İçeriğe geç

Ünite EDB-234-09 · Seviye 2C — Dünya Edebiyatı · Uzman ünitesi

"Dünya edebiyatı" Avrupa merkezli mi? Doğu klasiklerinin kanona girişi

EDB-234 Hint, Çin ve Japon Klasikleri

2.775 kelime · yaklaşık 13 dakika okuma · anlatım 13 dk

  • dünya edebiyatı
  • Avrupa merkezcilik
  • kanon
  • oryantalizm
  • dolaylı çeviri
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Goethe 31 Ocak 1827'de Eckermann'a bir Çin romanından söz ederek Çinlilerin de bizim gibi düşünüp hissettiğini, şiirin insanlığın ortak malı olduğunu ve dünya edebiyatı çağının kapıda olduğunu söyledi; ama aynı konuşmada örnek alınacak tek ölçünün eski Yunanlar olduğunu ekledi.
  2. Çelik'e göre Goethe'nin kavramı Avrupa merkezlidir: dünya edebiyatını büyük ölçüde İngiltere, Fransa ve Almanya'yla sınırlar ve Almanya'ya edebi prestij kazandırmayı amaçlar. Goethe'nin kendi edebiyatının darlığına yönelik eleştirisi ise bu okumayı dengeler.
  3. Macaulay 1835'te Sanskritçe ve Arapça bilmediğini söyleyerek, iyi bir Avrupa kütüphanesinin tek bir rafının Hindistan ve Arabistan'ın bütün yerli edebiyatına bedel olduğunu yazdı. Yazı, yarısı Doğu dillerini savunan bölünmüş bir komitenin tartışmasında bir tarafın sesiydi.
  4. Kanona giriş çeviriyle ve eşitsiz dolaşımla oldu: Asya dillerinden çeviri yavaş ilerledi, Doğu klasikleri çoğu zaman bir Batılı benzeriyle ölçüldü. Aynı çevirmen hem Avrupa merkezciliğe karşı çıkabilir hem onun alışkanlıklarını sürdürebilir.
  5. Doğu klasikleri Batı'nın keşfiyle klasik olmadı; kendi geleneklerinde zaten okunuyordu. Kuramcılar eşitsizliği bir edebiyat cumhuriyeti ya da tek ve eşitsiz bir sistem olarak adlandırır; Longxi bir merkezin yerine başka bir merkez koymamayı önerir. Türkçe Doğu klasiklerine hem doğrudan hem Avrupa dilleri üzerinden ulaştı.

Kazanımlar

  • Goethe'nin 1827'de ortaya attığı «dünya edebiyatı» düşüncesini hem evrenselci hem de Avrupa merkezli yönleriyle çözümleyebilir.
  • Macaulay'nin 1835 tarihli yazısını, Doğu edebiyatlarının değerlendirilmesinde bilgi ile iktidar arasındaki ilişkinin bir örneği olarak tartışabilir.
  • Çevirmenlerin, aracı dillerin ve eşitsiz çeviri dolaşımının Doğu klasiklerinin kanona girişini nasıl biçimlendirdiğini bu kursun örnekleriyle açıklayabilir.
  • «Dünya edebiyatı Avrupa merkezli mi?» sorusuna kaynaklara dayanan, karşı görüşleri de hesaba katan gerekçeli bir cevap kurabilir.

Video metni

Soğuk açılış

Weimar, 31 Ocak 1827, bir çarşamba. Yetmiş yedi yaşındaki Goethe, genç yardımcısı Eckermann'la yemek yiyor. Son günlerde çok şey okuduğunu söylüyor; özellikle bir Çin romanı aklından çıkmıyor.

Eckermann şaşırır: bir Çin romanı çok tuhaf görünmeli. Goethe itiraz eder. Hiç de sanıldığı kadar tuhaf değildir. Çinliler neredeyse tıpkı bizim gibi düşünür, davranır ve hisseder.

