İçeriğe geç

Ders 10.1 · Kademe 3 · Modül 10

İsim nedir? Nisbet ve izâfet

1.811 kelime · 7 kaynak pasajı · yaklaşık 8 dakika okuma · seslendirme 12 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Kelâmda isim, müsemmâ ve tesmiye ayrıldı: Mu'tezile ismi müsemmâdan başka saydı; Eş'arîler aynı dedi, ama Cürcânî'ye göre lafzı değil anlamı kastederek. Eş'arî bazı isimler için «ne aynı ne başka» dedi.
  2. İbn Arabî ilâhî isimleri Hak ile halk arasındaki nisbet ve izâfetler olarak okur; «er-Rahmân» gibi lafızlar isimlerin isimleridir, zât ise isimlerin dayandığı yer olarak bilinmez kalır.
  3. İsim kendine ait bir ayn'ı olan bir hakikat değil, zât ile a'yân arasındaki bağdır; İdrîs fassına göre zât bakımından müsemmânın aynı, kendi anlamı bakımından ondan başkadır.

Kanca

A'lâ suresi bir emirle açılır: Sebbihisme rabbike'l-a'lâ, «Yüce Rabbinin ismini tesbih et.» Namazlarda sıkça okunan bu kısa ayet, kelâm kitaplarında beklenmedik bir tartışmanın ortasına düştü. Emir, ismi tesbih etmeyi söylüyor. Peki tesbih edilen bir kelime midir, yoksa kelimenin gösterdiği Rab mi?

Tefsirlerde aktarılan bir yoruma göre dilci Ferrâ, Arapçada «Rabbini tesbih et» ile «Rabbinin ismini tesbih et» aynı anlama geldiğini söyler. Kelâmcılar bu cevapla yetinmedi. Onlar için soru, bir dil inceliğinden çok daha fazlasıydı.

Merkezi soru

Kelâmcılar «isim müsemmânın aynı mıdır, başkası mı?» diye tartışırken İbn Arabî ilâhî isme nisbet ve izâfet, yani bir ilişki der; bu cevap ismi neyle neyin arasına yerleştirir, dilimizdeki kelimelerle nasıl bir bağ kurar?

Anlatım

Kelâmın sorusu

Tartışmanın üç terimi vardır. İsim, bir hakikati gösteren söz; müsemmâ, adlandırılan şeyin kendisi; tesmiye ise adlandırma işi, isimle müsemmâyı birbirine bağlayan eylem. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «İsim-Müsemmâ» maddesine göre Cehmiyye, Mu'tezile ve Şiî kelâmcılar ismi müsemmâdan başka, tesmiyeyle ise aynı saydı. İsim onlara göre bir lafızdı, insanların koyduğu bir ses dizisi.

Ehl-i sünnet kelâmcılarının çoğu ise ismin müsemmânın aynı olduğunu söyledi. Bu, ilk bakışta tuhaf görünür: «ateş» kelimesi ağzı yakmaz. Madde, Cürcânî'nin Şerhu'l-Mevâkıf'taki açıklamasını aktarır: Eş'arîler «isim müsemmânın aynıdır» derken lafzı değil, lafzın gösterdiği anlamı kastediyordu; lafız için tesmiye kelimesini kullanıyorlardı. Kısacası tartışmanın bir kısmı, aynı kelimeye iki ayrı şeyin yüklenmesinden doğuyordu.

Ebü'l-Hasan el-Eş'arî meseleyi daha da inceltir. Maddenin özetine göre bazı isimleri müsemmânın aynı sayar: «Allah» ismi zâtı mecazsız gösterir. Râzık gibi başkasına da verilebilen isimleri müsemmâdan başka bulur. Alîm ve Kâdir gibi, zâtla kaim sıfatlara dayanan isimler için ise ne aynı ne başka der. Gazzâlî de esmâ-i hüsnâya ayırdığı el-Maksadü'l-esnâ'nın ilk bölümünü isim, müsemmâ ve tesmiye ayrımına ayırır. Yani İbn Arabî bu soruyla karşılaştığında, soru en az iki yüzyıldır masadaydı.

