Nûr, bu benim oğlum, senin de babandır.
Bu sahnede aile sırası tersine döner. Doksanlık bir kadın, genç bir adama «oğlum» der ve aynı cümlede onu kendi annesinin «babası» yapar. Fâtıma'nın sözü, o gencin içinde henüz kimsenin görmediği bir şeyi gördüğünü söylemenin şakacı ama ciddi bir yoluydu.
Fâtıma'nın kapısına pek çok kişi gelirdi. Ona göre İbn Arabî onlardan bir noktada ayrılıyordu. Anlatıma göre ötekilerin kendilerinin bir parçasıyla geldiğini, öbür parçalarını işlerinde ve dertlerinde bıraktığını söylerdi. İbn Arabî ise bütünüyle gelirdi. Kalktığında da oturduğunda da hepsiyle oradaydı, hiçbir yanını başka bir yerde bırakmazdı.
Kur'an'ın ilk suresi ve bir kaçak koca
Rûhu'l-Kuds'te anlatılan bir olay Fâtıma'nın gücünü İbn Arabî'nin gözünden gösterir. Bir gün kulübeye bir kadın geldi ve kocasından yakındı. Adam Sevilla'dan iki günlük yoldaki Şezûne'ye, bugünkü Medina Sidonia'ya gitmişti ve orada başka bir kadınla evlenmek niyetindeydi.
Fâtıma dua etmeyeceğini söyledi. Onun yerine Kur'an'ın ilk suresi olan Fâtiha'yı adamın peşine göndereceğini, onu geri getireceğini söyledi. Sonra, İbn Arabî'nin yazdığına bakılırsa, Fâtiha'yı okudu. Hikâye, adamın evine dönüşüyle biter.
Bu hikâyeye bugün nasıl bakacağın sana kalmış. İbn Arabî'nin vurguladığı şey, hocasının Allah'la ilişkisinin sadeliğidir. Fâtiha'nın, istediği her işte ona yardım ettiğini gözlemlediğini ve onun yüksek hâlini buradan anladığını yazar. Kur'an'ın en çok okunan suresi, onun elinde gündelik bir iş görüyordu.
Neşeyle çalınan bir tef
Fâtıma'nın bir de tefi vardı. Onu çalar, sevinirdi. Anlatıma göre neden böyle sevindiği sorulduğunda cevabı şuydu: Allah onunla ilgilenmişti, onu kendi dostlarından biri kılmıştı, onu kendisi için biçimlendirmişti. Böyle birinin sevinmemesi için bir sebep göremiyordu.
Bu küçük sahne yaşlı bir derviş kadın hakkındaki beklentileri bozar. Kapı önü artıklarıyla yaşayan, kamış bir kulübede kalan bu kadının İbn Arabî'nin anlatımında en çok göze çarpan hâli yas ya da şikâyet olmuyor. Ağır basan hâli neşedir.
Zeytinlerin kasabası
İkinci kadın Sevilla'da değil, ona yakın bir kasabada yaşıyordu. Endülüslüler oraya Zeytinlerin Marşena'sı derdi; bugün Endülüs'teki Marchena kasabasıdır. İbn Arabî onu anlatırken, orada yaşadığını ve kendisinin onu sık sık ziyaret ettiğini yazar. Tanıştıklarında kadın seksenlerindeydi.
Adı Yâsemin'di, ama İbn Arabî onu başka bir adla anar: Şems, yani güneş, ve Ümmü'l-Fukarâ, yani yoksulların annesi. Buradaki «yoksullar», Allah yolunda dünya malından elini çekmiş dervişlerdir. Lakap, bu kadının etrafında bir yoksullar çevresinin toplandığını ve ona bir anne gibi bağlandığını düşündürür.
Saklanan bir hâl
Şems, Fâtıma'dan farklı bir mizaçtaydı. Rûhu'l-Kuds'teki satırlara göre iç dünyasını genellikle gizlerdi. Çevresindekilerin çoğuna kendi hâlinden söz etmezdi. Ama genç ziyaretçisine gizlice bir şeyler açardı, çünkü onun da nereye vardığını bilirdi; İbn Arabî bunun onu çok sevindirdiğini söyler.
