İçeriğe geç

Ünite EDB-244-01 · Seviye 2C — Dünya Edebiyatı

Modern dünya

EDB-244 Modernizm

1.930 kelime · yaklaşık 9 dakika okuma · anlatım 9 dk

  • Modernizm
  • büyük şehir zihniyeti
  • bilinçdışı
  • görelilik kuramı
  • Edvardyenler ve Georgiyenler
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Yirminci yüzyılın başında Birinci Dünya Savaşı, büyük şehirlerin hızlı ve kalabalık hayatı, Freud'un bilinçdışı kuramı ve Einstein'ın görelilik kuramı insanın kendine ve dünyaya bakışını sarstı.
  2. Simmel 1903'te büyük şehir insanının sürekli uyarana karşı kendini akılla, hesapla ve kayıtsızlıkla koruduğunu yazdı; bu yalnız ve içine dönük insan modern edebiyatın kahramanı oldu.
  3. Woolf 1924'te «1910 Aralığında ya da o sıralarda insan karakteri değişti» dedi; Bennett, Wells ve Galsworthy'yi karakterin kendisiyle değil onun dışındaki dünyayla ilgilenmekle eleştirdi.
  4. Bilimdeki değişim ile edebiyattaki değişim arasındaki bağ çoğu zaman doğrudan bir etki değil, aynı soruyu soran ortak bir dönem havasıdır; Lukács ise modernizmi bireyi toplumdan koparmakla eleştirdi.
  5. Akbaş'a göre görelilik kuramını Türkiye'ye 1920'de Kerim Erim tanıttı; Mehmed Refik 1922'de konu üzerine bilinen ilk Türkçe kitabı yayımladı.

Kazanımlar

  • Yirminci yüzyılın başında savaşın, büyük şehrin, Freud'un ve Einstein'ın insanın kendine ve dünyaya bakışını nasıl sarstığını açıklayabilir.
  • Virginia Woolf'un «1910 Aralığında insan karakteri değişti» iddiasını ve Edvardyen romancılara yönelttiği eleştiriyi metinden örneklerle çözümleyebilir.
  • Bilimdeki ve düşüncedeki değişimlerle edebiyattaki değişim arasındaki ilişkiyi, doğrudan etki ile dönemin ortak havası arasındaki farkı gözeterek tartışabilir.
  • Einstein'ın görelilik kuramının 1920'lerde Türkiye'ye nasıl tanıtıldığını anlatan bir Türkçe çalışmayı değerlendirebilir.

Video metni

Soğuk açılış

Londra, 6 Kasım 1919. Kraliyet Bilim Akademisi'nin salonu tıklım tıklımdır. Duvarda Newton'ın portresi asılıdır. Birkaç ay önce, 29 Mayıs'ta, iki İngiliz bilim heyeti, biri Brezilya'da, öbürü Afrika kıyısındaki bir adada, tam güneş tutulması sırasında yıldızların fotoğrafını çekmiştir.

Şimdi sonuçlar açıklanır. Güneşin yanından geçen yıldız ışığı, tıpkı Albert Einstein'ın öngördüğü gibi, bükülmüştür. Uzay düz değildir; kütle onu eğer. Newton'ın iki yüz yılı aşkın süredir sarsılmayan evreni, bir öğleden sonra yeniden çizilir.

Ertesi gün Londra gazeteleri bilimde bir devrimden söz eder. Einstein bir anda dünyanın en ünlü bilim insanı olur. Ama asıl değişen yalnızca fizik değildir. O yıllarda pek çok yazar, ressam ve müzisyen de dünyanın artık eskisi gibi anlatılamayacağını düşünmektedir.

Büyük soru

Dünyayı açıklayan büyük fikirler değiştiğinde, bir romanın insanı anlatma biçimi de değişmek zorunda mıdır? Bir yazar «insan»ı yeniden yazmak için neyi baştan öğrenmelidir?

Bağlam

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde dört sarsıntı üst üste geldi. Birincisi savaştı: 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı, makineli tüfeklerle, zehirli gazlarla ve siperlerle milyonlarca insanın ölümüne yol açtı; 243-01'de bu savaştan dönen kuşağa nasıl «kayıp» dendiğini görmüştük. İkincisi büyük şehirdi: Londra, Paris, Berlin, Viyana, New York, milyonlarca yabancının yan yana yaşadığı, hızlı, gürültülü, kalabalık yerlere dönüşmüştü.