Konuşma ilerledikçe Goethe ünlü cümlesini kurar: ulusal edebiyat artık pek bir şey ifade etmeyen bir terimdir; dünya edebiyatı çağı kapıdadır.

Ama aynı konuşmanın birkaç cümle sonrasında başka bir şey daha söyler. O cümle, bu kursun son sorusunun anahtarıdır.

Büyük soru

«Dünya edebiyatı» dünyaya açılan bir pencere mi, yoksa Avrupa'nın kendi yüzünü gördüğü bir ayna mı? Hint, Çin ve Japon klasikleri bu rafa kimin eliyle, hangi ölçüyle girdi?

Bağlam

Bu kurs boyunca Doğu'nun büyük metinlerini okurken hep bir aracıyla karşılaştık. Gita'yı Edwin Arnold'ın, Çin romanlarını Herbert Giles'ın, Genji'yi Suematsu'nun ve Waley'nin, Bashō'yu Chamberlain'in İngilizcesinden izledik. Bu aracılar yalnızca çevirmedi; neyin «klasik», neyin «ilkel», neyin «yoksul» olduğuna da karar verdi. Bu ünite o kararların hikâyesidir.

Ana anlatı — Goethe: benzerlik ve Yunan ölçüsü

Goethe'nin Çin romanı üzerine söyledikleri bugün de şaşırtıcı derecede cömert görünür. Çinlilerin binlerce romanı olduğunu, üstelik bizim atalarımız henüz ormanlarda yaşarken bu romanların var olduğunu söyler. Şiirin insanlığın ortak malı olduğuna, her yerde ve her zaman yüzlerce insanda kendini gösterdiğine giderek daha çok inandığını ekler. Almanların dar çevrelerinin ötesine bakmadıklarında kolayca kendini beğenmişliğe düştüklerini söyler ve herkese yabancı milletlere bakmayı öğütler.

Ama aynı konuşmada bir sınır çizer. Yabancı olana değer verirken hiçbirini örnek almamak gerektiğini söyler: ne Çinlileri, ne Sırpları, ne Calderón'u, ne de Nibelungen'i. Gerçekten bir örnek gerekiyorsa her zaman eski Yunanlara dönülmelidir. Geri kalan her şeye yalnızca tarihsel olarak bakılmalı, içindeki iyi olan alınmalıdır.

Çelik bu çelişkiyi siyasal bir bağlamla açıklar. Ona göre Goethe'nin öngörüsünün altında ulusal edebiyatın önemini yitirmesinden çok, gelmekte olan yeni dönemde Alman kültürüne belirleyici bir yer bulma çabası yatar. Almanya o sırada küçük krallıklara bölünmüştü; güçlü bir ulus devletten yoksundu; Fransızca Alman aristokrasisinde neredeyse ikinci dil olmuştu. Çelik'e göre Goethe dünya edebiyatının sınırlarını da büyük ölçüde Avrupa'yla, hatta İngiltere, Fransa ve Almanya'yla çizer; edebi merkezin İngiltere ve Fransa olmasına son verip Almanya'ya prestij kazandırmayı amaçlar.

Bu okumaya karşı da bir şey söylenebilir. Goethe'nin kendi sözleri, kendi edebiyatının dar çevresine yöneltilmiş bir eleştiri içerir; Çin romanını tuhaf bulmayan, «bizim atalarımız ormandayken» diyen bir yazar, döneminin pek çok Avrupalısından daha açıktır. Goethe'nin düşüncesi aynı anda iki şeydir: bir pencere açar, ama pencerenin çerçevesini Yunan ölçüsüyle çizer.

Ana anlatı — Tek bir raf: bilgi ve iktidar

Goethe'den sekiz yıl sonra, 1835'te, Hindistan'da başka bir karar tartışılıyordu. İngiliz yönetimi Hindistan'da yükseköğretimi hangi dilde destekleyecekti? Macaulay'nin aktardığına göre komitenin yarısı İngilizceyi, öbür yarısı Arapça ve Sanskritçeyi savunuyordu. Macaulay'nin yazısı, ikiye bölünmüş bu tartışmada bir tarafın sesidir.

