Vâcid, dilediği her şeyi bulan, hiçbir şeyi kaybetmeyen, hiçbir şeyden yoksun kalmayan ve bu yüzden hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. İnsan hayatı boyunca arar: bir şeyi kaybeder ve arar, bir şeye ihtiyaç duyar ve arar, bir anlam için arar. Aradığını bazen bulur, çoğu zaman bulamaz; bulduğunu da bir gün kaybeder. Vâcid ismi, aramaya ihtiyacı olmayanı anlatır: O'nun için kaybolmuş, uzak ya da ulaşılmaz hiçbir şey yoktur. Bu ders ismi, serabın ardından koşan bir susuzla, Hz. Peygamber'i yetim ve fakir "bulan" Rabbin sözüyle, hasta ziyaretinde "beni orada bulurdun" diyen bir kudsî hadisle ve Allah katında bulunacak iyiliklerle okur.
Temel
Kelime. Vâcid, v-c-d kökünden gelir. Kökün temel anlamı "bulmak, elde etmek, bir şeye sahip olmak"tır. Aynı kökten gelen kelimeler Türkçede geniş bir anlam alanı kurar: vücûd (varlık; bir şeyin "bulunması"), mevcut (var olan, bulunan), îcâd (var etme, bulma), vicdan (insanın içinde "bulduğu" iç ses), vecd (derin bir coşku, kendinden geçme) ve vâcid (bulan). Türkçede bir şeyin var olması için hâlâ "bulunmak" fiilinin kullanılması, Arapçadaki bu bağla örtüşür: Var olmak, bulunmaktır. Vâcid ismi Kur'an'da bu kalıpla geçmez; Tirmizî'nin rivayet ettiği isim listesinde yer alır. Anlamı ise Kur'an'da Allah'a nispet edilen "bulmak" fiilinde açıkça görünür.
Serabın sonunda. Kur'an, Allah'ı "bulmak" ifadesini çarpıcı bir benzetmeyle kullanır:
Çölde susuz kalan biri uzakta parlayan bir serap görür, onu su sanıp koşar. Vardığında hiçbir şey bulamaz; ama orada Allah'ı bulur. İnkâr edenlerin işleri, bu serap gibidir: Uzaktan bir şey vaat eder, yaklaşınca boş çıkar. İnsan dünyada neyin peşinden koşarsa koşsun, yolun sonunda bulacağı Allah'tır. Vâcid ismi bu yüzden iki yönlüdür: Allah her şeyi bulur; kul da sonunda Allah'ı bulur.
Seni buldu. Kur'an, Allah'ın Hz. Peygamber'i nasıl "bulduğunu" anlatır:
Üç ayette de aynı fiil (vecede) kullanılır: Seni öksüz buldu, barındırdı; seni şaşırmış buldu, yol gösterdi; seni fakir buldu, zenginleştirdi. el-Cebbâr dersinde bu ayetler onarma yönüyle okunmuştu; burada ise "bulmak" fiilinin kendisi öne çıkar. Allah'ın bulması, bir keşif değildir; O'nun için kaybolmuş kimse yoktur. "Bulmak" burada, kulun hâlini görmek ve o hâle cevap vermek anlamındadır. Yetim kalan, yolunu kaybeden ya da yoksul düşen biri, Vâcid tarafından bulunmuştur.
Beni orada bulurdun. Hz. Peygamber, Allah'ın kıyamet günü şöyle diyeceğini haber vermiştir:
Hadisin devamında aynı soru aç kalan ve susuz kalan kul için de sorulur. İnsan Allah'ı uzakta arar; hadis ise O'nun bir hastanın başucunda, bir açın sofrasında "bulunacağını" söyler.
Gazâlî: Kulun payı. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da Vâcid'i "hiçbir şeyden yoksun olmayan" diye açıklar; kelimenin karşıtı fâkid, yani kaybeden ve yoksun kalandır. Zâtının kemali için gereken hiçbir şey O'ndan eksik değildir. Kulun bu isimden payı, Allah'ı bulduğunda başka bir şeyi kaybetmekten korkmamaktır. İbn Atâullah el-İskenderî, el-Hikem'in sonundaki münâcâtında bu anlamı şöyle dile getirir: "Seni kaybeden ne buldu? Seni bulan neyi kaybetti?"