Kelime, isim, adlandırılan

İbn Arabî tartışmaya üçüncü bir kat ekleyerek girer. William Chittick'in The Sufi Path of Knowledge'da «isimlerin isimleri» başlığı altında derlediği Fütûhât pasajlarına göre, dilimizde dolaşan «er-Rahmân», «el-Alîm» gibi kelimeler ilâhî isimlerin kendisi değildir; onlar isimlerin isimleridir, esmâü'l-esmâ. Asıl isim, bu lafzın işaret ettiği şeydir.

Böylece üç şey birbirinden ayrılır. En dışta Arapça bir kelime durur: harfleri, sesi, yazılışı olan, dilden dile çevrilebilen bir lafız. Onun gösterdiği yerde ilâhî isim vardır: rahmetin Hak ile rahmet görenler arasında kurduğu bağ. En içte, bütün bu isimlerin kendisine dayandığı zât durur. Kelâmcıların «isim» dediği şey kimi zaman birinci kata, kimi zaman üçüncüye düşüyordu. İbn Arabî'nin «isim» kelimesi ikinci katı gösterir.

Bu ayrımın pratik bir sonucu var. Aynı isim farklı dillerde farklı lafızlarla anılabilir; lafız değişir, isim yerinde kalır. Bir Farsça dua ile bir Arapça dua farklı kelimelerle aynı bağa yönelebilir.

Kancadaki ayet bu üç katla yeniden okunabilir; bu okuma İbn Arabî'nin ayet tefsiri değil, ayrımın bir uygulamasıdır. «İsmini tesbih et» emrinde isim harflerden oluşan lafız sayılırsa, tesbih bir kelimeye yönelmiş olur ve Mu'tezile'nin itirazı haklı görünür. İsim zâtın kendisi sayılırsa «isim» kelimesi fazladan söylenmiş olur. İsim bir nisbet olarak düşünüldüğünde ise emir anlaşılır bir yer bulur: kul, Rabbini kendisiyle kurulan bağ üzerinden anar, çünkü zâtına başka bir yoldan ulaşamaz.

Nisbet ve izâfet

İki kelime de Arapçada ilişki bildirir, ama vurguları farklıdır. Nisbet, bir şeyin başka bir şeye bağlanması, ona dayandırılmasıdır. İzâfet ise bir şeyin bir başkasına göre söylenmesidir. Mantık kitaplarında on kategoriden biri olarak geçer: «baba» ancak bir oğula göre, «üst» ancak bir alta göre söylenir. Chittick, İbn Arabî'de Allah'ın kendisiyle kozmos arasındaki nisbetler, izâfetler ve karşılıklı bağlantılar yoluyla bilindiğini yazar.

Chittick'in Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki maddesi bu okumayı kısa bir tespitle verir: İbn Arabî, ilâhî isimlere tam yerinde bir adla nisbetler denebileceğini söyler. Her isim, Hak ile halktan söz edildiği anda görünür hâle gelen belirli bir niteliği adlandırır. Aynı madde bir ayrıntıya daha dikkat çeker: zâtı anlatan ez-zât kelimesi Arapçada «sahibi» anlamında bir kelimedir ve aslında zâtü'l-esmâ terkibinin, yani isimleri taşıyanın kısaltmasıdır. İsimler zâta nisbet edilir; zât ise isimlerle bilinir, kendisi bilinmeden kalır.

