İçeriğe geç

Ünite EDB-233-03 · Seviye 2C — Dünya Edebiyatı

Abbasi dönemi

EDB-233 Arap Edebiyatı

2.439 kelime · yaklaşık 11 dakika okuma · anlatım 12 dk

  • atlâl
  • hamriyye
  • eskiler ve yeniler
  • Şuûbiyye
  • hikmet beyti
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Abbâsîlerle şiir Bağdat'taki saraylara taşındı; Nicholson'a göre eski şiir dilin saf kaynağı sayılıyor, yenilerden çöl tasvirlerini tekrarlamaları bekleniyordu. İbn Kuteybe, şairlerin eski ya da yeni oluşlarına göre değil kendi değerlerine göre yargılanmasını istedi.
  2. Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs Fars asıllı bir ailede Ahvaz'da doğdu, Basra ve Kûfe'de yetişti, Hârûnürreşîd ve Emîn'in sarayında yaşadı ve birkaç kez hapsedildi. Divanında şarap şiirlerine ilk kez ayrı bölüm ayrıldı; kasidenin iç yapısını değiştirip kabul ettirdi.
  3. Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs yıkıntıya ağlama geleneğine az yer verir; Nicholson'a göre onunla sık sık alay eder. Nicholson onun Fars kökeninden utanmadığını vurgular; Karaarslan onu Şuûbî saymanın zor olduğunu söyler.
  4. Durmuş'a göre Mütenebbî 915'te Kûfe'de doğdu, bir isyan yüzünden hapsedildi, lakabının kaynağı tartışmalıdır. 948-957'de Halep'te Seyfüddevle'nin şairi oldu; sonra Kâfûr'a gitti, 965'te yolda öldürüldü. Hikmet beyitleri atasözü gibi dolaştı.
  5. Durmuş'a göre Mütenebbî Türklerin ve Deylemlilerin yönetimine karşı ırkçı görüşler dile getirdi, ama belâgat kitaplarının vazgeçilmez örneklerinden biri oldu. Ebû Nüvâs'tan Letâif-i Ebû Nüvâs 1921'de İstanbul'da yayımlandı; onun hakkındaki ilk kitabın yazması İstanbul'dan Kahire'ye götürüldü.

Kazanımlar

  • Abbâsî Bağdat'ında şiirin saraya, kente ve çok dilli bir kültüre taşınmasını ve eskiler ile yeniler tartışmasını açıklayabilir.
  • Ebû Nüvâs'ın hayatını, şarap şiirini ve eski kasideye tavrını farklı kaynakların değerlendirmeleriyle birlikte tartışabilir.
  • Mütenebbî'nin hayatını, Seyfüddevle ile ilişkisini, gururunu ve hikmet beyitlerini kaynaklara dayanarak anlatabilir.
  • İki şairden kısa parçaları yakından okuyup Türk okurunun bu şairlerle bağını ve Mütenebbî'nin Türklere bakışını değerlendirebilir.

Video metni

Soğuk açılış

Eylül 965. Şiraz'dan Bağdat'a giden yolda, Nûmâniye yakınlarında bir kervan. Bir grup bedevî yolu keser. Kervandaki elli yaşlarındaki adam atını çevirip kaçmaya davranır.

Anlatılana göre yanındaki kölesi ona bir dizeyi hatırlatır. Adamın kendi dizesidir: at, gece ve çöl beni tanır; kılıç, mızrak, kâğıt ve kalem beni tanır. Adam durur. «Kahrolası, beni öldürdün!» der, geri döner ve öldürülünceye kadar savaşır. Divanının kendi eliyle yazdığı nüsha da yağmalanır.

Adam, pek çoklarına göre en büyük Arap şairi sayılan Mütenebbî'dir. Hikâye belki süslenmiştir, ama bir şeyi iyi gösterir: bu çağda bir şair, kendi şiirinin arkasında ölecek kadar ona bağlanabiliyordu.

