Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî'nin kitapları öğretim zinciriyle yaşadı: Konevî'den Cendî'ye, Kâşânî'ye ve 1330'larda İznik'teki ilk Osmanlı medresesinde ders veren Dâvûd-ı Kayserî'ye uzanan şerh geleneği.
- İz Herat'tan Allahabad'a, Şam'daki türbeden İstanbul'a yayıldı; hayranlarının yanında İbn Teymiyye gibi sert eleştirmenleri de metni gündemde tuttu.
- Yirminci yüzyılda Asín Palacios, Izutsu ve Demirli'nin Fütûhât çevirisi gibi çalışmalar ona yeni okurlar kazandırdı; İbn Arabî'nin kendi anlatımına göre kitapları sıradan bir yazarın düzeniyle yazılmamıştır ve tekrar okunmayı ister.
Kanca
İznik, 1330'ların ortası. Orhan Bey şehri birkaç yıl önce almış ve orada yeni bir medrese açtırmış. Kürsüye oturan ilk hoca Kayserili bir âlim: Dâvûd-ı Kayserî. Ona otuz akçe maaş bağlanmış.
Bu adamı yalnız ilk Osmanlı müderrisi olarak hatırlamayız. Kayserî, o kürsüye gelmeden önce bir kitabın, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'inin satır satır açıklamasını yazmıştı. İbn Arabî Şam'da öleli yaklaşık bir asır olmuştu ve kitabı şimdi yeni kurulan bir devletin ilk okulunun hocasının elindeydi.
Merkezi soru
1240'ta Şam'da ölen bir adamın kitapları, sekiz asır boyunca hangi eller ve hangi yollar üzerinden okunmaya devam etti de bugün hâlâ yeni okurlar buluyor?
Anlatım
Talebeden talebeye
Bir kitabın yaşaması için önce onu okuyacak birinin kalması gerekir. İbn Arabî'nin durumunda bu kişi Konya'daydı. Önceki derste adını andığımız Sadreddin Konevî, hocasının kitaplarını ondan okumuş, yazmalarını saklamış ve etrafına kendi talebelerini toplamıştı.
Konevî'nin öğrencilerinden biri, bugünkü Kazakistan topraklarındaki Cend şehrinden gelen Müeyyedüddin Cendî'ydi. Cendî, Fusûs'un baştan sona, metne bağlı ilk tam şerhini yazdı. Şerh, bir kitabı cümle cümle açan, her pasajın altına «bu şu demektir» diye not düşen bir yorum kitabıdır. Fusûs gibi yoğun bir metin için bu, kapıyı açan anahtar gibiydi.
Anahtar elden ele geçti. İranlı âlim Abdürrezzâk Kâşânî, Cendî'nin şerhinden yararlanarak kendi Fusûs şerhini yazdı. Dâvûd-ı Kayserî de Fusûs'u Kâşânî'nin derslerinde okudu ve hocasınınkinden iki yıl sonra kendi şerhini tamamladı. Kanca'daki İznik sahnesi işte bu zincirin bir halkası. Kayserî'nin şerhi sonraki yüzyıllarda en çok okunan Fusûs açıklamalarından biri oldu ve Osmanlı âlimlerinin kitaba yaklaşma biçimini derinden etkiledi.
Yol haritası: şehirler ve diller
Bu zinciri bir haritaya dökersen çizgiler dört bir yana gider. İran'ın doğusunda, Herat'ta şair ve âlim Molla Câmî, ölümünden iki yıl önce İbn Arabî'nin Fusûs'u özetlediği kısa bir risaleye Arapça bir şerh yazdı. Farsça şiirleriyle de bu düşünceleri geniş bir okur kitlesine taşıdı.
Hindistan'da, on yedinci yüzyılda, Allahabad'a yerleşen Çiştî şeyhi Muhibbullah İlâhâbâdî Fusûs'a şerhler yazdı. Çevresi ona «ikinci İbn Arabî» dedi. Şam'da on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda yaşamış Abdülganî Nablusî, İstanbul'da ise yirminci yüzyılın başında Ahmed Avni Konuk aynı kitabı kendi dillerine ve kendi okurlarına açtılar. Konuk'un Türkçe tercüme ve şerhi bugün hâlâ basılıyor.
Harita yalnız kitaplardan oluşmaz, bir mezar da çizer onu. 1516'da Mercidâbık'tan sonra Şam'a giren Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden dönüşte şehirde aylarca kaldı ve İbn Arabî'nin kabri üzerine bir türbe, bir cami ve bir imaret yaptırdı. Tarihçiler yapının 1518'in başında açıldığını kaydeder. Mezarın nasıl bulunduğuna dair anlatılanlar ise ayrı bir hikâyedir; onun tarihle rivayetin nerede ayrıldığına ayrıca bakacağız.
