Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- «Rönesans» yeniden doğuş demektir; Sarıkaya'ya göre adını 1855'te Michelet koymuş, 1860'ta Burckhardt yerleştirmiştir. Bilge'ye göre «hümanizm» kavramı da on dokuzuncu yüzyılın başında üretilmiştir; çağın insanları kendilerine hümanist demezdi.
- Hümanizm her şeyden önce bir okuma ve eğitim hareketidir: müfredatlar değişti, belagat, felsefe ve astronomi kürsüleri kuruldu; Sarıkaya'ya göre hümanist eğitim programlarını Petrarca hazırladı. 1453'ten sonra İtalya'ya gelen bilginler sayesinde Yunanca özgün metinler okundu ve metinlerin eleştirel karşılaştırılması gelişti.
- Burckhardt'a göre Orta Çağ insanı kendini bir topluluğun üyesi olarak tanıyordu; İtalya'da insan ilk kez birey oldu. Sarıkaya ise Batılı tarih yazımının Doğu'nun katkısını yeterince görmediğini savunur; Santallalı Hugo Arapları öğretmen sayar.
- Pico della Mirandola 1486'da, İnsanın Değeri Üzerine Söylev adıyla tanınan konuşmasında insanın sabit bir yüzü ve yeri olmadığını, kendini kendi seçimiyle biçimlendirdiğini söyledi. Garin onu varoluşçuluğun öncüsü sayar; ama Pico'nun insanı bir Orta Çağ merdiveninde, Tanrı'ya doğru yükselmeye çağrılır.
- Poliziano yalnızca taklit edenleri papağana benzetti; Rönesans'ın canlandırma tasarımı taklitten öteydi. Türk okuru için 1453, Fatih'in hamiliği ve yirminci yüzyıl Türk hümanizmi bu tartışmanın kendi tarihindeki izleridir.
Kazanımlar
- Rönesans hümanizmini klasik metinlere dönüş, eğitim ve insan anlayışı açılarından tanımlayabilir; «Rönesans» ve «hümanizm» adlarının sonradan konduğunu açıklayabilir.
- Burckhardt'ın «bireyin keşfi» tezini ve bu teze yöneltilen, Doğu ile Batı arasındaki alışverişi öne çıkaran eleştiriyi karşılaştırabilir.
- Pico della Mirandola'nın insan onuru anlayışını ve bu anlayışın modern düşünceyle ilişkisi üzerine farklı yorumları tartışabilir.
- Burckhardt'ın «peçe» pasajını, Pico'nun Âdem'e seslenişini ve Poliziano'nun taklide itirazını inceleyerek hümanizmin taklit ile yaratma arasındaki gerilimini gösterebilir.
Video metni
Soğuk açılış
Bir sesleniş. Tanrı, insana dönüp konuşur: sana ne sabit bir yer, ne kendine ait bir yüz, ne de özel bir görev verdik. Öteki bütün yaratıkların doğası bizim koyduğumuz yasalarla sınırlı. Senin önünde böyle bir sınır yok. Seni dünyanın ortasına koyduk. Aşağıya, yaşamın kaba biçimine inmek de, tanrısal yaşam sürenlerin düzenine çıkmak da senin elinde. Kendini kendi seçiminle biçimlendirebilirsin.
Bu sözleri 1486'da bir İtalyan düşünürü, Giovanni Pico della Mirandola yazdı. Konuşma, sonradan bütün bir çağın manifestosu sayılacaktı.
Büyük soru
İnsan, Tanrı'nın kurduğu düzen içinde bir yolcu olmaktan çıkıp kendi kendini biçimlendiren bir varlık olarak görülmeye başladığında ne değişti? Ve bu değişimi yalnızca Avrupa mı yaptı?
Bağlam
235-07'nin sonunda eski Roma ve Yunan yazarlarının bir gün rehber değil ayna olarak okunmasının ne değiştireceğini sormuştuk. Bu kurs o değişimin çağına, Rönesans'a giriyor.