Büyük soru

Çölün kasidesi, halifelerin başkentinde ne oldu? Şiir kente ve saraya taşındığında eski kurallarını mı bıraktı, yoksa onları bir gurur ve bir oyun malzemesine mi çevirdi?

Bağlam

Abbâsîler 750'de iktidara geldi; kısa süre sonra kurulan Bağdat onların başkenti oldu. Şiirin dünyası değişti. Şairler artık kabile meclislerinde değil, halifelerin, vezirlerin ve emîrlerin saraylarında okuyordu. Geçimleri övgü şiirlerine, yani methiyelere bağlıydı.

Nicholson'a göre bu çağda edebiyat çevrelerinde güçlü bir önyargı vardı: eski şiir, dilin saf kaynağı olarak inceleniyor ve üstün sayılıyordu. Yeni şairlerden de çöl hayatının tasvirlerini tekrarlamaları bekleniyordu, oysa ne onlar ne dinleyicileri o hayatla ilgiliydi.

İbn Kuteybe'nin bir cümlesi tartışmayı özetler. Nicholson'un çevirisine göre, her eskinin kendi gününde yeni olduğunu ve her klasiğin ilk göründüğünde bir sonradan görme sayıldığını yazar.

Ana anlatı — Ebû Nüvâs: kente dönen kaside

Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs sekizinci yüzyılın ortasında Ahvaz'da doğdu; annesi ve babası Fars asıllıydı. Basra'da büyüdü, Kûfe'de şair Halef el-Ahmer'den ders aldı. Rivayete göre bin urcûze ve kasideyi ezberlemesi şartıyla ondan icazet aldı ve fasih Arapçayı öğrenmek için bir süre çölde bedevîler arasında yaşadı. Sonra Bağdat'a gitti ve Hârûnürreşîd'in sarayına girdi.

Sarayla ilişkisi fırtınalıydı. Karaarslan'a göre Hârûnürreşîd onu birkaç kez hapsetti. Oğlu Emîn halife olunca şair saraya döndü; ama içkiye düşkünlüğü ya da dine saygısız bir beyti yüzünden Emîn de onu hapse attı. Karaarslan'a göre 813'ten sonra da hayattaydı ve Bağdat'ta öldü.

Ebû Nüvâs'ın şiirinde her tür vardı: övgü, hiciv, mersiye, av şiiri, zühd şiiri. Ama adı şarapla anıldı.

Onu çağdaşlarından ayıran bir tavrı daha vardı: eski kasidenin açılışına bakışı. Önceki derslerde gördüğümüz terk edilmiş konak yeri, Abbâsî şairinden hâlâ beklenen bir açılıştı.

Kaynaklarımız bu noktada farklı ağırlık verir. Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs yıkıntılara ağlama geleneğine şiirinde çok az yer verir ve sanatçıya gerçekçi olmayı, hayatın gerçeklerini söylemeyi tavsiye eder. Nicholson daha ileri gider: ona göre Ebû Nüvâs bu âdetle sık sık alay eder ve eskiyi yüceltme modasını küçümser.

Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs başta yadırgansa da kasidenin iç yapısını istediği gibi değiştirip bunu kabul ettirdi. Şiirine halk dilinden sözler, nadir kelimeler ve çok sayıda Farsça deyim kattı. Ama av şiirlerinde eski kalıpları bilerek korudu. Gelenekten tamamen kopmadı; nerede ona uyacağını, nerede onunla oynayacağını kendisi seçti.

Yaygın yanlış«Ebû Nüvâs yalnızca saray soytarısı, Binbir Gece'nin şakacı kahramanıdır.»
Doğrusu

Nicholson'a göre Avrupalıların çoğu onu yalnızca Binbir Gece'den, Hârûnürreşîd'in nükteli nedimi olarak tanır ve büyük bir şair olduğunu unutur. Karaarslan'a göre Câhiz, dili ondan daha iyi bilen birine rastlamadığını söyler; Ebû Nüvâs zamanının İmruülkays'ı sayılır ve dilbilgisi âlimleri onun şiirlerini şâhid olarak kullanır. Halk hikâyelerindeki figür ile divanın şairi aynı kişidir, ama aynı şey değildir.