Üç buçuk asır sonra aynı türbeye bir başka konuk geldi. Fransız işgaline karşı direnişi yönetmiş Cezayirli Emîr Abdülkâdir, yenilgi ve esaretin ardından ömrünün son otuz yılına yakınını Şam'da geçirdi, İbn Arabî'yi okudu ve 1883'te ölünce onun yanına gömüldü. Naaşı, Cezayir bağımsızlığını kazandıktan sonra, 1966'da ülkesine taşındı.
Tartışma da bir iz bırakır
Bu hikâyeyi yalnız hayranlıkla anlatmak onu eksik bırakır. İbn Arabî'nin kitapları sekiz asır boyunca aynı zamanda sert biçimde eleştirildi. Ölümünden sonraki kuşakta Şam'da yaşayan âlim İbn Teymiyye, Fütûhât'ı ve Fusûs'u yanlış fikirlerin kaynağı saydı ve bu görüşünü mektuplarında ve risalelerinde uzun uzun yazdı.
Tuhaf görünse de bu itirazlar da kitapları gündemde tuttu. Bir cümleye karşı çıkmak için onu okumak gerekir; savunmak için de. Osmanlı'da bazı âlimler onu savunan fetvalar ve risaleler kaleme aldı, başkaları çekincelerini yazdı. Tartışma her kuşakta yeniden açıldıkça metin de yeniden okundu. Bu tartışmanın taraflarını, dayanaklarıyla birlikte ileride ayrıca dinleyeceğiz.
Yeni okurlar, yeni diller
Yirminci yüzyılda iz başka bir yöne kıvrıldı. 1919'da İspanyol araştırmacı Miguel Asín Palacios, Madrid'de okuduğu bir konuşmada Dante'nin İlahi Komedya'sının öbür dünya tasvirlerinde İslâmî kaynakların izini sürdü ve Mürsiyeli İbn Arabî'yi bu kaynakların önüne koydu. Tez İtalya'da büyük bir tartışma kopardı, ama Avrupalı okurun gözünü de bu isme çevirdi.
Ardından gelenler onu farklı sorularla okudu. Japon düşünür Toshihiko Izutsu 1966'da Tokyo'da yayımladığı kitabında İbn Arabî'nin düşüncesini Çin'in iki eski bilgesi Lao-tzu ve Chuang-tzu ile karşılaştırdı. Aralarında hiçbir tarihî bağ olmayan iki geleneğin aynı sorular etrafında nasıl dolaştığını gösterdi. 1977'de Oxford'da, onun eserlerini incelemek ve tanıtmak için bir dernek kuruldu; bu dernek 1982'den beri bir dergi çıkarıyor.
Türkçe okur için belki de en büyük adım yakın tarihte atıldı. Ekrem Demirli, Fütûhât'ın tamamını 2006'da başlayıp 2012'de bitirdiği on sekiz ciltlik bir çeviriyle Türkçeye aktardı. Sekiz asır önce Mekke'de başlayan bir kitap, İstanbul'da bir kitapçı rafında bütünüyle Türkçe olarak duruyor.
Metinden
Peki bu kadar farklı okur neden aynı metne dönüyor? İbn Arabî, kitaplarının nasıl yazıldığını kendisi anlatır ve bu anlatım, onların neden bir kez okunup bitmediğine dair bir ipucu verir.
İbn Arabî'nin anlatımına göre kendi yazdıkları başka kitaplara benzemez. Sıradan yazarlar, der, kendi amaçlarına ya da aktarmak istedikleri bilginin gerektirdiğine göre yazar ve neyi nereye koyacaklarına kendileri karar verir. Kendisi ise böyle yazmaz: onun yazıları, ilâhî huzurun kapısında bekleyen, o kapıdan kendilerine açılana dikkat kesilen, kendilerinden bir bilgisi olmayan kalplerden çıkar.
Cümleleri tek tek tartalım. İbn Arabî burada kitaplarının düzenini kendisinin seçmediğini söylüyor: neyin nereye yazılacağına yazarın niyeti değil, kapıdan açılan karar verir. Okurun karşılaştığı atlamalar, yarıda kalıp başka bir yerde yeniden açılan bahisler bu iddianın ışığında okunur. Onları bir kusur olarak değil, yazının nereden geldiğine dair bir açıklama olarak sunuyor.
Pasajın söylemediği şey de önemli. Metnin kolay okunacağını ya da herkesin aynı şeyi anlayacağını vaat etmiyor. Tam tersine, dağınık görünen bir yapıyı açıkça kabul ediyor. Sekiz asırdır şârihlerin bu kitapları satır satır açmaya uğraşması, belki de biraz bu yüzden: metin kendini tek okumada teslim etmiyor ve her okuru geri çağırıyor.