Üçüncüsü Sigmund Freud'du. 1900'de yayımlanan Rüyaların Yorumu, insanın kendi zihninin efendisi olmadığını, davranışlarının büyük kısmını bilmediği arzuların ve korkuların yönettiğini söylüyordu. Dördüncüsü Einstein'dı: 1905'te zamanın ve uzayın gözlemciye göre değişebildiğini gösteren özel görelilik kuramını, on yıl sonra da genel görelilik kuramını ortaya koydu.

Ana anlatı — Büyük şehirde bir yabancı

Alman sosyolog Georg Simmel, 1903'te büyük şehrin insanın iç dünyasını nasıl değiştirdiğini anlatan bir yazı yayımladı. Ona göre köyde ya da küçük kasabada hayat yavaş akar ve insanlar birbirini tanır; ilişkiler duyguya dayanır. Büyük şehirde ise insan her gün sayısız yüzle, sesle, görüntüyle karşılaşır. Bu uyaran yağmuruna duygularıyla cevap verse dayanamaz. Bu yüzden kendini akılla, hesapla ve bir tür kayıtsızlıkla korur.

Bu kayıtsız şehir insanı, modern edebiyatın kahramanı olacaktır: kalabalığın içinde yalnız, dışarıdan sakin, içeride ise düşünceleri ve anıları birbirine karışan bir insan. Modernist yazarlar bu iç dünyayı anlatmak için eski romanın araçlarının yetmediğini düşündü.

Ana anlatı — Bay Bennett ve Bayan Brown

1924'te Virginia Woolf, Cambridge'de bir konuşma yaptı ve bu konuşma modernizmin en ünlü bildirilerinden biri oldu. Woolf'un hedefinde, kendisinden bir kuşak önceki romancılar vardı: Arnold Bennett, H. G. Wells, John Galsworthy. Woolf onlara Edvardyenler dedi; kendi kuşağını, Forster'ı, Lawrence'ı, Joyce'u, Eliot'ı ise Georgiyenler diye adlandırdı.

Woolf bir tren yolculuğunu anlatır. Bir akşam Richmond'dan Waterloo'ya giden bir trende, karşısında yaşlı, küçük, yoksul giyimli, endişeli bir kadın oturur. Woolf ona Bayan Brown adını verir. Sonra sorar: bu kadını bir Edvardyen romancı nasıl anlatırdı? Wells, pencereye daha iyi bir dünyanın, bir ütopyanın hayalini yansıtırdı; ama ütopyada Bayan Brown'lar yoktur. Galsworthy, fabrikalardaki sömürüye öfkelenir, Bayan Brown'ı yalnızca çarkın içinde kırılmış bir çömlek olarak görürdü. Bennett ise gözünü kompartımandan ayırmaz, her şeyi büyük bir özenle sayardı: duvardaki reklamları, koltuğun düğmeler arasında kabarışını, kadının broşunun bir pazarda kaça alındığını, eldivenlerinin nasıl yamandığını, sonunda da kadına kalan küçük ve ipotekli bir mülkü.

Woolf'a göre Edvardyenler, karakterin kendisiyle değil, onun dışındaki bir şeyle, toplumla, ekonomiyle, reformla ilgilendi. Bayan Brown'ın kendisi, onun iç dünyası, kitapların dışında kaldı.

Yaygın yanlış«Modernist yazarlar Einstein'ı ve Freud'u okuyup onların kuramlarını romanlarına uyguladı.»
Doğrusu

— Bilimdeki ve düşüncedeki değişimle edebiyattaki değişim arasında bir yakınlık vardır, ama bu çoğu zaman doğrudan bir etki değildir. Yazarların çoğu görelilik kuramını fizikçilerin makalelerinden değil, gazetelerden ve popüler anlatımlardan tanıyordu; «görelilik» sözcüğü de kamuoyunda çoğu zaman «her şey görelidir» diye yanlış anlaşıldı, oysa kuram fizik yasalarının herkes için aynı kaldığını söyler. Freud'un durumu biraz farklıdır: Woolf'un kendi yayınevi Hogarth, 1924'ten itibaren Freud'un İngilizce çevirilerini yayımlıyordu; yani bazı modernistler Freud'u doğrudan tanıyordu. Ama onu tanımak, romanı bir psikanaliz uygulamasına çevirmek demek değildi. Woolf'un kendisi de 1910 tarihinin keyfî olduğunu açıkça söyler. Doğrusu, bilimin, şehrin ve savaşın aynı yıllarda aynı soruyu sordurmasıdır: dünyayı ve insanı tek bir sabit noktadan bakarak anlatmak mümkün müdür?