Macaulay'nin yazısında Doğu edebiyatlarının değeri bir yönetim kararının gerekçesine dönüşür. Şiiri, bilimi ve tarihiyle bütün bir geleneğin yargılanması, eğitim bütçesinin nereye gideceğine bağlanır. Bu, dünya edebiyatı sorusunun iktidarla ne kadar iç içe olduğunu gösteren bir andır.

Ama Macaulay'nin yazısı tek sesli bir çağın belgesi değildir. Komitenin yarısı Arapça ve Sanskritçenin öğretilmesini savunuyordu; Macaulay de rakiplerini, yani «Oryantalistleri», karşısına alarak yazar ve onların bu dilleri öğrenmenin derin bir bilgi sağladığı varsayımına itiraz eder. Tartışma, Doğu edebiyatlarına biçilecek değer üzerine eğitim komitesinin kendi içinde sürüyordu.

Ana anlatı — Aracılar ve eşitsiz dolaşım

Kanona giriş yolunun en dar kapısı çeviriydi. Çelik, Aijaz Ahmad'a dayanarak bir dengesizliği hatırlatır: Asya ve Afrika'daki modern aydınların büyük çoğunluğu en az bir Avrupa dili bilirken Avrupa ve Amerika'daki edebiyat kuramcıları arasında bir Asya ya da Afrika dili bilen birini bulmak zordu. Çeviri endüstrisinde de Asya ve Afrika dillerinden çeviri en yavaş ve en istikrarsız biçimde ilerledi.

Aracılar da tek tip değildi. 234-06'da Genji'nin çevirileri üzerinden gördüğümüz gibi, Baykara'nın aktardığına göre Chamberlain, Japon edebiyatının gerçek değerini göremeyecek kadar Avrupa merkezliydi; Waley ise Japonolojisine Avrupa merkezciliğe karşı bir tavırla başlamıştı. Yine de Baykara'nın aktardığı Susan Bassnett-McGuire yorumuna göre Waley'nin okurlarının, bu güzelliğin asılda bulunmayabileceğinden şüphelenmesi, kaynak kültürü daha aşağı bir düzeyde görüp çevirmence yükseltilmesi gereken bir şey sayan geleneksel oryantalist bir tepkiydi. Aynı çeviri hem Avrupa merkezciliği kırar hem de onun alışkanlıklarını yeniden üretir.

Ölçütler de Avrupa'dan geliyordu. 234-07'de Chamberlain'in haikuyu «en yoksul biçim» saydığını, Bashō'yu Wordsworth'le karşılaştırdığını gördük. Genji Batı'ya Tom Jones ve Jane Austen karşılaştırmalarıyla girdi. Bir Doğu klasiğinin değeri çoğu zaman bir Batılı benzerine göre ölçüldü.

Yaygın yanlış«Doğu klasikleri, Batı onları keşfedince klasik oldu.»
Doğrusu

Bu kursun metinleri bunun tersini gösterir. Suematsu 1882'de Genji'nin yüzyıllardır bir ulusal hazine sayıldığını yazıyordu. Goethe'nin kendisi Çinlilerin binlerce romanı olduğunu kabul ediyordu. Bu metinler kendi geleneklerinde zaten okunuyor, şerh ediliyor, kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Batı'nın yaptığı onları keşfetmek değil, kendi kanonuna, kendi ölçüleriyle almaktı. Ama bu da tek yönlü bir hiyerarşi değildir: Giles'ın 1901'de aktardığı gibi Çin'in kendi seçkinleri de romanı «saf edebiyat» saymıyordu. Kanonlar yalnızca Avrupa'da kurulmaz.