Ana anlatı — Arap mı, Fars mı?

Abbâsî Bağdat'ı çok dilli bir kentti. Nicholson'a göre Abbâsîlerin zaferiyle gelen Fars etkisi, Arapların kendi soylarının zihinsel üstünlüğüne dair eski inancını sarstı. Bu gerilimin bir adı vardı.

Ebû Nüvâs bu tartışmada nerede durur? Nicholson, Fars kanından utanmadığının kanıtı olarak bir beytini aktarır: büyük Arap kabilelerinin adlarını sayar ve Tanrı katında onların hiçbir şey olmadığını söyler. Karaarslan ise başka yönde düşünür. Ebû Nüvâs aşırı İran yanlısı bir şairi hicvetmiş, Hârûnürreşîd'i övmüştür. Ona göre şairin bedevî hayatı yerine Abbâsî kent hayatını seçmesi, bir soy tavrından çok yaşadığı hayattan memnun olmasının ifadesidir. İki okuma aynı dizelere bakar; biri bir kimlik bildirisi, öteki bir yaşam zevki görür.

Ana anlatı — Mütenebbî: gurur ve hikmet

Bir yüzyıl sonra Arap şiirinin en büyük adı başka bir dünyadan çıktı. Durmuş'a göre Mütenebbî 915'te Kûfe'de, yoksul bir ailede doğdu. Çocukken iki yıl Semâve çölünde bedevîler arasında yaşadı. Suriye'de gezgin bir şair olarak dolaştı, küçük ücretlerle övgüler yazdı. Sonra bedevîler arasında bir isyan başlattı ve Humus'ta hapse atıldı.

«Mütenebbî», peygamberlik taslayan demektir. Lakabın kaynağı tartışmalıdır. Durmuş'a göre o dönemde isyan çıkaranlara genellikle peygamberlik iddiası isnat edilirdi. Bazı kaynaklar onu kendini peygamberlere benzeten dizelerine, bazıları olağanüstü şairliğine bağlar. Durmuş, lakabın ona düşmanları tarafından takılmış olmasını daha makul bulur; Nicholson ise onun gerçekten peygamber olarak ortaya çıktığını yazar.

948'de Halep'teki Hamdânî emîri Seyfüddevle'nin sarayına girdi. Durmuş'a göre şiirlerini oturarak okuması ve kimsenin elini öpmemesi şartıyla. Dokuz yıl boyunca emîrin Bizans'a karşı savaşlarını yanında yaşayarak şiire döktü. Bu «Seyfiyyât», Durmuş'a göre sanatının zirvesidir. Ama mağrur tabiatı saraydaki pek çok kişinin düşmanlığını kazandırdı. Halep'ten kaçtı, Mısır'da İhşîdîlerin emîri Kâfûr'un himayesine girdi, ona zoraki övgüler, sonra ağır bir hiciv yazdı. Bağdat'a, oradan Şiraz'a gitti. Dönüş yolunda öldürüldü.

Mütenebbî'nin şiirini ayakta tutan, yalnızca övgüler değildi. Dizeleri dilden dile dolaştı.

Mütenebbî tartışmayı hiç bitirmedi. Durmuş'a göre çağdaşları onu hem ateşle savundu hem sertçe eleştirdi; intihal suçlamaları üzerine bile kitaplar yazıldı. On birinci yüzyıldan itibaren adı «büyük şair» ile eş anlamlı oldu. Nicholson ise Avrupalı âlimlerin büyük kısmının bu hayranlığı paylaşmadığını, kendi zevk ölçülerine göre onu eski şairlerin ve Ebû Nüvâs'ın gerisinde gördüğünü yazar. Bu karşıtlık bize bir şair kadar, onu okuyan gözlerin ölçülerini de gösterir.