Mehmet Zakir Sarıkaya'ya göre «Rönesans», kelime olarak «yeniden doğuş» ya da «yeniden diriliş» demektir. Kavramı ilk kez 1855'te Fransız tarihçi Michelet kullanmış, 1860'ta İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt'ın İtalya'da Rönesans Kültürü adlı eseriyle yerleşmiştir. Burckhardt Rönesans'ı modern dünyanın başlangıcı olarak görür.
Ana anlatı — Eski metinlere dönüş
Hümanizm her şeyden önce bir okuma ve öğretme hareketidir. Sarıkaya'ya göre hümanistler eğitim kurumlarındaki müfredatları değiştirdi; üniversitelerdeki din hukuku, dünyevi hukuk ve tıp kürsülerinin yanına belagat, felsefe ve astronomi kürsüleri eklendi. Sarıkaya'nın Nauert'ten aktardığına göre hümanist eğitim programları, ünlü şair ve entelektüel Petrarca tarafından hazırlanmıştı. Hümanistler zamanla hükümdarların çocuklarını da eğitmeye başladı; daha önce bu görev teologlarındı.
Eski metinlere dönüş, onları yeniden okumayı da getirdi. Sarıkaya'nın Burke'ten aktardığına göre İstanbul'un fethinden sonra İtalya'ya sığınan bilginler sayesinde İtalyanlar Yunanca özgün metinleri okuma fırsatı buldu. Hümanistler çeviriler ile özgün metinler arasında önemli farklar olduğunu gördü ve metinleri eleştirel olarak karşılaştırma anlayışı gelişti. Klasikler yeniden yorumlandı; Roma hukuku bile antik toplumun yapısı dikkate alınarak yeniden okundu.
Yaygın yanlış«Rönesans insanları kendilerine hümanist der, çağlarına da Rönesans adını verirlerdi.»
Bilge'ye göre ne Pico ne de on beşinci yüzyılın herhangi bir düşünürü kendini hümanist olarak adlandırır; hümanizm kavramı on dokuzuncu yüzyılın başında üretilmiştir. Sarıkaya'ya göre de on beşinci yüzyılda «Rönesans» kelimesinin tam bir karşılığı yoktu; bu ad 1855'te Michelet'yle ortaya çıktı. Çağın insanlarında güçlü bir «yeniden doğuş» arzusu vardı, ama bu arzuya bugünkü adlarını sonraki yüzyılın tarihçileri verdi. Bir dönemin adı çoğu zaman o dönemin değil, ona bakan sonraki çağın yorumudur.
Ana anlatı — Bireyin keşfi mi?
Burckhardt'ın en ünlü tezi, Rönesans İtalya'sında bireyin doğduğudur. Ona göre Orta Çağ'da insan kendini yalnızca bir soyun, bir halkın, bir partinin, bir ailenin ya da bir loncanın üyesi olarak tanıyordu. İtalya'da ise insan ilk kez kendini bir birey olarak tanıdı. Burckhardt'a göre bunun başlıca nedeni İtalya'nın siyasal koşullarıydı.
Bu tez güçlüdür ve çok eleştirilmiştir. 106-04'te Orta Çağ'ı «karanlık» diye anmanın, Rönesans'ın kendini parlatmak için kurduğu bir karşıtlık olduğunu görmüştük. Sarıkaya ise başka bir yönden eleştirir. Ona göre Batılı tarih yazımında Doğu'nun Batı aydınlanmasındaki rolüne yeterince yer verilmemiştir. Rönesans'tan önce antik Yunan eserlerinin önemli bir kısmı Arapçaya ve Farsçaya çevrilmiş, İslam dünyasının eğitim merkezlerinde tartışılmıştır. Sarıkaya'nın Brotton'dan aktardığına göre Arapça metinleri Latinceye çeviren Santallalı Hugo, Arapları taklit etmenin uygun düşeceğini, çünkü onların «öğretmenlerimiz ve öncülerimiz» olduğunu söylüyordu.
Burckhardt'ın kendi metni de bu tartışmaya ilginç bir ayrıntı katar. Birey bilincini anlatırken bir karşılaştırma yapar: bir zamanlar Yunanlı kendini barbardan ayırmıştı; Arap da öteki Asyalıların kendilerini yalnızca bir soyun üyesi olarak bildiği bir çağda kendini birey olarak hissetmişti. Bireyin keşfi, Burckhardt'a göre bile yalnızca İtalya'ya özgü değildi.