Bugünün kuramcıları bu eşitsizliği farklı biçimlerde adlandırır. Çelik'in aktardığına göre Pascale Casanova, dünya edebiyatı alanını edebiyat başkentleri arasındaki bir çekişme ve bu başkentlere estetik benzerlikleriyle tanımlanan çevre bölgelerin bağımlılığı olarak görür. Franco Moretti 2000'de dünya edebiyatını uluslararası kapitalizmle aynı biçimde tek ve eşitsiz bir yapı olarak görür. Çelik ayrıca Zhang Longxi'nin bir uyarısını aktarır: Avrupa merkezciliğin önüne geçmek, onun yerine başka bir etnik merkezciliği koymak anlamına gelmemelidir.

Metin anı

Goethe'nin 31 Ocak 1827'deki sözleri, Oxenford'un 1883 İngilizcesinden bizim çevirimizle:

Çinliler neredeyse tıpkı bizim gibi düşünür, davranır ve hisseder; çok geçmeden onlara tamamen benzediğimizi görürüz. Ancak onlarda her şey daha açık, daha saf, daha terbiyelidir.

Birkaç cümle sonra:

Ulusal edebiyat artık pek anlamı olmayan bir terimdir; dünya edebiyatı çağı kapıdadır ve herkes onun gelişini hızlandırmaya çalışmalıdır. Ama yabancı olana böyle değer verirken kendimizi belli bir şeye bağlayıp onu örnek saymamalıyız. Bu değeri ne Çinlilere, ne Sırplara, ne Calderón'a, ne de Nibelungen'e vermeliyiz; gerçekten bir örnek istiyorsak, eserlerinde insanın güzelliğinin hep temsil edildiği eski Yunanlara dönmeliyiz.

Ve sekiz yıl sonra, Hindistan'daki eğitim tartışmasında, Macaulay:

Ne Sanskritçe ne Arapça biliyorum. Ama değerleri hakkında doğru bir kanıya varmak için elimden geleni yaptım. En ünlü Arapça ve Sanskritçe eserlerin çevirilerini okudum. [...] Aralarında, iyi bir Avrupa kütüphanesinin tek bir rafının Hindistan'ın ve Arabistan'ın bütün yerli edebiyatına bedel olduğunu inkâr edebilecek birini hiç bulamadım.

Goethe'nin ilk cümlesi bir benzerlik keşfidir: yabancı olan tuhaf değildir. Ama benzerliğin ölçüsü «biz»dir. Çinliler bize benzediği için anlaşılırdır; hatta bizden «daha terbiyeli» oldukları için övülür. Övgü de karşılaştırmayla kurulur. Goethe romanı kendi Hermann ve Dorothea'sına ve Richardson'ın romanlarına benzetir.

İkinci parça, dünya edebiyatı düşüncesinin kuruluş cümlesidir, ama içinde bir kilit taşır. «Değer ver, ama örnek alma.» Yabancı olan tarihsel bir merak konusu olabilir; ölçü olamaz. Ölçü baştan bellidir: Yunanlar. Goethe'nin penceresi geniştir, ama pencereden bakan gözün yeri sabittir. Dikkat çekici bir ayrıntı: örnek alınmayacaklar listesinde Çin romanının yanında Avrupa'nın kendi Orta Çağ destanı Nibelungen de vardır. Goethe'nin ölçüsü coğrafi olmaktan çok klasikçidir; Avrupa'nın kendi «barbar» geçmişini de aynı rafa koyar.

Macaulay'nin parçası ise Goethe'nin açtığı pencereyi kapatır. Cümlenin kuruluşu kendi sınırını ele verir: «Ne Sanskritçe ne Arapça biliyorum.» Yargının dayanağı çevirilerdir ve Oryantalistlerin kendi sözleridir. Yani Macaulay'nin kanıtı, aracıların seçip aktardığı şeydir. Tek bir raf ile bütün bir edebiyatın tartıya konduğu bu cümle, dünya edebiyatının kimin rafında durduğu sorusunun en keskin cevabıdır.