Metin anı

Woolf konuşmasının başında, kendisinin de tartışmalı bulduğu bir iddiada bulunur:

On or about December 1910 human character changed. [...] The Victorian cook lived like a leviathan in the lower depths, formidable, silent, obscure, inscrutable; the Georgian cook is a creature of sunshine and fresh air; in and out of the drawing-room, now to borrow The Daily Herald, now to ask advice about a hat.

«1910 Aralığında ya da o sıralarda insan karakteri değişti. [...] Viktorya döneminin aşçısı alt katların derinliklerinde bir deniz canavarı gibi yaşardı; ürkütücü, sessiz, karanlık, anlaşılmaz. Georgiyen dönemin aşçısı ise güneşin ve temiz havanın yaratığıdır; misafir odasına girip çıkar, bir gün Daily Herald'ı ödünç almak, bir gün bir şapka hakkında akıl danışmak için.»

Woolf değişimi bir savaşla ya da bir kuramla değil, bir mutfakla gösterir. Viktorya döneminin aşçısı evin bodrumunda, görünmeyen bir yerde yaşar; yeni dönemin aşçısı misafir odasına girer, gazete okur, fikir sorar. Değişim, büyük olaylardan önce gündelik hayatın küçük hareketlerinde görünür. Woolf hemen ardından tarihin keyfî olduğunu kabul eder: değişim bir sabah açan bir gül gibi birdenbire olmadı; ama bir yerden başlamak gerekiyordu.

Cevap ve bağlantı

Dünyayı açıklayan fikirler değişince romanın insanı anlatma biçimi de değişmek zorunda mıdır? Woolf'un cevabı evettir: insanlar arasındaki ilişkiler değişmişse, onları anlatan roman eski kalıplarla yetinemez. Romancı artık karakterin dış görünüşünü, evini ve gelirini değil, iç dünyasını, düşüncelerinin akışını, anının ve algının bir anda birbirine karışmasını yakalamaya çalışmalıdır. 243-10'da De Forest'ın sorduğu soruyu hatırlayalım: havai fişeklerin fotoğrafı çekilebilir mi? Modernistler bu soruya, fotoğraf yerine ışığın kendisini anlatmaya çalışarak cevap verdi.

Bu cevabı herkes kabul etmedi. Macar eleştirmen Georg Lukács, ellili yıllarda modernizmi, toplumsal gerçekliği bireyin iç dünyasının kaosu içinde kaybettiği için eleştirdi; ona göre büyük gerçekçi romancılar insanı tarih ve toplum içinde gösteriyordu, modernistler ise onu yalnız ve köksüz bırakıyordu. Bayan Brown'ı içeriden anlatmak, onu dışarıdan, kirası ve fabrikasıyla anlatmaktan gerçekten daha mı doğrudur? Tartışma bugün de sürer.

Einstein'ın kuramı Türkiye'ye de bu yıllarda ulaştı. Meltem Akbaş'ın 2003 tarihli çalışmasına göre kuramı Türk bilim dünyasına ilk tanıtan kişi, Almanya'da doktorasını yeni bitirip dönmüş, yirmi altı yaşındaki matematikçi Kerim Erim'di; 1920'de, İstanbul işgal altındayken, kuram üzerine konferans verdi. 1922'de Darülfünun'da fizik öğreten Mehmed Refik, konu üzerine bilinen ilk Türkçe kitabı, Aynştayn Nazariyesi'ni yayımladı. Akbaş'a göre kitabın son cümlesi, cehalet denizini gerçeğin ışığıyla aydınlatmayı başaran Einstein'a bir teşekkürdür. 1933'te gazeteler Einstein'ın İstanbul'a ders vermeye geleceğini yazdı; ama Einstein Türkiye'ye hiç gelmedi.