Türk okuru için bu tartışmanın somut bir sahnesi vardır: 1453. Sarıkaya'nın Brotton'a dayanarak anlattığına göre Konstantinopolis, klasik Roma dünyası ile Rönesans İtalya'sı arasında bir köprüydü; kentin Osmanlıların eline geçmesi Rönesans sanatını ve kültürünü etkileyecek yeni bir gücün sahneye çıktığının işaretiydi. Sarıkaya'ya göre Fatih Sultan Mehmet sanatı ve sanatçıyı himaye etti; hizmetine giren hümanistler de vardı.
Ana anlatı — İnsan onuru
Pico della Mirandola bu çağın en cesur insan tasarımlarından birini yazdı. Bilge'ye göre konuşmanın asıl adı Felsefe Övgüsüne Söylev'dir; İnsanın Değeri Üzerine Söylev adıyla Pico'nun ölümünden sonra basılmış ve bu adla tanınmıştır. Pico aynı yıl, 1486'da, dokuz yüz tezden oluşan bir eser de yazmıştı.
Pico'nun insanı bir bukalemundur. Bilge'ye göre Pico insanın sabit bir özü olmadığını, kendi biçimini kendisinin belirlediğini söyler. Ona göre insanın içinde her türlü yaşamın tohumu vardır: bitkisel tohumlara bakarsa bitki, duyusal tohumlara bakarsa hayvan, ussal tohumlara bakarsa göksel bir varlık, anlığın tohumlarına bakarsa bir melek olur.
Pico'nun nasıl okunacağı tartışmalıdır. Bilge'ye göre Eugenio Garin, Pico'yu Sartre'ın tanımladığı varoluşçuluğun en eski temsilcisi olarak görür: Sartre'ın «varoluş özden önce gelir» düşüncesinin kökü Pico'nun konuşmasındadır. Bilge bu okumayı, Rönesans hümanizminin sanıldığından çok daha felsefi olduğunun kanıtı sayar ve bunu Kristeller ile Copenhaver gibi Rönesans uzmanlarının varsayımlarının aksine bir görüş olarak sunar. Ama aynı Bilge, Pico'nun insanı tanrısız bir özgürlüğe değil, Varlık ve Bir kavramlarına yönelttiğini de hatırlatır: Pico'nun insanı özgürdür, ama bu özgürlük onu en yüksek düzeye, meleklerin ve Tanrı'nın düzenine çıkmaya çağırır. Pico'yu bir modern olarak okumak, onun insanının bir Orta Çağ merdiveninin basamaklarında durduğunu unutmamayı gerektirir.
Metin anı
Burckhardt'ın bireyin keşfini anlattığı ünlü pasaj; Middlemore'un İngilizcesinden bizim çevirimizle:
Orta Çağ'da insan bilincinin iki yüzü, içe dönük olanı da dışa dönük olanı da, ortak bir peçenin altında düş görerek ya da yarı uyanık yatıyordu. Peçe inançtan, yanılsamadan ve çocuksu önyargıdan dokunmuştu. [...] İnsan kendini yalnızca bir soyun, bir halkın, bir partinin, bir ailenin ya da bir loncanın üyesi olarak tanıyordu. İtalya'da bu peçe ilk kez havada eriyip gitti.
Pico'nun Söylev'inde Tanrı'nın insana seslenişinden, Levent Özşar'ın Türkçesiyle:
Ey Adam! Biz sana ne hazır bir yüz ne de özgün doğuştan gelen bir özellik verdik, kendi yerini, biçimini, yeteneklerini kendin seçesin, onları kendi yargın, kendi kararınla edinebilesin.
Ve Rönesans'ın içinden bir itiraz; şair ve bilgin Angelo Poliziano'dan, Sarıkaya'nın aktardığı Türkçe çeviriyle:
Eserlerini yalnızca taklit üzerine şekillendirenler, bana, anlamadığı şeyleri tekrar edip duran papağanları hatırlatıyor.