Kâinattaki izi. "Görmek" basamağında Vâcid ismi, kâinatın "bulunmuş" olmasında okunur. Türkçede var olan her şeye "mevcut", yani bulunan denir. Bir yıldızın, bir taşın, bir çiçeğin var olması, kelime anlamıyla "bulunmuş" olmasıdır. Kâinatın her parçası, kendisini var eden ve hiçbir parçasını kaybetmeyen bir Bulan'ın bilgisinde ve kudretindedir.
Derin
Derin
Hazır bulunacak iyilik. Kur'an, kulun da bir gün bir şeyler "bulacağını" söyler:
Önden gönderilen her hayır, Allah katında bulunacaktır. Kaybolmuş gibi görünen bir iyilik, bir sadaka, bir namaz, Vâcid'in katında hazırdır. Kul dünyada birçok şeyi kaybeder; ama Allah için yaptığı hiçbir şeyi kaybetmez.
Âl-i İmrân sûresi, bu buluşmanın iki yüzünü birlikte anar:
Her insan o gün iyiliğini de kötülüğünü de hazır bulacaktır. Kötülüğüyle arasında uzun bir mesafe olmasını diler. Ayetin sonu ise bir şefkatle biter: Allah kullarına karşı şefkatlidir; bu yüzden onları şimdiden uyarır.
Onu sabırlı bulduk. Kur'an, Allah'ın kulunu nasıl "bulduğunu" bir övgüyle de anlatır:
Eyyûb, uzun bir hastalık ve kayıpla sınanmıştır. Sınavın sonunda Allah onun hakkında "Biz onu sabırlı bulmuştuk" der. Kulun en büyük şerefi, Rabbinin onu bir iyilik üzere bulmasıdır. Her sınav, Vâcid'in kulunu hangi hâl üzere bulacağının sorusudur.
Allah'ı gözet. Tirmizî'nin Sünen'inde aktarılan bir hadiste Hz. Peygamber, küçük yaştaki İbn Abbâs'a şöyle öğüt vermiştir:
Hadisin devamında Hz. Peygamber, istediğinde Allah'tan istemesini, yardım dilediğinde Allah'tan dilemesini öğütler ve şunu ekler: Bütün insanlar ona fayda vermek için bir araya gelse, ancak Allah'ın yazdığı kadar fayda verebilirler; zarar vermek için bir araya gelseler, ancak Allah'ın yazdığı kadar zarar verebilirler. Kul Allah'ı gözettiğinde, O'nu her yönde karşısında bulur; aradığı yardımı başka kapılarda aramaya ihtiyaç duymaz.
Karanlıklar üstünde karanlıklar. Nûr sûresi, serap benzetmesinin hemen ardından ikinci bir benzetme getirir:
Serapta insan bir şey bulduğunu sanır ama bulamaz. Derin denizin karanlığında ise elini bile göremez. Ayetin son cümlesi iki benzetmenin sonucudur: Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz. Aradığını bulmak da, yolunu bulmak da, Vâcid'in vereceği ışığa bağlıdır.
İlmî
İlmî
Vücûd ve vâcib. Türkçede iki kök sık sık karışır. Vâcid ismi ve vücûd (varlık) kelimesi v-c-d kökündendir. Kelâm ve felsefede sık geçen vâcibü'l-vücûd ifadesindeki vâcib ise v-c-b kökündendir ve "zorunlu" demektir. İfade, "varlığı zorunlu olan" anlamına gelir. Allah hem Vâcid'dir (hiçbir şeyden yoksun olmayan) hem de vâcibü'l-vücûddur (varlığı zorunlu olan); ama iki kelime farklı köklerden gelir.