Kapanış kancası

Woolf romancılara Bayan Brown'ın içine bakmalarını söyledi. Ama bir zihnin içi düzenli değildir; düşünceler sıçrar, anılar araya girer, cümleler yarım kalır. Bir sonraki derste bu sorunun peşine düşüyoruz: bir romancı bir insanın zihninin içini yazmak isterse, o dağınık akışı sayfaya hangi dille taşır?

Özet kartı

  1. Yirminci yüzyılın başında Birinci Dünya Savaşı, büyük şehirlerin hızlı ve kalabalık hayatı, Freud'un bilinçdışı kuramı ve Einstein'ın görelilik kuramı insanın kendine ve dünyaya bakışını sarstı.
  2. Simmel 1903'te büyük şehir insanının sürekli uyarana karşı kendini akılla, hesapla ve kayıtsızlıkla koruduğunu yazdı; bu yalnız ve içine dönük insan modern edebiyatın kahramanı oldu.
  3. Woolf 1924'te «1910 Aralığında ya da o sıralarda insan karakteri değişti» dedi; Bennett, Wells ve Galsworthy'yi karakterin kendisiyle değil onun dışındaki dünyayla ilgilenmekle eleştirdi.
  4. Bilimdeki değişim ile edebiyattaki değişim arasındaki bağ çoğu zaman doğrudan bir etki değil, aynı soruyu soran ortak bir dönem havasıdır; Lukács ise modernizmi bireyi toplumdan koparmakla eleştirdi.
  5. Akbaş'a göre görelilik kuramını Türkiye'ye 1920'de Kerim Erim tanıttı; Mehmed Refik 1922'de konu üzerine bilinen ilk Türkçe kitabı yayımladı.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
ModernizmModernismGerçekçiliğin kurallarını yetersiz bulup bilinci, parçalı zamanı ve biçim deneylerini öne çıkaran akım
Büyük şehir zihniyetiMetropolitan mentalityŞehir insanının uyaran yağmuruna karşı akıl, hesap ve kayıtsızlıkla korunması
BilinçdışıThe unconsciousFreud'a göre kişinin farkında olmadığı ama onu yöneten arzu, korku ve anılar
Görelilik kuramıTheory of relativityZaman ve uzayın gözlemciye göre değiştiğini, kütlenin onları eğdiğini gösteren kuram
Edvardyenler ve GeorgiyenlerEdwardians and GeorgiansWoolf'un önceki kuşak romancılarla kendi kuşağını ayırmak için kullandığı adlar

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Yirminci yüzyılın başında insanın kendine bakışını sarsan dört gelişme nedir?
  2. (Kazanım 1) Simmel'e göre büyük şehir insanın iç dünyasını nasıl değiştirir?
  3. (Kazanım 2) Woolf Bayan Brown örneğiyle Edvardyen romancılara ne eleştirir? Aşçı örneği neyi gösterir?
  4. (Kazanım 3) Modernist yazarlar Einstein'ın kuramını doğrudan romanlarına mı uyguladı? Lukács modernizme nasıl bir eleştiri yöneltti?
  5. (Kazanım 4) Akbaş'a göre görelilik kuramı Türkiye'ye nasıl tanıtıldı?

Cevaplar

  1. Birinci Dünya Savaşı'nın milyonlarca insanın ölümüne yol açan yıkımı; Londra, Paris, Berlin, Viyana ve New York gibi büyük şehirlerin hızlı, kalabalık hayatı; Freud'un insanın davranışlarını bilmediği arzuların ve korkuların yönettiğini söyleyen bilinçdışı kuramı; Einstein'ın zaman ve uzayın gözlemciye göre değiştiğini gösteren görelilik kuramı.
  2. Büyük şehirde insan her gün sayısız yüz, ses ve görüntüyle karşılaşır; bu uyaranlara duygularıyla cevap verse dayanamaz. Bu yüzden kendini akılla, hesapla ve bir tür kayıtsızlıkla korur; dışarıdan sakin, içine dönük bir insana dönüşür.
  3. Edvardyenlerin karakterin kendisiyle değil onun dışındaki toplumla, ekonomiyle, reformla ilgilendiğini söyler: Wells bir ütopya, Galsworthy bir sömürü düzeni, Bennett kira ve eşya görür ama Bayan Brown'ın iç dünyası dışarıda kalır. Aşçı örneği, değişimin önce gündelik hayatta, insan ilişkilerinde görüldüğünü gösterir: bodrumda görünmeden yaşayan aşçı artık misafir odasına girip çıkar.
  4. Hayır; bağ çoğu zaman doğrudan bir etki değil, ortak bir dönem havasıdır. Yazarların çoğu kuramı gazetelerden ve sohbetlerden duydu; «görelilik» de çoğu zaman «her şey görelidir» diye yanlış anlaşıldı. Lukács modernizmi, toplumsal gerçekliği bireyin iç dünyasının kaosunda kaybettiği ve insanı tarihten ve toplumdan kopuk, yalnız bıraktığı için eleştirdi.
  5. Almanya'da doktorasını yeni bitirmiş matematikçi Kerim Erim 1920'de, işgal altındaki İstanbul'da kuram üzerine konferans verdi. 1922'de Darülfünun'da fizik öğreten Mehmed Refik konu üzerine bilinen ilk Türkçe kitabı, Aynştayn Nazariyesi'ni yayımladı. 1933'te gazeteler Einstein'ın İstanbul'a geleceğini yazdı ama Einstein hiç gelmedi.