Burckhardt'ın peçe imgesi, tezini tek bir sahneye sığdırır. İnsan bir örtünün altında yarı uyanıktır; örtü kalkınca hem dünyayı nesnel olarak görmeye hem kendini birey olarak tanımaya başlar. Ama imgenin kendisi bir yargı taşır: peçe «çocuksu önyargı»dan dokunmuştur. Orta Çağ burada bir çocukluk, Rönesans bir uyanış olarak çizilir. Bu, bir tarihçinin betimlemesi olduğu kadar bir değerlendirmesidir.
Pico'nun Âdem'e seslenişi, peçenin kalkmasından sonra insanın elinde ne kaldığını söyler: hazır bir yüz yoktur. İnsan, kendi yüzünü kendi çizer. Ama bu sesleniş Tanrı'nın ağzından yapılır; özgürlük bir armağandır ve yukarıya, tanrısal düzene çıkmak için verilmiştir. Pico'nun modernliği, bir Orta Çağ çerçevesinin içinden konuşur.
Poliziano'nun cümlesi ise hümanizmin kendi içindeki gerilimi gösterir. Hümanistler eski metinlere dönmüştü, ama Poliziano'ya göre yalnızca taklit etmek, anlamadan tekrar etmekti. Sarıkaya'ya göre Rönesans'ın yeniden canlandırma tasarımı taklitten öte bir şeydir; eskiyi tekrar etmekten daha fazlasıdır. Yeniden doğuş, ölü bir bedeni yeniden kurmak değil, ondan yeni bir beden doğurmaktır.
Cevap ve bağlantı
İnsan kendini biçimlendiren bir varlık olarak görülmeye başladığında edebiyatın merkezine insan geçti: onun eğitimi, dili, seçimleri, yüzü. Eski metinler bir otorite olarak değil, insanın kendini yeniden kurmak için kullandığı malzeme olarak okunmaya başlandı. Pico'nun bukalemunu, Burckhardt'ın peçesiz bireyi ve Poliziano'nun papağana itirazı bu değişimin üç yüzüdür.
Ama bu değişimi yalnızca Avrupa yapmadı. Sarıkaya'ya göre antik Yunan mirası Rönesans'tan önce Arapça ve Farsça çevirilerle yaşatılmış ve tartışılmıştı; Santallalı Hugo Arapları öğretmen saydı. İstanbul'un fethi Yunanca metinlerin İtalya'ya akışını hızlandırdı. Burckhardt bile birey bilincini Araplara da tanıdı. Rönesans'ı yalnız bir İtalyan uyanışı olarak anlatmak, 234-09'da gördüğümüz Avrupa merkezli bakışın bir örneği olabilir; onu yalnız bir aktarma olarak anlatmak da İtalya'daki yaratıcı dönüşümü küçümser.
Türk okuru bu tartışmanın içinde bir kez daha kendi tarihiyle karşılaşır. 1453 bu hikâyenin bir dönüm noktasıdır. Yirminci yüzyılda da Türkiye kendi hümanizmini, klasiklerin çevrilmesi yoluyla kurmaya çalıştı; Burckhardt'ın kitabı da Bekir Sıtkı Baykal'ın çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı.
Kapanış kancası
Sarıkaya'ya göre hümanist eğitim programlarını hazırlayan, ünlü şair ve entelektüel Petrarca'ydı. Oysa daha sonra Pietro Bembo, Latincede Cicero'yu örnek alırken, İtalyancayı asil bir edebiyat dili yapan modern klasikler olarak Petrarca'yı ve Boccaccio'yu gösterecekti. Eski Latin yazarlarına bu kadar bağlı bir bilgin, nasıl olur da kendi dilinde yazdığı on dört dizelik şiirlerle bir türün babası sayılır?
Özet kartı
- «Rönesans» yeniden doğuş demektir; Sarıkaya'ya göre adını 1855'te Michelet koymuş, 1860'ta Burckhardt yerleştirmiştir. Bilge'ye göre «hümanizm» kavramı da on dokuzuncu yüzyılın başında üretilmiştir; çağın insanları kendilerine hümanist demezdi.