Vecd. Aynı kökten gelen vecd, tasavvuf literatüründe kalbe ansızın gelen ve insanı kendinden geçiren bir hâl olarak tanımlanmıştır. Kuşeyrî, er-Risâle'de tevâcüd (vecd hâline zorlama), vecd ve vücûd (bulma) arasında bir sıralama yapar: Önce kulun çabası, sonra kalbe gelen hâl, en sonunda da Hakk'ı bulmak. Bu sıralama, "bulmak" fiilinin tasavvuf dilinde kazandığı derinliği gösterir. Kuşeyrî'ye göre vecd kulun elinde değildir; kula düşen, bu hâlin gelebileceği bir kalbi hazırlamaktır.
Liste tartışması. Vâcid, Tirmizî'nin rivayet ettiği listede yer alır; isim listelerinin rivayetleri arasında farklar bulunur. Bu, Allah ismini anlatan ilk derste ele alınan liste tartışmasının bir örneğidir. İsmin anlamı Kur'an'daki "bulmak" fiilinden ve Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını anlatan ayetlerden çıkarılır.
Vâcid ve Ganî. Âlimler, Vâcid ismini anlamca el-Ganî ismine yakın bulmuştur: İkisi de Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını anlatır. Fark vurgudadır. Ganî, ihtiyacın hiç bulunmamasını; Vâcid ise her şeyin O'nun elinde hazır bulunmasını, hiçbir şeyin O'ndan kaybolmamasını öne çıkarır. Muhtaç olan, aradığını bulamayandır; Vâcid ise aradığı bir şey olmayandır, çünkü her şey zaten O'nun katındadır.
Vâcid ve Mâcid. Tirmizî listesinde Vâcid'i hemen el-Mâcid izler. İki isim sesçe birbirine yakındır, ama kökleri ve anlamları farklıdır: Vâcid "bulmak" kökünden, Mâcid ise "şeref ve cömertlik" kökündendir. Mâcid, el-Mecîd isminin kardeşidir ve bir sonraki derste işlenecektir.
İlmî
Klasik şerhlerde el-Vâcid
el-Vâcid, Kur'an'da isim kalıbıyla geçmez; bu sayfanın Kur'an'da bölümü boştur. İsim, bulmak fiilinden alınır ve bu fiil Kur'an'da 106 kez geçer. Kökün tek öbür kelimesi, Talâk 6'daki vücd, imkân ve güç anlamına gelir. Fiilin Kur'an'daki kullanımları çok çeşitlidir: Allah'ın kulunu bulması, kulun Allah'ı bulması, kulun bir şeyi bulamaması ve bir peygamberin gördüğünü bulduğu gibi anlatması. Bu dersin İlmî seviyesi vücûd ile vâcibi, vecdi, liste tartışmasını, Vâcid ile Ganî ve Vâcid ile Mâcid farkını anlattı. Bu bölüm aynı ismin şârihlerin elinde hangi soruya cevap olduğunu yan yana koyar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Zeccâc (ö. 311/923) | Tefsîru esmâillâhi'l-hüsnâ | Dil: bir kökün dört mastarı |
| Taberî (ö. 310/923) | Câmiu'l-beyân | Tefsir: Yûsuf'un ölçülü sözü |
| Kurtubî (ö. 671/1273) | el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kur'ân | Fıkıh: bulamayanın hükmü |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Mefâtîhu'l-gayb | Tefsir: güneşi bulanık suda bulmak |
Zeccâc: Bir kökün dört mastarı. Dilci şârihler bu kökün aynı fiilden farklı mastarlarla farklı anlamlara dallandığına dikkat eder. Bir mastarla bulmak, bir başkasıyla zenginlik ve imkân, bir başkasıyla öfke, bir başkasıyla da hüzün ve coşku anlamı kazanır. Dersin İlmî seviyesinde anlatılan vecd bu dallardan biridir. Talâk 6'daki vücd ise imkân anlamındaki daldır. Dilci için bu genişlik ismin anlamını zenginleştirir: Vâcid, aradığını bulan, imkânı tam olan ve hiçbir şeyi kaybetmeyendir. Kulda aynı kök, bazen bir bulma, bazen bir yoksunluk ve bazen bir coşku olarak görünür.