Onu tarif ederken İbn Arabî'nin seçtiği kelimeler güçlüdür: güçlü ve arı bir kalp, soylu bir iç kuvvet, ince bir ayırt etme yeteneği. Kendi türünden insanlar arasında, nefsine bu kadar hâkim birini görmediğini de ekler. Onun hakkındaki kayıtlar Şems'i, İbn Arabî'nin Fütûhât'ta ayrıca anlattığı bir insan türüne bağlar: içlerinde bir eksiklik duydukları için derin derin iç çekenler. Onların iç çekişi bir özlemin sesidir.
Metinden
Fâtıma'nın portresi, Rûhu'l-Kuds'ün en çok alıntılanan sayfalarından biridir. Aşağıdaki kutu o sayfanın bir özetidir; birkaç kelimesi İngilizce çeviriden Türkçeye aktarılmıştır.
Sevilla'da yaşıyordu. Tanıştığında doksanlı yaşlarındaydı ve yalnızca insanların kapı önüne bıraktığı artıkları yiyordu. Bu kadar yaşlı olmasına ve bu kadar az yemesine rağmen, yanında otururken yüzüne bakmaktan neredeyse utanıyordu; yüzü o kadar pembe ve yumuşaktı. Kadın ona «ben senin manevi annen ve toprak annenin ışığıyım» derdi.
Önce pasajın kuruluşuna bak. İbn Arabî ilk cümlede bir yer verir, ikincide bir yaş ve bir yoksulluk. Okur bu noktada acınacak bir yaşlı bekler. Üçüncü cümle bu beklentiyi kırar: yüz pembedir, genç adam ona bakmaya utanır. Portre, bedenin yaşı ile yüzdeki canlılık arasındaki uyumsuzluk üzerine kurulmuş.
Pasaj bu canlılığı açıklamaz. Onun bir perhizin ya da gizli bir çarenin sonucu olduğunu söylemez. İbn Arabî yalnızca gördüğünü kaydeder ve ardından kadının kendi sözünü verir. Bizim okumamıza göre cevabın ipucu, sonraki cümledeki «annelik» kelimesindedir: bu kadın hâlâ doğuruyor, ama bu kez bir öğrenciyi.
Aslında…
Bu iki kadının hikâyesi bugün sık anlatılıyor ve anlatıldıkça üstüne bir şeyler ekleniyor.
Yaygın yanlışSık duyulan bir kanı: «Kadın hocaları sıra dışı birer istisnaydı; kadınları hoca kabul etmesi onun kendi çağının dışında durduğunu gösterir.» Rûhu'l-Kuds'te birden çok kadın anılır ve Endülüs'ün derviş çevrelerinde kadınların hem öğrenci hem usta olarak bulunduğu bu anlatılardan zaten görülüyor.
İbn Arabî'yi ayıran şey, onları yazıya geçirme biçimidir: adlarıyla, yaşlarıyla, sözleriyle. Yanlış, orta çağ hakkındaki genel bir kanıyı tek bir yazarın üzerine yükleyince doğuyor.
Yaygın yanlışBir başka kanı: «Bu iki kadın hakkında İbn Arabî'den bağımsız pek çok kayıt var.» Durum tersine yakın.
Onları neredeyse yalnız onun anlatımından tanıyoruz; ansiklopedi maddeleri ve modern kitaplar da aynı sayfalara dayanıyor. Bir sahneyi tek bir tanığın, üstelik sevgiyle yazan bir öğrencinin gözünden bildiğimizi unutmamak gerekir. Yanlış, bir hikâye çok yerde anlatıldığında onun çok kaynaktan geldiğini sanmaktan doğuyor.
Büyük resim
Şimdiye kadar izlediğimiz genç adam, peygamberlerle rüyada karşılaşmış, bir filozofun karşısına çıkmıştı. Bu derste başka bir şey görüyoruz: onun yolunun insan tarafında, yıllarca bakım isteyen yaşlı insanlar var. Kulübe kurmak, su taşımak, bir kapının önünde beklemek. Rüyalar ve büyük karşılaşmalar kadar bu sıradan işler de onun hikâyesinin parçasıdır.