Cevap ve bağlantı

«Dünya edebiyatı» Avrupa merkezli mi? Kaynaklarımız evet demek için güçlü nedenler veriyor. Kavramı ortaya atan Goethe bile örneği Yunanlarda tuttu; Çelik'e göre kavram, Almanya'nın Avrupa'daki yerini güçlendirme arayışıyla doğdu. Macaulay'nin yazısında Doğu edebiyatlarının değeri bir yönetim kararının gerekçesine dönüştü. Çeviri tek yönlü ve eşitsiz aktı. Bashō'dan Genji'ye kadar Doğu klasikleri Batı'ya çoğu zaman bir Batılı benzerleriyle ölçülerek girdi.

Ama cevap yalnızca «evet» değildir. Goethe'nin kendisi Çin romanında bir benzerlik ve ortak insanlık gördü. Macaulay'nin yazısı bölünmüş bir tartışmanın bir tarafıydı; eğitim komitesinin yarısı Doğu dillerini savunuyordu. Waley gibi çevirmenler Avrupa merkezciliğe karşı çalıştı. Ve kanon yalnızca Avrupa'da kurulmadı: Çin'in kendi seçkinleri romanı edebiyat saymadı. Sorun Avrupa'nın var olması değil, tek merkez olarak kalmasıdır. Longxi'nin uyarısı burada önemlidir: çözüm, bir merkezi başka bir merkezle değiştirmek değil, birden çok merkezden bakabilmektir.

Türk okuru bu tartışmanın dışında değil, tam ortasındadır. Türkçe, Doğu klasiklerine bazen doğrudan, bazen Avrupa üzerinden ulaştı. 234-03'te gördüğümüz Kelile ve Dimne, Arapça ve Farsça üzerinden, yani Avrupa'yı hiç geçmeden Türkçeye geldi. Buna karşılık Orhan Veli, Kikaku'yu Fransızcadan çevirdi. Genji'nin 2025'teki ilk Türkçe çevirisi Seidensticker'in İngilizcesini temel aldı, sonra kaynak metinlerle karşılaştırılarak düzeltildi. Kızıl Köşkün Rüyası ise ilk kez doğrudan Çinceden çevrildi. Her biri, Türkçenin dünya edebiyatına hangi kapıdan girdiğini gösteren ayrı bir yol.

Kapanış kancası

Goethe, örnek alınmayacaklar listesine Çin romanının yanına Avrupa'nın kendi Orta Çağ destanını da koymuştu: Nibelungen. Avrupa'nın kendi kahramanlık şarkıları da bir zamanlar klasik sayılmıyordu. Roland'ın, Nibelungların ve Beowulf'un şarkıları kimler için söylendi, kahramanlarından ne istediler?