- Hümanizm her şeyden önce bir okuma ve eğitim hareketidir: müfredatlar değişti, belagat, felsefe ve astronomi kürsüleri kuruldu; Sarıkaya'ya göre hümanist eğitim programlarını Petrarca hazırladı. 1453'ten sonra İtalya'ya gelen bilginler sayesinde Yunanca özgün metinler okundu ve metinlerin eleştirel karşılaştırılması gelişti.
- Burckhardt'a göre Orta Çağ insanı kendini bir topluluğun üyesi olarak tanıyordu; İtalya'da insan ilk kez birey oldu. Sarıkaya ise Batılı tarih yazımının Doğu'nun katkısını yeterince görmediğini savunur; Santallalı Hugo Arapları öğretmen sayar.
- Pico della Mirandola 1486'da, İnsanın Değeri Üzerine Söylev adıyla tanınan konuşmasında insanın sabit bir yüzü ve yeri olmadığını, kendini kendi seçimiyle biçimlendirdiğini söyledi. Garin onu varoluşçuluğun öncüsü sayar; ama Pico'nun insanı bir Orta Çağ merdiveninde, Tanrı'ya doğru yükselmeye çağrılır.
- Poliziano yalnızca taklit edenleri papağana benzetti; Rönesans'ın canlandırma tasarımı taklitten öteydi. Türk okuru için 1453, Fatih'in hamiliği ve yirminci yüzyıl Türk hümanizmi bu tartışmanın kendi tarihindeki izleridir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Hümanizm | Humanism | Antik metinleri okumayı ve öğretmeyi, insanın değerini ve eğitimini merkeze alan Rönesans hareketi |
| Rönesans | Renaissance | Antik kültürü yeniden canlandırmaya çalışan, «yeniden doğuş» anlamındaki dönem |
| Birey | Individual | Kendini bir topluluğun üyesi olmaktan önce kendine özgü bir kişi olarak tanıyan insan |
| İnsan onuru | Dignitas hominis | İnsanın sabit bir doğası olmadığı ve kendini özgürce biçimlendirebildiği için taşıdığı değer |
| Bukalemun imgesi | Chameleon | Pico'nun insanı, sabit rengi olmayan ve biçim değiştiren bir varlık olarak betimlemesi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) «Rönesans» ve «hümanizm» kavramları ne zaman ortaya çıktı? Rönesans insanları kendilerini nasıl adlandırıyordu?
- (Kazanım 1) Hümanizm eğitimde ve metin okumada neyi değiştirdi? İstanbul'un fethinin bunda nasıl bir rolü vardı?
- (Kazanım 2) Burckhardt'ın bireyin keşfi tezi nedir? Sarıkaya bu teze hangi yönden itiraz eder ve Burckhardt'ın kendi metni tartışmaya ne katar?
- (Kazanım 3) Pico della Mirandola insanı nasıl tanımlar? Garin'in okuması nedir ve bu okumanın sınırı nerededir?
- (Kazanım 4) Burckhardt'ın peçe imgesi, Pico'nun Âdem'e seslenişi ve Poliziano'nun papağan benzetmesi hümanizm hakkında ne söyler?
Cevaplar
- Sarıkaya'ya göre «Rönesans» kavramını ilk kez 1855'te Fransız tarihçi Michelet kullandı; kavram 1860'ta Burckhardt'ın İtalya'da Rönesans Kültürü ile yerleşti. Bilge'ye göre «hümanizm» kavramı on dokuzuncu yüzyılın başında üretildi. Ne Pico ne de on beşinci yüzyılın herhangi bir düşünürü kendini hümanist olarak adlandırır; on beşinci yüzyılda «Rönesans» kelimesinin tam bir karşılığı da yoktur. Çağın insanlarında güçlü bir yeniden doğuş arzusu vardı, ama adlar sonraki tarihçilerindir.
