Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- İbn Arabî'nin tam adı katmanlıdır: Ebû Abdillâh Muhammed b. Ali, aile adıyla İbnü'l-Arabî, Tay kabilesinden bir Hâtimî; 1165'te Mürsiye'de doğdu, 1240'ta Şam'da öldü.
- Takısız «İbn Arabî» biçimi, onu Sevilla'lı kadı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'den ayırmak için sonradan yaygınlaştı; üç yazımın hepsi aynı kişiyi gösterir.
- «Şeyh-i Ekber» ve «Muhyiddin» hayranlarının verdiği lakaplardır; kendisi Fusûs'un girişinde kendine «vâris», yani mirasçı der.
Kanca
Şam'ın kuzeyinde, Kasiyun Dağı'nın eteğinde Sâlihiye diye bir semt var. Dar sokakların birinde bir mezar duruyor ve oraya gelenlerin çoğu, içinde yatan adamı adıyla anmaz. «Şeyh-i Ekber» derler: en büyük şeyh, en büyük üstat.
Oysa o adam, bugün en çok okunan kitaplarının hiçbirinde kendine bu adı vermedi. Hayattayken öğrencileri ona çoğunlukla sadece «şeyh» diyordu. Kendisini anlatırken seçtiği kelime ise çok daha alçakgönüllüydü; birazdan o kelimeyi kendi kaleminden okuyacağız.
Merkezi soru
«Şeyh-i Ekber» diye anılan bu adam kimdi, ve kendisinin kullanmadığı bu lakap ona kimden, nasıl geldi?
Anlatım
Bir isim, birkaç kat
Onu bugün tanıdığımız adla, İbn Arabî diye anarak başlayalım. Ama bu ad aslında uzun bir ismin küçük bir parçası. Klasik Arap isimleri bir kimlik kartı gibi kat kat dizilir ve her katı ayrı bir şey söyler.
En içte kendi adı var: Muhammed. Onu babasının adı izler, Ali; «Ali'nin oğlu Muhammed». Bir de saygıyla hitap etmek için kullanılan bir baba adı var: Ebû Abdillâh, yani «Abdullah'ın babası». Bu tür bir ad, adamın gerçekten Abdullah adında bir oğlu olmasını şart koşmaz; bir gelenek, bir nezaket kalıbıdır.
Sonra aile adı gelir: İbnü'l-Arabî, «Arabî'nin oğlu». Burada Arabî, ailenin atalarından birinin adıdır; kişinin Arap olduğunu söyleyen bir sıfat değildir. En dışta ise nereden geldiğini gösteren iki ek durur: et-Tâî ve el-Hâtimî. Aile, Arabistan'ın eski Tay kabilesine bağlanıyordu. Aynı kabile, cömertliği dillere destan olmuş Hâtem-i Tâî'nin kabilesiydi ve «Hâtimî» eki o ünlü soyu hatırlatır.
Bütün bu katların altında bir doğum yeri ve bir tarih var. Muhammed, 1165 yazında, Ramazan ayında Endülüs'ün güneydoğusundaki Mürsiye şehrinde doğdu. Bugün İspanya'nın Murcia kenti orası. Babası Ali, bölgenin hükümdarı İbn Merdenîş'in yanında itibarlı bir adamdı. Çocuk sekiz yaşına geldiğinde aile Mürsiye'den ayrılıp İşbîliye'ye, yani bugünkü Sevilla'ya taşındı.
İki İbnü'l-Arabî
Şimdi o kısa aileden geldiği adla ilgili küçük bir karışıklığa bakalım, çünkü onu bilmeden kitap raflarında kaybolmak çok kolay.
Aynı Sevilla'da, ondan yaklaşık bir asır önce, bir başka İbnü'l-Arabî yaşamıştı. Adı Ebû Bekir'di; 1076'da Sevilla'da doğmuş, uzun ilim yolculuklarına çıkmış, Mâlikî mezhebinde tanınmış bir hukukçu ve kadı olmuş, 1148'de vefat etmişti. İki adam aynı aile adını, aynı şehri ve aynı dinî ilim çevresini paylaşıyordu. Üstelik ikisinin de kitapları geniş bir coğrafyada okunuyordu.
Karışıklığı önlemek için sonraki yüzyıllarda bir yol bulundu. Muhyiddin'in kendi el yazmalarında ve ilk öğrencilerinin kitaplarında ad, Arapçadaki belirlilik takısıyla, yani İbnü'l-Arabî diye yazılıyordu. Doğudaki pek çok yazar ise onu takısız biçimde İbn Arabî diye anmaya başladı; takılı biçim kadı Ebû Bekir'e kaldı. Türkçede bugün üç biçimin hepsini görürsün: İbnü'l-Arabî, İbn Arabî ve Osmanlı'dan kalma Muhyiddin-i Arabî. Hepsi aynı kişidir.