Özet kartı

  1. Goethe 31 Ocak 1827'de Eckermann'a bir Çin romanından söz ederek Çinlilerin de bizim gibi düşünüp hissettiğini, şiirin insanlığın ortak malı olduğunu ve dünya edebiyatı çağının kapıda olduğunu söyledi; ama aynı konuşmada örnek alınacak tek ölçünün eski Yunanlar olduğunu ekledi.
  2. Çelik'e göre Goethe'nin kavramı Avrupa merkezlidir: dünya edebiyatını büyük ölçüde İngiltere, Fransa ve Almanya'yla sınırlar ve Almanya'ya edebi prestij kazandırmayı amaçlar. Goethe'nin kendi edebiyatının darlığına yönelik eleştirisi ise bu okumayı dengeler.
  3. Macaulay 1835'te Sanskritçe ve Arapça bilmediğini söyleyerek, iyi bir Avrupa kütüphanesinin tek bir rafının Hindistan ve Arabistan'ın bütün yerli edebiyatına bedel olduğunu yazdı. Yazı, yarısı Doğu dillerini savunan bölünmüş bir komitenin tartışmasında bir tarafın sesiydi.
  4. Kanona giriş çeviriyle ve eşitsiz dolaşımla oldu: Asya dillerinden çeviri yavaş ilerledi, Doğu klasikleri çoğu zaman bir Batılı benzeriyle ölçüldü. Aynı çevirmen hem Avrupa merkezciliğe karşı çıkabilir hem onun alışkanlıklarını sürdürebilir.
  5. Doğu klasikleri Batı'nın keşfiyle klasik olmadı; kendi geleneklerinde zaten okunuyordu. Kuramcılar eşitsizliği bir edebiyat cumhuriyeti ya da tek ve eşitsiz bir sistem olarak adlandırır; Longxi bir merkezin yerine başka bir merkez koymamayı önerir. Türkçe Doğu klasiklerine hem doğrudan hem Avrupa dilleri üzerinden ulaştı.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
Dünya edebiyatıWorld literature (Weltliteratur)Goethe'nin 1827'de ortaya attığı, ulusal edebiyatları aşan ortak edebi alan düşüncesi
Avrupa merkezcilikEurocentrismAvrupa'nın değerlerini ölçü alarak öteki kültürleri bu ölçüye göre sıralayan bakış
KanonCanonBir kültürün en değerli ve öğretilmeye değer saydığı metinler bütünü
OryantalizmOrientalismSaid'e göre Avrupa'nın Doğu'yu bir Öteki olarak inşa edip kendini ondan ayırarak güç kazanması
Dolaylı çeviriIndirect translationBir eserin özgün dilinden değil, başka bir dile yapılmış çevirisinden çevrilmesi

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Goethe 31 Ocak 1827'de Çin romanı hakkında ne söyler? Aynı konuşmadaki Yunan ölçüsü, onun dünya edebiyatı düşüncesini nasıl sınırlar?
  2. (Kazanım 1) Çelik'e göre Goethe'nin dünya edebiyatı düşüncesinin arkasında hangi siyasal koşullar vardır? Bu okumaya hangi karşı gerekçe getirilebilir?
  3. (Kazanım 2) Macaulay'nin 1835 tarihli yazısında Doğu edebiyatları hakkındaki yargısı neye dayanır? Bu yazı tek sesli bir çağın belgesi midir?
  4. (Kazanım 3) Aracı çevirmenler ve eşitsiz çeviri dolaşımı Doğu klasiklerinin kanona girişini nasıl biçimlendirdi? Kursun Genji ve Bashō örnekleriyle açıklayın.
  5. (Kazanım 4) «Dünya edebiyatı Avrupa merkezli mi?» sorusuna, en az iki karşı gerekçeyi ve Türkçenin Doğu klasiklerine ulaşma yollarını da hesaba katarak cevap verin.