Aslında…
Bu uzun izi dinledikten sonra iki kolay sonuca varmak mümkün ve ikisi de yanıltır.
Yaygın yanlış«İbn Arabî sekiz asır boyunca herkesin kabul ettiği tartışmasız bir otoriteydi» ya da tersine, «Onu yalnız küçük bir çevre okudu.» İkisi de tutmuyor: Konya'dan Herat'a, İznik'ten Allahabad'a uzanan geniş bir okur zinciri vardı ve aynı sekiz asırda ona ciddi itirazlar yöneltildi.
Yanlış, bir düşünürü ya sevenlerinin ya da eleştirenlerinin gözünden tanıdığımız için yerleşiyor; iki sesi birlikte duymak zahmetlidir.
Yaygın yanlış«İbn Arabî'ye ilgi yirminci yüzyılda Batılı araştırmacıların keşfiyle başladı.»
Asín Palacios'tan yaklaşık altı asır önce Cendî Fusûs'u şerh etmişti ve arada şerh zinciri hiç kopmadı. Modern araştırma yeni bir okur kitlesi ve yeni sorular getirdi, ama canlı bir geleneğin ortasına geldi. Bu yanlış, çevirilerin ve üniversite kitaplarının eski yazmalardan çok daha görünür olmasından doğuyor.
Büyük resim
İlk derste bir lakabın kimin ağzından çıktığını sormuştuk. Bu derste aynı soruyu bir sekiz asra yaydık: İbn Arabî'yi kim okudu, nerede, hangi dilde ve ne amaçla? Cevap tek bir kişi ya da tek bir şehir değil. Talebeden talebeye geçen bir öğretim zinciri, bir padişahın yaptırdığı türbe, bir sürgünün vasiyeti, sert eleştiriler ve uzak dillerde yapılan çeviriler aynı izin parçaları.
Bu izi bilmek, önümüzdeki derslerde okuyacağın her cümleyi de değiştirir. Fusûs'tan bir satır duyduğunda, çoğu zaman onu Kayserî'nin, Câmî'nin ya da Konuk'un açtığı biçimde duyarsın. Hangi sesin İbn Arabî'ye, hangisinin onu açanlara ait olduğunu ayırmak, bu yolculuğun en sık tekrar edeceğimiz alışkanlığı olacak.
Özet
- İbn Arabî'nin kitapları öğretim zinciriyle yaşadı: Konevî'den Cendî'ye, Kâşânî'ye ve 1330'larda İznik'teki ilk Osmanlı medresesinde ders veren Dâvûd-ı Kayserî'ye uzanan şerh geleneği.
- İz Herat'tan Allahabad'a, Şam'daki türbeden İstanbul'a yayıldı; hayranlarının yanında İbn Teymiyye gibi sert eleştirmenleri de metni gündemde tuttu.
- Yirminci yüzyılda Asín Palacios, Izutsu ve Demirli'nin Fütûhât çevirisi gibi çalışmalar ona yeni okurlar kazandırdı; İbn Arabî'nin kendi anlatımına göre kitapları sıradan bir yazarın düzeniyle yazılmamıştır ve tekrar okunmayı ister.
Tefekkür
Quiz
- Dâvûd-ı Kayserî İznik'te hangi görevi üstlendi ve İbn Arabî'yle bağı nedir?
- Fusûs'un metne bağlı ilk tam şerhini kim yazdı ve hocası kimdi?
- İbn Teymiyye'nin eleştirileri İbn Arabî'nin kitaplarının okunmasını nasıl etkiledi?
- İbn Arabî, Fütûhât'ta kendi yazılarını sıradan yazarların kitaplarından nasıl ayırır?
Cevaplar
- İlk Osmanlı medresesinin ilk müderrisi oldu ve Fusûs'a yazdığı şerhle İbn Arabî'nin kitabını Osmanlı ilim dünyasına taşıyan zincirin bir halkası oldu.
- Müeyyedüddin Cendî yazdı; hocası İbn Arabî'nin öğrencisi Sadreddin Konevî'ydi.
- Hem eleştirmek hem savunmak metni okumayı gerektirdiği için tartışma her kuşakta kitapları yeniden gündeme getirdi.
- Onun anlatımına göre sıradan yazarlar kendi amaçlarına göre düzen kurar; kendi yazıları ise ilâhî huzurun kapısında bekleyen kalplere açılandan çıkar.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Sekiz asırlık izi dolaştık: bir hayat, bir kitap zinciri, bir tartışma. Şimdi sıra, bu izin içinden senin geçeceğin yolu çizmekte. Önce bir insanın hikâyesiyle başlayıp sonra terimsiz, imgelerle anlatılan büyük fikirlere, oradan da kavramların kendi adlarıyla konuşulduğu derin okumaya geçmek neden bu sırayla ilerliyor?