Burada kelâmcının sorusu yeni bir biçim alır. Mu'tezile, isimler müsemmânın aynı olursa birden fazla ezelî varlık kabul edilmiş olacağından endişe ediyordu. İsim bir nisbetse bu endişenin dayanağı çözülür, çünkü bir ilişki ilişkilendirdiği şeylerin yanına eklenen yeni bir varlık olmaz. İki kişi arasındaki dostluğu saymak için üçüncü bir kişi saymazsın. Nisbet dili, Hak ile halk arasında duran bağımsız aracılar kurmadan isimlerin çokluğunu açıklar: isimler çoktur, çünkü Hakk'ın âlemle bağlandığı yönler çoktur; zât ise o yönlerin hiçbirine bölünmeden birdir. İzâfet kelimesi bu dengeye bir ayrıntı ekler. Bir izâfet iki ucu birlikte ister; «Rab» ismi rubûbiyyetin ulaştığı bir merbûb olmadan söylenmez.

Kendine ait bir hakikati olmayan bağ

Ders 9.5'te ikinci belirlenişte hem isimlerin hem a'yân-ı sâbitenin ayrıştığını görmüştük. Bu yan yanalık bir karışıklığa yol açabilir: isimler de a'yân gibi Hakk'ın ilminde sabit duran hakikatler midir? İbn Arabî'nin nisbet dili buna olumsuz cevap verir. A'yân-ı sâbite, Hakk'ın bilgisinde duran eşya hakikatleridir; her birinin kendine ait bir «ne»liği vardır. İsim ise bu hakikatlerden biri olmaz, onlarla zât arasında kurulan bağ olur.

Chittick'in SEP maddesinde aktardığına göre İbn Arabî'nin takipçileri bu farkı bir adlandırmayla da korudu: ilâhî isimlere «küllî isimler», a'yân-ı sâbiteye «cüz'î isimler» dediler. Küllî isim, sayısız yerde hükmünü gösteren bağdır; cüz'î isim, o bağın dokunduğu tek tek hakikatlerden biri.

Nisbetin kendine ait bir ayn'ı olmaması onu hayalî yapmaz. Bir bağın ayrı bir gövdesi yoktur, ama sonuçları gerçektir: rızık veren ile rızıklanan arasındaki bağ, bir canlının doyduğu yerde bütün ağırlığıyla görünür. Aynı madde İbn Arabî'nin Fütûhât'taki bir cümlesini de çevirir. Özetle: âlemde ilâhî nisbetlere bağlı olmayan tek bir mümkün şey yoktur; mümkünler sonsuz olduğundan isimler de sonsuzdur, çünkü her yeni mümkünle birlikte yeni nisbetler gelir.

Metinden

İbn Arabî'nin kelâm tartışmasına doğrudan cevap verdiği yer, Fusûs'un İdrîs fassıdır. Fass, kuddûsiyyet hikmetini anlatır; tartışmalı cümle bir yükseklik bahsinin ardından gelir.

Pasaj kelâmcıların sorusunu reddetmez, onu bölerek cevaplar. «Aynı mı, başka mı?» sorusuna tek kelimelik cevap bekleyen iki taraf da haklı çıkar, ama ancak birer yönden. Burada iş gören kelime delâlet, yani göstermedir: her isim aynı anda iki yönü gösterir.

İlk yön zâttır. Rab ismi de Musavvir ismi de sonunda aynı zâtı gösterir; bu yüzden her isim, bir anlamda, bütün öteki isimlerin taşıyıcısıdır. İkinci yön ismin kendi anlamıdır: Hâlık yaratmayı, Musavvir suret vermeyi gösterir ve bu anlamlar birbirine karışmaz. Nisbet dilinde söylersek: bağın bir ucu hep aynı zâta dayanır, öbür ucu ise her isimde başka bir yöne uzanır.

Pasajın söylemediği şeye de dikkat et. İbn Arabî «isim zâtın bir parçasıdır» demez; zât isimlere bölünmez. Eş'arî'nin «ne aynı ne başka» dediği yerde o, «bir yönden aynı, bir yönden başka» der. Fark ince görünür, ama birinci cümle bir çekimserliği, ikincisi bir bakış farkını anlatır.