Cevaplar

  1. Goethe, okuduğu Çin romanının sanıldığı kadar tuhaf olmadığını, Çinlilerin neredeyse tıpkı bizim gibi düşünüp davrandığını ve hissettiğini, onlarda her şeyin daha açık, saf ve terbiyeli olduğunu söyler. Çinlilerin binlerce romanı olduğunu, bunların atalarımız ormanda yaşarken var olduğunu ve şiirin insanlığın ortak malı olduğunu ekler; ulusal edebiyatın anlamını yitirdiğini, dünya edebiyatı çağının kapıda olduğunu ilan eder. Ama aynı konuşmada yabancı olana değer verip hiçbirini örnek almamak gerektiğini, ne Çinlilerin ne Sırpların ne Calderón'un ne de Nibelungen'in model olabileceğini, örnek gerekiyorsa her zaman eski Yunanlara dönülmesi gerektiğini söyler. Böylece pencere açılır, ama ölçü baştan Yunan klasiğine bağlanır.
  2. Çelik'e göre Goethe'nin döneminde Almanya küçük krallıklara bölünmüştü, güçlü bir ulus devletten yoksundu ve Fransızca Alman aristokrasisinde neredeyse ikinci dil olmuştu. Goethe'nin öngörüsünün altında Alman kültürüne yeni dönemde belirleyici bir yer bulma, edebi merkezin İngiltere ve Fransa olmasına son verme çabası yatar; dünya edebiyatını da büyük ölçüde bu üç ülkeyle sınırlar. Karşı gerekçe olarak Goethe'nin sözlerinin Almanların dar çevresine yönelik bir eleştiri içerdiği, Çin romanını tuhaf bulmayan ve Çin'in romancılık geleneğini Avrupa'nınkinden eski sayan bir tavır taşıdığı söylenebilir.
  3. Macaulay Sanskritçe ve Arapça bilmediğini açıkça söyler; yargısını en ünlü Arapça ve Sanskritçe eserlerin çevirilerine ve Doğu dillerinde uzman kişilerle yaptığı konuşmalara dayandırır. Bu dayanaklarla, iyi bir Avrupa kütüphanesinin tek bir rafının Hindistan ve Arabistan'ın bütün yerli edebiyatına bedel olduğunu inkâr edecek bir Oryantalist bulamadığını yazar. Yazı tek sesli bir çağın belgesi değildir: Macaulay'nin aktardığına göre komitenin yarısı Arapça ve Sanskritçenin öğretilmesini savunuyordu. Tartışma komitenin kendi içinde de sürüyordu ve bir eğitim kararına bağlıydı.
  4. Çelik'in Ahmad'dan aktardığına göre Asya ve Afrika aydınları Avrupa dillerini bilirken Batılı kuramcılar Asya dillerini pek bilmezdi; Asya dillerinden çeviri en yavaş ve istikrarsız biçimde ilerledi. Bu yüzden Doğu klasikleri Batı'ya aracıların seçimleriyle girdi. Baykara'nın aktardığına göre Chamberlain Japon edebiyatına Avrupa merkezli baktı, Waley ise buna karşı çalıştı; ama Bassnett-McGuire'e göre Waley'nin okurlarının güzelliğin asılda olmayabileceğini düşünmesi oryantalist bir tepkiydi. Genji Tom Jones ve Austen'la, Bashō Wordsworth'le karşılaştırıldı; haiku Chamberlain'e göre «en yoksul biçim»di. Doğu klasiğinin değeri çoğu zaman bir Batılı benzerine göre ölçüldü.
  5. Kaynaklar evet demek için güçlü gerekçeler verir: Goethe örneği Yunanlarda tuttu, kavram Alman prestij arayışıyla doğdu, Macaulay'nin yazısında Doğu edebiyatlarının değeri bir yönetim kararına bağlandı, çeviri eşitsiz aktı. Ama karşı gerekçeler de vardır: Goethe ortak bir insanlık gördü; Macaulay'nin karşısında Doğu dillerini savunan bir komite yarısı vardı; Waley gibi çevirmenler Avrupa merkezciliğe karşı çalıştı; kanonlar yalnızca Avrupa'da kurulmadı, Çin'in seçkinleri de romanı edebiyat saymadı. Longxi'ye göre çözüm bir merkezi başka bir merkezle değiştirmek değil, birden çok merkezden bakabilmektir. Türkçe Kelile ve Dimne'yi Arapça ve Farsça üzerinden, Kikaku'yu Fransızcadan, Genji'yi İngilizce temel alınıp kaynakla karşılaştırılarak, Kızıl Köşkün Rüyası'nı doğrudan Çinceden aldı; bu yollar dünya edebiyatının tek bir merkezden akmadığını gösterir.