Okuma

  • Georg Simmel, «Metropol ve Zihinsel Hayat», Bireysellik ve Kültür içinde, çev. Tuncay Birkan (Metis). Şehirde bir gün geçirdikten sonra okuyun ve kendi kayıtsızlık anlarınızı not edin.
  • Virginia Woolf, Mr. Bennett and Mrs. Brown (1924). İngilizce aslı kamu malıdır ve Project Gutenberg'de okunabilir; tren yolculuğu bölümünü okuyun.
  • Meltem Akbaş, «Einstein'ın Görelilik Teorisini Türkiye'ye Tanıtanlar (I): Mehmed Refik Fenmen ve Kerim Erim», Osmanlı Bilimi Araştırmaları IV/2 (2003), 29–59.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:30 Soğuk açılış: kalabalık bir bilim salonu, duvarda eski bir portre; bir fotoğraf plakasında güneşin etrafındaki yıldız noktaları hafifçe yer değiştirir.
  • 1:30–2:10 Büyük soru: bir romanın sayfası; satırlar kımıldar ve yeniden dizilir.
  • 2:10–3:40 Bağlam: bir siper, bir şehrin kalabalık caddesi, bir muayenehane divanı, bir kara tahtada bir denklem art arda belirir.
  • 3:40–6:00 Ana anlatı — Büyük şehirde bir yabancı: tramvaylar, reklam panoları, birbirine çarpmadan akan kalabalık; kalabalığın ortasında hareketsiz duran bir adam.
  • 6:00–8:50 Ana anlatı — Bay Bennett ve Bayan Brown: gece yol alan bir tren kompartımanı; karşı koltukta küçük, yaşlı bir kadın; pencerede önce bir ütopya kenti, sonra bir fabrika, sonra bir kira defteri belirip kaybolur.
  • 8:50–10:30 Metin anı: karanlık bir bodrum mutfağından merdivenleri çıkıp aydınlık bir misafir odasına giren bir aşçı, elinde bir gazete.
  • 10:30–13:00 Cevap ve bağlantı: kadının yüzüne yaklaşan kamera, gözlerinin içinde anı görüntüleri; ardından 1920'lerin İstanbul'unda bir konferans salonu ve eski harflerle basılmış bir kitap kapağı.
  • 13:00–13:40 Kapanış kancası: bir yazı masasında karman çorman notlar; cümleler sayfada akarken birbirinin içine geçer.
  • Savaş sahneleri gösterilmez; siper yalnızca boş ve sisli bir manzara olarak görünür.

Telaffuz

  • Virginia Woolf: «vör-Cİ-nya VULF»; Arnold Bennett: «AR-nıld BE-nit»; H. G. Wells: «EYÇ Cİİ VELZ»; John Galsworthy: «CAN GOLZ-vör-thi».
  • Georg Simmel: «GE-ork Zİ-mıl»; Sigmund Freud: «ZİG-munt FROYD»; Albert Einstein: «AL-bert AYN-ştayn»; Georg Lukács: «GE-ork LU-kaç».
  • Meltem Akbaş: «mel-TEM ak-BAŞ»; Kerim Erim: «ke-RİM e-RİM»; Mehmed Refik Fenmen: «meh-MED re-FİK fen-MEN»; Tuncay Birkan: «tun-CAY bir-KAN».