Metin anı

Ebû Nüvâs'tan, bedevî hayatı ve eski kasidenin açılışıyla alay eden dizeler. Türkçesi Nicholson'un İngilizcesinden bizim aktarmamız:

Güney rüzgârı ıssız yeri yağmurla ıslatsın,
zaman bir zamanlar taze ve yeşil olanı silsin!
Bedevîler arasında zevk arama: neyin tadını çıkarırlar ki?
Açlıkla, kuraklıkla yaşarlar.
Bırak kaselerindeki sütü içsinler;
hayatın ince zevkleri onlara yabancıdır.

Mütenebbî'den, Seyfüddevle'ye seslendiği bir kasidenin son bölümü:

Şiir sanatımı körler bile görür,
dizelerim sağırların kulağında bile çınlar.
Çöl beni iyi tanır, gece de, atlılar da;
savaş ve kılıç, kâğıt ve kalem de.

Ebû Nüvâs'ın dizeleri eski nesîbin bütün öğelerini kullanır: ıssız yer, rüzgâr, zamanın sildiği izler. Ama onları bir veda için değil, bir savuşturma için dizer. İmruülkays arkadaşlarını durdurup konak yerinde ağlamaya çağırıyordu; Ebû Nüvâs konak yerini rüzgâra bırakır ve kente döner. Yıkıntıya ağlamak yerine yıkıntıyı gömmek de bir tür nesîbdir.

Mütenebbî'nin dizeleri ise kendini övmenin, yani fahriyenin doruğudur. Bir övgü şiirinin sonunda, övülen emîrin yerine şair kendini koyar. Son beyit, soğuk açılıştaki rivayetin dizesidir. Durmuş'un aktardığı biçimde at, gece, çöl, kılıç, mızrak, kâğıt ve kalem; Nicholson'un çevirisinde atlılar ve savaş. İki aktarım küçük farklarla aynı gururu taşır: savaşçı ile şair aynı kişidir.

Cevap ve bağlantı

Çölün kasidesi Bağdat'ta ne oldu? Kaynaklarımıza göre ölmedi, ama sahibini değiştirdi. Ebû Nüvâs kasidenin yapısını kendi hayatına göre büktü, yıkıntının yerine meclisi koydu. Mütenebbî eski kalıbı korudu, nesîbi kısalttı ve kasideyi hikmetle, gururla, savaş tarihiyle doldurdu. Biri geleneği hafife alarak, öteki onu kendi büyüklüğüne ölçü yaparak yeniledi.

Türk okuru için bu çağın bir yüzü rahatsız edicidir. Durmuş'a göre Mütenebbî, Suriye'de gezdiği yıllarda, Arapların Türkler ve Deylemliler gibi yabancılarca yönetilmesinden yakındığı şiirlerde ırkçı görüşler dile getirdi. Türklerin yönetimde güç kazandığı bir çağda, en büyük Arap şairi bu değişime öfkeyle bakıyordu. Aynı şair sonraki yüzyıllarda belâgatın vazgeçilmez örneklerinden biri oldu. Durmuş'a göre belâgat kitapları, kimi güzellik kimi kusur örneği olarak, Mütenebbî'nin dizeleriyle doludur; önceki derste gördüğümüz gibi Osmanlı medreseleri de belâgatı bu Arapça kitaplardan okuyordu.

Ebû Nüvâs'ın Türkçedeki izi de iki katmanlıdır. Bir yanda Süleyman Sûdî'nin 1921'de İstanbul'da yayımladığı Letâif-i Ebû Nüvâs çevirisi var. Öte yanda İstanbul'un bir kütüphanesi: Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs'ın arkadaşı Ebû Hiffân'ın, şair hakkındaki ilk kitap olan Ahbâru Ebî Nüvâs'ının yazma nüshası Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesi'ndeydi ve 1948'de Kahire'ye götürülüp orada yayımlandı.