Lakabı kim verdi?
Gelelim asıl soruya. «Şeyh-i Ekber» ve onunla birlikte anılan «Muhyiddin» birer lakaptır. Lakap, insanın kendi seçtiği bir ad değildir. Onu başkaları verir ve verirken bir hüküm söylerler.
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'ndeki İbnü'l-Arabî maddesi bu iki lakabın anlamını açıkça yazar. Görüşlerini takdir edenler, tasavvuftaki otoritesini «en büyük üstat» anlamında Şeyhü'l-Ekber diyerek, dinî ilimlerdeki yenileyici rolünü de «dini ihya eden» anlamında Muhyiddin diyerek ifade ettiler. Yani iki lakap da bir hayranlığın dilidir.
Bu lakapların ne zaman ortaya çıktığı da araştırılmış bir soru. İbn Arabî Derneği'nden Stephen Hirtenstein'ın isimler ve unvanlar üzerine yazdığı çalışmaya göre, onun hayattayken yazdığı bilinen büyük eserlerin hiçbirinde, ne Fütûhât'ta ne Fusûs'ta ne de gençlik hatıralarını anlattığı kitapta, bu unvan geçmez. O yıllarda öğrencileri ona çoğunlukla «şeyh» ya da «kitabın yazarı» der. «Şeyh-i Ekber» unvanının şimdilik bilinen en eski kaydı, çağdaşı sûfî Evhadüddîn-i Kirmânî'nin hayatını anlatan ve Kirmânî'nin ölümünü izleyen yıllarda Farsça yazılmış bir kitapta durur.
Lakap zamanla bir geleneğe ad oldu. Onun yolundan gidenlere ve onun kitaplarını şerh edenlere «Ekberî» dendi; Konya'da onun en yakın öğrencisi olan Sadreddin Konevî ise «Şeyh-i Kebîr», yani «büyük şeyh» diye anıldı. Hoca «en büyük», talebesi «büyük» oldu. İki lakap yan yana durunca, onları verenlerin bir ilim zincirini nasıl gördüğü de ortaya çıkıyor.
Bir hayatın haritası
Lakabın arkasındaki hayat, Endülüs'ün batı ucundan Şam'a uzanan uzun bir yolculuktur. Gençliği Sevilla'da ve Endülüs şehirlerinde, Kuzey Afrika'ya yaptığı gezilerle geçti. Otuzlu yaşlarının ortasında doğduğu toprakları bir daha dönmemek üzere geride bıraktı ve 1202'de Mekke'ye ulaştı. Oradan Anadolu'ya geçti; Konya, Malatya ve Sivas onun yol durakları arasındaydı. Hayatının son yıllarını Şam'da, çevresinde dostları ve talebeleriyle geçirdi ve 1240'ta orada öldü. Mezarı, bu dersin başında durduğumuz Kasiyun eteğindeki Sâlihiye'dedir.
Bu yolculuk boyunca yazdı. Ona yüzlerce eser nispet edilir; bunların ne kadarının gerçekten onun kaleminden çıktığı ayrı ve dikkatli bir sorudur. İki kitap ise hepsinin önüne geçer: Mekke'de başlayıp Şam'da bitirdiği dev el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve yirmi yedi peygamberin hikmetini anlattığı kısa ama yoğun Fusûsu'l-Hikem.
Metinden
Fusûsu'l-Hikem, İbn Arabî'nin kendi elinden kısa bir girişle açılır. O girişte kitabın nasıl doğduğunu anlatır ve kendisini tek kelimeyle tanımlar.
Anlatımına göre, 627 yılının Muharrem ayının son on gününde Şam'da gördüğü müjdeli bir rüyada Hz. Muhammed'i görür. Elinde bir kitap vardır ve ona «Bu Fusûsu'l-Hikem kitabıdır; al onu ve insanlara çıkar, ondan faydalansınlar» der. Aynı girişte İbn Arabî, kendisine ne bildirildiyse onu aktardığını söyler ve ekler: kendisi ne bir nebî ne de bir resuldür; o yalnızca bir vâristir, ahireti için ekip biçen biridir.
Bu pasajı yavaş okuyalım. İlk yarısı iddialı görünür: bir kitabın rüyada, Hz. Muhammed'in elinden verildiğini söylüyor. İkinci yarısı ise bu iddianın ne olmadığını hemen sınırlıyor. Kendisine yeni bir din, yeni bir hüküm getiren bir peygamber gibi bakmıyor. Seçtiği kelime «vâris», yani mirasçı. Bir mirasçı kendi servetini kurmaz, ona bırakılanı taşır ve dağıtır.