Aslında…

Yaygın yanlış«İsim nisbetse gerçek değildir; zihnin zâta yakıştırdığı bir etiketten ibarettir.»
Doğrusu

İbn Arabî'de nisbetin kendine ait bir ayn'ı yoktur, ama hükmü vardır; âlemdeki her doyma, iyileşme, bilme, bir ismin hükmünün görünmesidir. Yanlış, gündelik dilde «ilişki» kelimesinin gerçek şeylere eklenen ikincil bir şey gibi duyulmasından doğar; oysa burada gerçeklik ilişkinin uçlarında değil, ilişkinin kendisinde okunur.

Yaygın yanlış«Kur'an isim–müsemmâ tartışmasında taraf tutar; A'lâ suresinin ilk ayeti ismin müsemmânın aynı olduğunu kanıtlar.»
Doğrusu

TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki «İsim-Müsemmâ» yazısı, bu tür ayetlerdeki kullanımların kelâm kitaplarındaki tartışmayla doğrudan ilgisi olmadığını belirtir; Kur'an isimle müsemmâ arasındaki aynılık ya da başkalık ilişkisine temas etmez. Yanılgı, sonraki yüzyılların sorusunu ayete geri taşımaktan gelir.

Büyük resim

Ders 6.8 isimleri bir imgeyle, tanımanın açıldığı yerler olarak anlatmıştı. Burada o sezginin teknik adı kondu: nisbet ve izâfet. Bu dil, bu modülün geri kalanını mümkün kılar. İsimler bağ olduğu için birbirinden ayrılabilir, sıralanabilir, birbirine karşı durabilir; bir zâtın parçaları olsalardı bunların hiçbiri düşünülemezdi.

Nisbet dili öğretinin iki ucunu da korur. Bir uçta zât hiçbir nisbete girmeden bilinmez kalır; isim onu parçalamadan gösterir. Öbür uçta âlem, isimlerin hükmünün göründüğü yer olarak anlam kazanır, çünkü nisbetin bir ucu hep halka uzanır. İsim bu yüzden hem Hakk'a hem halka aittir ve hiçbirine tek başına indirgenmez.

Kelâmla bağ da kopmaz. İbn Arabî tartışmayı iptal etmez; Eş'arî'nin sezdiği inceliği, iki yönden bakışla genişletir. Onun cevabı, o geleneğin sorusunu başka bir terimle yeniden kurar: kelâmcı «isim nedir?» diye sorarken ismin kendisine bakıyordu, İbn Arabî ise ismin iki ucuna bakar. Bu kayma ilk bakışta küçüktür, ama sonuçları büyüktür. İsmi bir bağ olarak gören biri, âlemdeki her olayı bir ismin hükmü olarak okuyabilir; bir nesne olarak gören biri ise isimleri ancak bir listede sayabilir.

Özet

  1. Kelâmda isim, müsemmâ ve tesmiye ayrıldı: Mu'tezile ismi müsemmâdan başka saydı; Eş'arîler aynı dedi, ama Cürcânî'ye göre lafzı değil anlamı kastederek. Eş'arî bazı isimler için «ne aynı ne başka» dedi.
  2. İbn Arabî ilâhî isimleri Hak ile halk arasındaki nisbet ve izâfetler olarak okur; «er-Rahmân» gibi lafızlar isimlerin isimleridir, zât ise isimlerin dayandığı yer olarak bilinmez kalır.
  3. İsim kendine ait bir ayn'ı olan bir hakikat değil, zât ile a'yân arasındaki bağdır; İdrîs fassına göre zât bakımından müsemmânın aynı, kendi anlamı bakımından ondan başkadır.

Tefekkür

Quiz

  1. Kelâmdaki isim, müsemmâ ve tesmiye terimleri neyi gösterir?
  2. Cürcânî'ye göre Eş'arîler «isim müsemmânın aynıdır» derken neyi kastediyordu?
  3. İbn Arabî'de «isimlerin isimleri» ne demektir?
  4. İdrîs fassına göre bir isim hangi bakımdan müsemmânın aynı, hangi bakımdan başkasıdır?
  5. İlâhî isimler ile a'yân-ı sâbite arasındaki fark nedir?