Okuma

  • Pascale Casanova, Dünya Edebiyat Cumhuriyeti, çev. Saadet Özen ve Filiz Deniztekin (İstanbul: Varlık Yayınları, 2010).
  • Geran Özdeş Çelik, «Weltliteratur'un Üç Dünya Teorisi'nden Küresel Güney'e Siyasal Yansıması», Politik Ekonomik Kuram 10/2 (2026).
  • J. P. Eckermann, Conversations of Goethe with Eckermann and Soret, çev. John Oxenford, 31 Ocak 1827 kaydı, Internet Archive.
  • T. B. Macaulay, «Minute on Indian Education» (1835), Wikisource.
  • Bu kursta okuduğunuz metinlerden birini seçin (Gita, Kızıl Köşk, Genji ya da Bashō). O metnin Türkçeye hangi yoldan geldiğini (doğrudan mı, aracı bir dil üzerinden mi) araştırın ve bu yolun metni nasıl değiştirmiş olabileceğini üç cümleyle yazın.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:20 Soğuk açılış: kış günü Weimar'da bir yemek odası; yaşlı bir adam ve genç yardımcısı; masada açık duran ince bir Çin romanı; «dünya edebiyatı» sözcükleri havada belirir.
  • 1:20–1:50 Büyük soru: bir pencere ile bir ayna yan yana; ikisinin de çerçevesinde «dünya edebiyatı» yazar.
  • 1:50–3:30 Bağlam: kursun metinleri bir rafa dizilir (Gita, Kızıl Köşk, Genji, Bashō); her birinin önünde bir çevirmen silueti durur.
  • 3:30–6:40 Ana anlatı — Goethe: benzerlik ve Yunan ölçüsü: bir Çin evi ve bir Alman kasabası üst üste biner; sonra bir Yunan heykeli bütün sahnenin ortasına yerleşir; küçük krallıklara bölünmüş bir Almanya haritası; İngiltere, Fransa ve Almanya'yı birleştiren üç çizgi.
  • 6:40–9:30 Ana anlatı — Tek bir raf: 1835 Hindistan'ında bir toplantı odası; ikiye bölünmüş bir masa; bir terazinin bir kefesinde tek bir kitap rafı, öbür kefesinde bir kütüphane dolusu Sanskritçe ve Arapça elyazması.
  • 9:30–12:00 Ana anlatı — Aracılar ve eşitsiz dolaşım: iki yönlü oklar, biri kalın biri incecik; Waley ve Chamberlain'in masaları; bir Doğu klasiğinin yanına yapıştırılan Batılı benzer etiketleri; Çin'in kendi kütüphanesinde rafın dışında bırakılan romanlar.
  • 12:00–14:30 Metin anı: Eckermann'ın defterinde satırlar; Yunan heykelinin gölgesi Çin romanının üstüne düşer; bir resmî yazı ve «tek bir raf» cümlesinin altı çizilir.
  • 14:30–15:50 Cevap ve bağlantı: tek merkezli bir harita çok merkezli bir ağa dönüşür; Türkçeye uzanan dört yol (Arapça-Farsça, Fransızca, İngilizce, Çince) dört ayrı renkle çizilir.
  • 15:50–16:20 Kapanış kancası: Goethe'nin listesinde Çin romanının yanında Nibelungen; bir Orta Çağ savaşçısının kalkanı ve bir ozan.

Telaffuz

  • Goethe: «GÖ-te»; Weltliteratur: «VELT-li-te-ra-tur»; Eckermann: «E-ker-man»; Weimar: «VAY-mar».
  • Calderón: «kal-de-RON»; Nibelungen: «Nİ-be-lun-gın»; Hermann ve Dorothea: «HER-man ve do-ro-TE-a»; Richardson: «Rİ-çırd-sın».
  • Thomas Babington Macaulay: «TO-mıs BE-bing-tın mı-KO-li»; Oxenford: «OK-sın-fırd».
  • Edward Said: «ED-vırd sa-İD»; Pascale Casanova: «pas-KAL ka-za-no-VA»; Franco Moretti: «FRAN-ko mo-RET-ti»; Aijaz Ahmad: «ey-CAZ AH-med»; Zhang Longxi: «cang LONG-şi».
  • Susan Bassnett-McGuire: «SU-zın BES-nıt mık-GUAYR»; Geran Özdeş Çelik: «ge-RAN öz-DEŞ çe-LİK».