- Sarıkaya'ya göre hümanistler müfredatları değiştirdi; din hukuku, dünyevi hukuk ve tıp kürsülerine belagat, felsefe ve astronomi kürsüleri eklendi; hümanist eğitim programlarını Petrarca hazırladı ve hümanistler zamanla hükümdar çocuklarını da eğitmeye başladı. İstanbul'un fethinden sonra İtalya'ya sığınan bilginler sayesinde İtalyanlar Yunanca özgün metinleri okuma fırsatı buldu; çeviriler ile özgün metinler arasındaki farklar görüldü ve metinlerin eleştirel karşılaştırılması gelişti.
- Burckhardt'a göre Orta Çağ'da insan kendini yalnızca bir soyun, halkın, partinin, ailenin ya da loncanın üyesi olarak tanıyordu; İtalya'da, başlıca siyasal koşullar yüzünden, insan ilk kez kendini birey olarak tanıdı. Sarıkaya'ya göre Batılı tarih yazımı Doğu'nun katkısını yeterince görmemiştir: antik Yunan eserleri Rönesans'tan önce Arapçaya ve Farsçaya çevrilip tartışılmıştı ve Santallalı Hugo Arapları «öğretmenlerimiz ve öncülerimiz» diye anıyordu. Burckhardt'ın kendi metni ise birey bilincini yalnız İtalyanlara değil, bir zamanlar kendini barbardan ayıran Yunanlıya ve öteki Asyalılar arasında kendini birey olarak hisseden Araba da tanır.
- Bilge'nin aktardığına göre Pico'nun Tanrısı insana ne hazır bir yüz ne de doğuştan bir özellik verir; insan yerini, biçimini ve yeteneklerini kendi seçer. İnsanın içinde bitkisel, duyusal, ussal ve anlıksal tohumlar vardır; hangisine bakarsa o olur. Pico insanı bir bukalemuna benzetir. Garin'e göre Pico, Sartre'ın tanımladığı varoluşçuluğun en eski temsilcisidir; Bilge bu okumayı Rönesans hümanizminin sanıldığından daha felsefi olduğunun kanıtı sayar. Ama Bilge, Pico'nun insanını Varlık ve Bir kavramlarına, yani Tanrı'ya doğru yükselmeye yönelttiğini de hatırlatır; özgürlük Tanrı'nın bir armağanıdır ve insan bir Orta Çağ merdiveninin basamaklarında durur.
- Burckhardt'ın peçe imgesi, bireyin keşfini bir uyanış olarak çizer: Orta Çağ insanı inançtan, yanılsamadan ve çocuksu önyargıdan dokunmuş bir peçenin altında yarı uyanıktır, İtalya'da peçe kalkar; ama bu imge aynı zamanda Orta Çağ'ı çocukluk sayan bir yargıdır. Pico'nun seslenişi peçesiz insanın elinde kalanı söyler: hazır bir yüz yoktur, insan kendi yüzünü çizer; ama bu özgürlük Tanrı'nın ağzından verilir. Poliziano'nun papağan benzetmesi ise hümanizmin kendi içindeki gerilimi gösterir: eski metinlere dönmek, onları anlamadan taklit etmek değil, onlardan yeni bir şey yaratmaktır.
Okuma
- Pico della Mirandola, İnsanın Değeri Üzerine Söylev ya da Rönesansın Manifestosu, çev. Levent Özşar (Ankara: Biblos, 2013).
- Jacob Burckhardt, İtalya'da Rönesans Kültürü, çev. Bekir Sıtkı Baykal.
- Ulaş Bilge, «Hümanizmin Sınırında: Pico'nun "Yersiz" İnsanına Heidegger'in Dasein'ı "Yurt" Olabilir mi?», FLSF 31 (2021).
- Mehmet Zakir Sarıkaya, «Rönesans ve Reform Hareketlerinin Batı Aydınlanmasına Etkisi», BÜSBED (Bingöl) 28 (2024).
- Pico'nun Söylev'inin ilk sayfalarını okuyun. Tanrı'nın insana seslenişinde «özgürlük» ile «düzen» sözcüklerinin nasıl yan yana durduğunu işaretleyin: Pico'nun insanı özgürlüğünü ne için kullanmaya çağrılıyor?