Cevaplar

  1. İsim bir hakikati gösteren sözdür, müsemmâ adlandırılanın kendisi, tesmiye ise ikisini bağlayan adlandırma işidir.
  2. Lafzı değil lafzın gösterdiği anlamı kastediyorlardı; lafız için tesmiye kelimesini kullanıyorlardı.
  3. Dilimizdeki «er-Rahmân», «el-Alîm» gibi lafızlar ilâhî isimlerin kendisi değil, o isimleri gösteren isimlerdir.
  4. Zâta delâleti bakımından müsemmânın aynıdır; kendine özgü anlamı bakımından ondan ve öteki isimlerden başkadır.
  5. A'yân-ı sâbite, her bir şeyin Hakk'ın ilmindeki hakikatidir; isimler ise kendine ait bir ayn'ı olmayan, zât ile bu hakikatler arasındaki nisbetlerdir.

Kaynaklar

Sonraki derse köprü

İsimler sonsuz sayıda nisbetse, aralarında bir düzen var mıdır? Hayy, Alîm, Kâdir gibi bazı isimler öteki isimlerin önünde yürür, onlara yön verir gibi görünür. İbn Arabî'nin geleneğinde bu önder isimlere eimme-i seb'a, yedi imam isim denir. Hangi isimler bu sayıya girer, bir isim ötekinin «imamı» olabilir mi?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel omurga: üç katlı bir çizim. En dışta dalgalanan harfler (lafız), ortada iki noktayı birbirine bağlayan ince bir ışık çizgisi (nisbet), en içte kenarı olmayan, yalnızca varlığı sezilen bir aydınlık (zât).

Sahneler

  • Kanca: bir mushaf sayfasının çizimi; A'lâ suresinin ilk kelimeleri belirir, «ism» kelimesinin üzerinde bir soru işareti asılı kalır.
  • Kelâmın sorusu: bir terazi; bir kefede «aynı», öbüründe «başka» yazar; Eş'arî'nin üçlü ayrımında terazinin ortasında üçüncü bir kefe belirir.
  • Kelime, isim, adlandırılan: «er-Rahmân» kelimesi farklı alfabelerde yazılıp silinir; altındaki ışık çizgisi hiç değişmez.
  • Nisbet ve izâfet: «üst» kelimesinin altındaki «alt» silinince «üst» de solar.
  • Kendine ait hakikati olmayan bağ: iki nokta arasındaki çizgi; çizgiye ayrı bir gövde çizilmeye çalışıldıkça çizim dağılır, ama çizginin değdiği yerlerde çiçekler açar.
  • Metinden: tek bir çizginin iki ucu; bir ucu bütün çizgilerin toplandığı aynı merkeze, öbür ucu her seferinde başka bir yöne gider.

Ekranda yazılacaklar: isim · müsemmâ · tesmiye · esmâü'l-esmâ (names of the names) · nisbet (relation) · izâfet (attribution) · zâtü'l-esmâ · küllî isim / cüz'î isim · A'lâ 87:1.

Seslendirme: «İki kişi arasındaki dostluğu saymak için üçüncü bir kişi saymazsın» cümlesinden sonra kısa bir durak; Fusûs pasajı yavaş ve tek nefeste değil, cümle cümle okunur.

Telif: hat levhası, yazma sayfası ya da fotoğraf kullanılmaz; ayet ve terimler düz yazıyla, sahneler çizimle verilir.

Modül 10 — İlâhî İsimler

Amaç: Öğrenci kelâmdaki isim–müsemmâ tartışmasının taraflarını, İbn Arabî'nin ilâhî isimleri nisbet ve izâfet olarak okumasını ve dildeki lafızlar ile isimlerin kendisi arasındaki ayrımı terimleriyle anlatabilir, bir ismin a'yân-ı sâbite gibi kendine ait bir hakikat olmadığını gösterebilir.

Anahtar kavramlar: esmâ · nisbet · izâfet · zât · a'yân-ı sâbite sözlük