Kadınların yeri meselesi de bu derste bir yüz kazanıyor. İbn Arabî Fütûhât'ta, velileri anlattığı uzun bir bölümde, kadınların ve erkeklerin manevi derecelerin hepsinde, en yükseğinde bile ortak olduğunu yazar. Bu cümleyi bir öğreti olarak ileride tartışacağız. Ama cümlenin arkasında soyut bir düşünce yok; Sevilla'da kamış bir kulübede, Marşena'da zeytinlerin arasında yaşamış iki yaşlı kadın var.
Seslerin kime ait olduğunu da ayıralım. Kulübe, yüz, Fâtiha ve tef İbn Arabî'nin anlatımıdır. Fâtıma'nın cüzzamlı kocası ve Şems'in adının Yâsemin olduğu, yine onun sayfalarına dayanan biyografik bilgilerdir. Bu kadınların İbn Arabî'nin kadınlara bakışını biçimlendirdiği fikri ise Souad Hakim gibi araştırmacıların yorumudur.
Özet
- İbn Arabî, Endülüs'ten ayrıldıktan sonra Mekke'de yazdığı Rûhu'l-Kuds'te gençliğinde hizmet ettiği ustaları anlatır; bunlar arasında iki kadın, Sevilla'daki Fâtıma bint İbnü'l-Müsennâ ile Marşena'daki Şems Ümmü'l-Fukarâ özel bir yer tutar.
- Fâtıma doksanlı yaşlarındaydı, kapı önü artıklarıyla yaşıyordu; İbn Arabî ona iki yıl hizmet etti, arkadaşlarıyla ona kamıştan bir kulübe kurdu, o da ona «manevi annen ve toprak annenin ışığıyım» dedi.
- Şems, asıl adı Yâsemin, seksenlerinde bir kadındı; iç dünyasını herkesten gizler, yalnız genç İbn Arabî'ye açardı ve o, nefsine bu kadar hâkim birini görmediğini yazar.
Tefekkür
Quiz
- İbn Arabî bu iki kadını hangi kitabında anlatır ve o kitabı kime yazdı?
- Fâtıma'nın «toprak annenin ışığıyım» sözündeki kelime oyunu nedir?
- Fâtıma, kapısına gelenler arasında İbn Arabî'yi neden ayırıyordu?
- Şems'in lakabı ne anlama gelir ve nerede yaşıyordu?
- Bu iki kadın hakkında bildiklerimizin kaynağı neden dikkatle okunmalı?
Cevaplar
- Rûhu'l-Kuds'te anlatır; kitap, Mekke'den Tunus'taki dostu Abdülazîz el-Mehdevî'ye yazılmış bir mektuptan doğdu.
- İbn Arabî'nin annesinin adı Nûr, yani ışıktı; Fâtıma kendini onun «ışığı» diyerek gencin manevi annesi ilan ediyordu.
- Anlatıma göre ötekiler kendilerinin bir parçasıyla gelir, öbür parçalarını işlerinde bırakırdı; İbn Arabî ise bütünüyle gelirdi.
- Şems güneş, Ümmü'l-Fukarâ yoksulların annesi demektir; Sevilla yakınındaki Marşena kasabasında yaşıyordu.
- Çünkü onları neredeyse yalnız İbn Arabî'nin, sevgiyle ve bir amaçla yazdığı portrelerinden tanıyoruz.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Fâtıma ile Şems, Rûhu'l-Kuds'ün sayfalarında yalnız değildi. Aynı mektupta onlarla birlikte Mağrib'in, yani İslâm dünyasının batı ucunun başka pek çok ustası anlatılır; çoğunun adı başka hiçbir kaynakta geçmez. İbn Arabî onları Mekke'de, dostu Mehdevî'ye yazarken neden hatırladı? Sıradaki soru bu: nefse öğüt diye başlayan bir mektubun içinde, bir gencin ustalarının portreleri ne arıyordu?