Kapanış kancası

Doğu'dan binlerce kilometre uzakta, Endülüs'te, çalgı eşliğinde söylenen yeni bir şiir doğdu: uzun beyitlerle kısa bentler sırayla yer değiştiriyor, kaside düzeni bozuluyordu. Bir süre sonra halk bu şiirin gramerden kurtulmuş, sokak diliyle söylenen bir türünü de yarattı. Bu şiirin kökü Arap kasidesinde miydi, yoksa İspanyol halk ozanlarının şarkılarında mı? Ve Arap şiiri Avrupa'ya bu kapıdan mı girdi?

Özet kartı

  1. Abbâsîlerle şiir Bağdat'taki saraylara taşındı; Nicholson'a göre eski şiir dilin saf kaynağı sayılıyor, yenilerden çöl tasvirlerini tekrarlamaları bekleniyordu. İbn Kuteybe, şairlerin eski ya da yeni oluşlarına göre değil kendi değerlerine göre yargılanmasını istedi.
  2. Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs Fars asıllı bir ailede Ahvaz'da doğdu, Basra ve Kûfe'de yetişti, Hârûnürreşîd ve Emîn'in sarayında yaşadı ve birkaç kez hapsedildi. Divanında şarap şiirlerine ilk kez ayrı bölüm ayrıldı; kasidenin iç yapısını değiştirip kabul ettirdi.
  3. Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs yıkıntıya ağlama geleneğine az yer verir; Nicholson'a göre onunla sık sık alay eder. Nicholson onun Fars kökeninden utanmadığını vurgular; Karaarslan onu Şuûbî saymanın zor olduğunu söyler.
  4. Durmuş'a göre Mütenebbî 915'te Kûfe'de doğdu, bir isyan yüzünden hapsedildi, lakabının kaynağı tartışmalıdır. 948-957'de Halep'te Seyfüddevle'nin şairi oldu; sonra Kâfûr'a gitti, 965'te yolda öldürüldü. Hikmet beyitleri atasözü gibi dolaştı.
  5. Durmuş'a göre Mütenebbî Türklerin ve Deylemlilerin yönetimine karşı ırkçı görüşler dile getirdi, ama belâgat kitaplarının vazgeçilmez örneklerinden biri oldu. Ebû Nüvâs'tan Letâif-i Ebû Nüvâs 1921'de İstanbul'da yayımlandı; onun hakkındaki ilk kitabın yazması İstanbul'dan Kahire'ye götürüldü.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
AtlâlDeserted encampmentEski kasidenin girişinde ağlanan terk edilmiş konak yerinin izleri
HamriyyeWine poemŞarabı, meclisi ve içme zevkini konu alan şiir
Eskiler ve yenilerAncients and modernsEski şairleri örnek sayanlarla çağdaş şairleri de değerli görenler arasındaki tartışma
ŞuûbiyyeShu'ubiyyaArap soy üstünlüğüne karşı Arap olmayan Müslümanların, özellikle İranlıların eşitliğini savunan akım
Hikmet beytiGnomic verseHayat ve insan üzerine özlü bir yargıyı tek beyitte söyleyen, atasözü gibi dolaşan dize

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Abbâsî çağında şiirin ortamı nasıl değişti? Eskiler ve yeniler tartışmasında İbn Kuteybe ne savundu?
  2. (Kazanım 2) Ebû Nüvâs'ın hayatını ve şiirinin başlıca özelliklerini anlatın. Onun eski kasideye tavrı konusunda kaynaklar nasıl ayrışır?
  3. (Kazanım 2) Ebû Nüvâs'ı yalnızca bir saray soytarısı ya da Şuûbî bir şair saymak onun hangi yönlerini gözden kaçırır?
  4. (Kazanım 3) Mütenebbî'nin hayatının duraklarını ve lakabı hakkındaki görüşleri anlatın. Hikmet beyti nedir ve onun şöhretinde nasıl bir rol oynadı?
  5. (Kazanım 4) Ebû Nüvâs'ın ve Mütenebbî'nin aktarılan dizelerini yakından okuyun; iki şairin Türk okuruyla bağını ve Mütenebbî'nin Türklere bakışını değerlendirin.