Şimdi bu kelimeyi Kasiyun eteğindeki mezarın başında söylenen lakapla birlikte düşün. Hayranları ona «en büyük üstat» dedi. Kendisi ise kendine «mirasçı» dedi. İkisi de aynı adamı anlatıyor, ama biri dışarıdan verilmiş bir hüküm, öteki içeriden yapılmış bir tanım.
Aslında…
Lakap bu kadar yaygın olunca iki yanlış kolayca yerleşiyor.
Yaygın yanlış«İbn Arabî kendini Şeyh-i Ekber, yani en büyük şeyh ilan etti.»
Bilinen büyük eserlerinde bu unvan geçmez; unvanın bilinen en eski kaydı ölümünden sonraki yıllara aittir ve onu verenler hayranlarıdır. Yanlış, lakabı adın bir parçası gibi duyduğumuz için yerleşiyor: bir adla anılan kişinin o adı kendisinin koyduğunu düşünmeye yatkınız.
Yaygın yanlış«İbnü'l-Arabî ile İbn Arabî iki ayrı kişidir» ya da tersine, «Sevilla'lı kadı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî ile Muhyiddin aynı kişidir.» Muhyiddin'in adı hem takılı hem takısız yazılır ve ikisi de onu gösterir; kadı Ebû Bekir ise ondan bir asır önce yaşamış başka bir âlimdir.
Karışıklık, aynı aile adının aynı şehirde iki ünlü âlime ait olmasından doğuyor.
Büyük resim
Bir lakap küçük bir şey gibi görünür ama bir yargı taşır. «Şeyh-i Ekber» diyen biri daha söze başlamadan bir tarafı seçmiş olur. Onun çağdaşlarından ve sonraki kuşaklardan da ona ağır eleştiriler yöneltenler vardı; onlar aynı adamı bambaşka kelimelerle andılar. Bu eleştirilerin ne dediğini ve neye dayandığını, onu savunanların cevaplarıyla birlikte ayrıca dinleyeceğiz.
Bu ilk dersten akılda kalması gereken alışkanlık şu: İbn Arabî hakkında duyduğun her cümlenin kimin cümlesi olduğunu sor. Kendi kaleminden mi çıkmış, tarihçilerin belgelerinden mi, sonradan anlatılan bir hikâyeden mi, yoksa bir şârihin ya da modern bir araştırmacının yorumundan mı? Fusûs'un girişi ile mezar başındaki lakap bunun ilk örneği. Biri adamın kendi sesi, öteki onu sevenlerin sesi.
Özet
- İbn Arabî'nin tam adı katmanlıdır: Ebû Abdillâh Muhammed b. Ali, aile adıyla İbnü'l-Arabî, Tay kabilesinden bir Hâtimî; 1165'te Mürsiye'de doğdu, 1240'ta Şam'da öldü.
- Takısız «İbn Arabî» biçimi, onu Sevilla'lı kadı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'den ayırmak için sonradan yaygınlaştı; üç yazımın hepsi aynı kişiyi gösterir.
- «Şeyh-i Ekber» ve «Muhyiddin» hayranlarının verdiği lakaplardır; kendisi Fusûs'un girişinde kendine «vâris», yani mirasçı der.
Tefekkür
Quiz
- «İbnü'l-Arabî» adındaki «Arabî» neyi gösterir?
- «İbn Arabî» biçimi hangi karışıklığı önlemek için yaygınlaştı?
- «Şeyh-i Ekber» ve «Muhyiddin» lakaplarını kimler verdi ve ne anlama gelirler?
- Fusûs'un girişinde İbn Arabî kendisini hangi kelimeyle tanımlar?
Cevaplar
- Ailenin atalarından birinin adını gösterir; kişinin Arap olduğunu söyleyen bir sıfat değildir.
- Onu, bir asır önce Sevilla'da yaşamış Mâlikî kadı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî ile karıştırmamak için.
- Görüşlerini takdir edenler verdi; ilki «en büyük üstat», ikincisi «dini ihya eden» anlamına gelir ve ikisi de hayranlığın dilidir.
- «Vâris», yani mirasçı; kendisinin nebî ya da resul olmadığını, yalnızca bir mirasçı olduğunu söyler.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Sekiz asır önce ölmüş bir adamın mezarına bugün hâlâ ziyaretçi geliyor, kitapları hâlâ yeni dillere çevriliyor. Bir sonraki derste bu izin peşine düşüyoruz: Şam'dan Konya'ya, oradan İstanbul'a, İran'a ve Hindistan'a uzanan şerh geleneği bu kitapları neden okumaya devam etti, ve bugün onları Tokyo'da, Oxford'da ya da İstanbul'da okuyan biri neyi arıyor?