Taberî: Yûsuf'un ölçülü sözü. Yûsuf 79'da kardeşleri, alıkonulan küçük kardeşlerinin yerine birini almasını istediklerinde Yûsuf şöyle der: Biz ancak malımızı kimde bulmuşsak onu alıkoyarız. Taberî'nin aktardığı açıklamalara göre bu sözün inceliği, Yûsuf'un çalan demek yerine malımızı yanında bulduğumuz demesindedir: Kardeşi hırsız değildir ve Yûsuf onu hırsızlıkla nitelemekten kaçınır. Bulmak fiili burada bir doğruluk aracı olur: Yûsuf yalnız gördüğünü söyler, bilmediği bir suçlamayı söylemez. Vâcid'i tanıyan kulun dili de bulduğuyla sınırlı kalır.
Kurtubî: Bulamayanın hükmü. Kur'an'da bulamamak ifadesi bir fıkıh kategorisine dönüşür. Mücâdele 4'te azat edecek köle bulamayanın iki ay oruç tutacağı, ona da gücü yetmeyenin altmış yoksulu doyuracağı söylenir; benzer kademeler Bakara 196, Nisâ 92 ve Mâide 89'da da vardır. Talâk 6'da ise boşanmış kadına imkân ölçüsünde mesken sağlanması emredilir. Kurtubî'nin hüküm tefsirinde bu ayetlerden, yükümlülüğün kişinin bulabildiği ölçüyle sınırlı olduğu ilkesi çıkarılır. Vâcid her şeyi bulandır; kul ise ancak bulabildiğiyle sorumlu tutulur.
Râzî: Güneşi bulanık suda bulmak. Kehf 86'da Zülkarneyn güneşin battığı yere ulaşır ve onu bulanık bir suda batarken bulur. Diyanet meali bu fiili gördü diye çevirir. Râzî'nin tefsirinde bu ifadenin mahiyeti tartışılır: Güneşin gerçekten bir suya battığı düşünülemez; ayet, Zülkarneyn'in gözüne görünen manzarayı anlatır. Denizin kıyısında duran birine güneş suya batıyormuş gibi görünür. Bu okuma bulmak fiilinin insan için bir sınırını gösterir: İnsan bulduğunu, kendi bakış açısından bulur. Vâcid'in bulması ise hiçbir bakış açısıyla sınırlı değildir.
Karşılaştırma. Dört şârih aynı kökün dört yüzüne bakar. Dilci bir kökten çıkan bulma, imkân ve coşku anlamlarını, müfessir yalnız bulduğunu söyleyen doğruluğu, fakih bulamayana tanınan kolaylığı, Râzî ise insanın bulmasının bakış açısıyla sınırlı oluşunu öne çıkarır. Hepsinin buluştuğu nokta şudur: Vâcid hiçbir şeyi kaybetmez ve her şeyi olduğu gibi bulur; kul ise bulabildiğiyle sorumludur ve bulduğundan fazlasını iddia etmez.
Durup düşün
- Hayatında peşinden koştuğun ve yaklaştıkça boş çıkan bir "serap" oldu mu?
- Müslim'deki kudsî hadise göre Allah'ı en son hangi hasta, aç ya da susuz birinin yanında "bulabilirdin"?
- Bir sınavın sonunda Rabbinin seni hangi hâl üzere "bulmasını" isterdin?
Uygulama
Bugün hasta birini ziyaret et ya da arayıp hatırını sor; kudsî hadisteki "beni onun yanında bulurdun" sözünü hatırla. Kaybolmuş gibi görünen bir iyiliğini düşün ve onun Allah katında hazır bulunacağını bilerek içini rahatlat. Akşam Tefekkür Defteri'ne, bugün vicdanında "bulduğun" bir sesi yaz.
Kendini sına
- v-c-d kökünden gelen Türkçe kelimelerden üçünü sayın.
- Nûr 39'da serabın peşinden koşan kimse oraya varınca ne bulur?
- Müslim'deki kudsî hadiste Allah, hastayı ziyaret etmeyen kula ne der?
- Vâcid ile vâcibü'l-vücûd ifadelerindeki kökler arasındaki fark nedir?