Cevaplar

  1. Abbâsîler başkenti Bağdat'a taşıdı; şairler kabile meclisleri yerine saraylarda okudu ve geçimleri övgü şiirlerine bağlandı. Nicholson'a göre eski şiir dilin saf kaynağı olarak üstün sayılıyor, yeni şairlerden kimsenin ilgilenmediği çöl tasvirlerini tekrarlamaları bekleniyordu. İbn Kuteybe şairlerin eskiliğine ya da yeniliğine değil değerine bakılması gerektiğini, her eski eserin kendi gününde yeni olduğunu söyledi.
  2. Karaarslan'a göre Ebû Nüvâs Ahvaz'da Fars asıllı bir ailede doğdu, Basra'da büyüdü, Kûfe'de Halef el-Ahmer'den ders aldı, Bağdat'ta Hârûnürreşîd'in sarayına girdi, Hârûn ve Emîn tarafından hapsedildi. Övgü, hiciv, mersiye, av ve zühd şiirleri yazdı ama asıl şarap şiiriyle tanındı; divanında hamriyyâta ilk kez ayrı bölüm ayrıldı; halk dilinden sözler ve Farsça deyimler kullandı. Karaarslan'a göre yıkıntılara ağlama geleneğine çok az yer verir; Nicholson'a göre bu âdetle sık sık alay eder.
  3. Nicholson'a göre Avrupalılar onu Binbir Gece'deki nükteli nedim olarak tanır ve büyük bir şair olduğunu unutur; Karaarslan'a göre Câhiz dili ondan iyi bilene rastlamadığını söyler ve dilbilgisi âlimleri onun şiirini şâhid getirir. Nicholson Fars kökeninden utanmadığını gösteren bir beytini aktarır, ama Karaarslan onun aşırı İran yanlısı bir şairi hicvettiğini, Hârûnürreşîd'i övdüğünü ve kent hayatını seçmesinin bir soy tavrından çok yaşam memnuniyeti olduğunu söyler.
  4. Durmuş'a göre Mütenebbî 915'te Kûfe'de doğdu, çölde bedevîler arasında yaşadı, Suriye'de gezgin şair oldu, bir isyan yüzünden Humus'ta hapsedildi; 948-957'de Halep'te Seyfüddevle'nin şairi oldu, sonra Mısır'da Kâfûr'a gitti, Bağdat ve Şiraz'dan sonra 965'te yolda öldürüldü. Lakap «peygamberlik taslayan» demektir: Durmuş düşmanlarının taktığını düşünür, bazı kaynaklar dizelerine ya da dehasına bağlar, Nicholson gerçekten peygamber olarak ortaya çıktığını yazar. Hikmet beyti hayat ve insan üzerine özlü bir yargıdır; İbn Abbâd onun 370'ten fazla beytinin mesel hâline geldiğini açıkladı.
  5. Ebû Nüvâs nesîbin ıssız yer, rüzgâr ve silinen iz öğelerini ağlamak için değil savuşturmak için kullanır ve bedevî hayatını küçümser; Mütenebbî fahriyede kendini övülen emîrin yerine koyar ve savaşçı ile şairi birleştirir. Durmuş'a göre Mütenebbî Arapların Türkler ve Deylemlilerce yönetilmesine karşı ırkçı görüşler dile getirdi, ama belâgat kitapları onun dizeleriyle doludur. Ebû Nüvâs'tan Letâif-i Ebû Nüvâs'ı Süleyman Sûdî 1921'de İstanbul'da yayımladı; Ebû Hiffân'ın Ahbâru Ebî Nüvâs'ının yazması Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesi'nden 1948'de Kahire'ye götürüldü.

Okuma

  • Ebû Nüvâs, Letâif-i Ebû Nüvâs, çev. Süleyman Sûdî (Himmetzâde) (İstanbul 1921).
  • Nasuhi Ünal Karaarslan, «Ebû Nüvâs», ve İsmail Durmuş, «Mütenebbî», TDV İslâm Ansiklopedisi.
  • Reynold A. Nicholson, A Literary History of the Arabs (1907), Abbâsî şiiri bölümleri.
  • Nicholson'un bir Ebû Nüvâs şarap şiiri çevirisini ve bir Mütenebbî övgüsünü yan yana okuyun: hangisinde şair kendi hayatını, hangisinde kendi büyüklüğünü merkeze koyuyor?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:10 Soğuk açılış: gece bir kervan yolu; yol kesen atlılar; bir köle efendisine bir dize fısıldar; havaya savrulan bir divanın sayfaları.
  • 1:10–1:40 Büyük soru: bir çöl çadırı yavaşça bir saray kubbesine dönüşür.
  • 1:40–3:00 Bağlam: Bağdat'ın yuvarlak planı; saray meclisinde şairler sıra bekler; eski bir kaside sayfası bir kürsüde kutsal emanet gibi durur.
  • 3:00–5:40 Ana anlatı — Ebû Nüvâs: Ahvaz'dan Basra'ya, Kûfe'ye, Bağdat'a bir yol; bir hapishane kapısı üç kez açılıp kapanır; bir divanın içinde «şarap» başlıklı yeni bir bölüm açılır; yıkık bir konak resminin üstüne bir meclis çizilir.
  • 5:40–7:00 Ana anlatı — Arap mı, Fars mı?: Arap kabile sancakları ile Fars süslemeleri aynı kentte; iki eleştirmen aynı beyti iki farklı renkle işaretler.
  • 7:00–9:40 Ana anlatı — Mütenebbî: Kûfe, çöl, Humus hapishanesi; Halep sarayında oturarak şiir okuyan bir şair; Bizans sınırında süvariler; Mısır'a kaçış; bir hikmet beyti ağızdan ağıza, kentten kente dolaşır.
  • 9:40–11:40 Metin anı: rüzgârın silip süpürdüğü bir konak yeri, arkasında ışıklı bir kent; bir süvari atının yanında kalem ve kâğıt.
  • 11:40–12:40 Cevap ve bağlantı: saray kubbesinin altında iki şairin gölgesi; bir medrese sınıfında belâgat kitabı; İstanbul'dan Kahire'ye giden bir yazma.
  • 12:40–13:10 Kapanış kancası: Endülüs'te bir avlu; ud ve def; beyitler ile kısa bentler sırayla yanıp söner.

Telaffuz

  • Ebû Nüvâs: «e-BU nü-VAS»; Hârûnürreşîd: «ha-ru-nür-re-ŞİD»; Emîn: «e-MİN»; Halef el-Ahmer: «ha-LEF el-AH-mer»; hamriyye: «ham-RİY-ye»; atlâl: «at-LAL»; talel: «TA-lel»; Şuûbiyye: «şu-u-BİY-ye»; İbn Kuteybe: «İBN ku-TEY-be».
  • Mütenebbî: «mü-te-neb-Bİ»; Seyfüddevle: «sey-füd-DEV-le»; Hamdânî: «ham-da-Nİ»; Kâfûr: «ka-FUR»; İhşîdî: «ih-şi-Dİ»; Seyfiyyât: «sey-fiy-YAT»; Ebû Hiffân: «e-BU hif-FAN»; Süleyman Sûdî: «sü-ley-MAN su-Dİ».