Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Kur'an Mekke'de, şiirin ve secili sözün yüksek itibar gördüğü bir toplumda ortaya çıktı; kendisine yöneltilen şair ve kâhin suçlamalarını reddetti ve inkâr edenlere benzerini getirmeleri için meydan okudu (tehaddî).
- Yavuz'a göre i'câz, Kur'an'ın benzerinin getirilemeyeceği öğretisidir; dokuzuncu yüzyılda tartışılmaya başlandı. Nazzâm'ın sarfe görüşüne karşı Câhiz i'câzın esasını nazımda gördü; Bâkıllânî, Abdülcebbâr ve Cürcânî on birinci yüzyılda tartışmayı olgunlaştırdı.
- Cürcânî'nin nazm teorisine göre güzellik kelimelerin dilbilgisine uygun dizilişinde ve anlamı kapsamasındadır. Âyet sonlarına seci denip denemeyeceği tartışılır; Bâkıllânî ve Rummânî karşı çıkar, belâgatçıların çoğu sakınca görmez, tefsirciler «fâsıla» terimini seçer.
- Kılıç'a göre belâgat meânî, beyân ve bedî'den oluşur ve Arap dili ilimleri içinde en geç bağımsızlaşandır; Kazvînî'nin Telhîs'i şerhleriyle öğretimin temeli olur. Tâhâ Hüseyin Aristo'yu belâgatın ilk öğretmeni sayar; Kılıç yabancı etkinin sanıldığı kadar fazla olmadığını söyler.
- Yetiş'e göre Osmanlı medreselerinde belâgat Arapça asıllarından okundu; Ankaravî onu Türkçe anlattı. Tanzimat'ta Süleyman Paşa Batı retoriğine döndü, Cevdet Paşa'nın Belâgat-ı Osmâniyye'si ve Recâizâde'nin Ta'lîm-i Edebiyyât'ı büyük tartışmalara yol açtı.
Kazanımlar
- Kur'an'ın, şiirin en yüksek söz sayıldığı bir toplumda kendini şiirden ve kâhin sözünden nasıl ayırdığını açıklayabilir.
- İ'câz öğretisinin tarihini, tehaddî âyetlerini ve sarfe ile nazm arasındaki tartışmayı kaynaklara dayanarak anlatabilir.
- Belâgatın Kur'an'ı anlama çabasından bağımsız bir ilme dönüşmesini ve meânî, beyân, bedî' ayrımını açıklayabilir.
- Kısa âyetlerde fâsılayı yakından okuyup belâgatın Osmanlı medresesinden Tanzimat tartışmalarına uzanan Türk serüveniyle ilişkilendirebilir.
Video metni
Soğuk açılış
Mekke'de bir adam, halkın önünde kısa, ritmik cümleler okuyor. Cümlelerin sonları birbirine benziyor: «-ân», «-ân», «-ân». Dinleyenlerin kulağı bu sesi tanıyor. Kâhinler de böyle konuşurdu. Panayırlardaki hatipler de.
Birisi bağırıyor: «Bu bir şair!» Bir başkası: «Hayır, bir kâhin.» Okunan metin ise iki suçlamaya da aynı cevabı veriyor: bu, bir şairin sözü değildir; bir kâhinin sözü de değildir.
Şiiriyle övünen, en iyi kasidelerini panayırlarda yarıştıran bir toplum, kendini şiir saymayan bir metinle karşılaşmıştı. Bu karşılaşmadan yüzyıllar sonra, Arapçanın en ayrıntılı söz bilimi doğacaktı.
Büyük soru
Bir kutsal metin, dinleyicilerinin dilini ve kulağını kullanarak onlardan nasıl ayrışır? Ve bu ayrışmayı anlamaya çalışanlar, farkında olmadan nasıl bir edebiyat kuramı kurar?
Bağlam
Önceki derste Câhiliye kasidesini, râvileri ve şâhid beyitleri gördük. Kur'an bu dünyanın ortasında, yedinci yüzyılın başında Mekke'de ortaya çıktı. Yavuz'a göre Kur'an kendini ısrarla insan sözünden ayırır ve inkâr edenlerin «istesek biz de böyle söyleriz» dediğini aktarır. Buna karşı bir meydan okuma yapar: güçleri yetiyorsa benzerini getirsinler.
Bu meydan okuma bir kavrama dönüştü: i'câz. Kelime «âciz bırakmak» demektir.
Ana anlatı — Şiir değil, kehanet değil
Kur'an'ın ilk muhatapları söz ustalarıydı ve onu tanıdıkları türlerle karşılaştırdılar. Çetin ile Topuzoğlu'nun aktardığı âyetlerde Kur'an kendisine yöneltilen «şair» suçlamasını birkaç kez anar ve reddeder: «Biz ona şiir öğretmedik.» «O bir şairin sözü değildir.»
Neden şair değil? Çünkü Kur'an vezinli değildir ve kaside kalıbında ilerlemez. Ama cümlelerinin sonları çoğu zaman birbirine benzer sesle biter. Durmuş'a göre Câhiliye döneminde kafiyeli düzyazı, yani seci, hitabelerin, vasiyetlerin ve hikmetli sözlerin vazgeçilmez unsuruydu. Kâhinler de secili konuşurdu; Durmuş'a göre onların secisinde zorlama ve yapmacıklık vardı. Kur'an'ın sesi bu yüzden dinleyiciye tanıdık geldi. Aynı sebeple kendini bu türlerden ayırmak zorunda kaldı.
Âyet sonlarındaki bu ses uyumuna ne ad verilmeli? Burada âlimler ayrışır. Durmuş'a göre Bâkıllânî Kur'an'da seci olamayacağını savunur: seci olsaydı, Arapların kullandığı bir üslupla meydan okunmuş olurdu ve i'câz gerçekleşmezdi. Rummânî ise Kur'an'daki âyet sonunu belâgat, seciyi bir kusur sayar. Buna karşılık Durmuş'a göre belâgat âlimlerinin çoğu, doğal biçimde gelen seciyi makbul görür ve Kur'an'daki uyuma seci demekte sakınca görmez. Tefsir âlimleri ise kutsal metni insan sözünden ayırmak için başka bir terim seçer.
Yaygın yanlış«Kur'an kafiyeli ve ritmik olduğuna göre bir tür şiirdir.»
Kur'an kendini açıkça şiirden ayırır ve kaynaklarımızdaki âlimler bu ayrımı sürdürür. Çetin ile Topuzoğlu'ya göre kafiye şiirde bulunur; Kur'an ise şiir tarzında indirilmemiştir. Kur'an vezinli değildir, beyitlerle ilerlemez, kaside bölümlerini izlemez. Ses uyumu vardır, ama âlimler onu bile «seci» diye adlandırıp adlandırmamak konusunda tartışmıştır. Kur'an'ı şiir saymak, Arapların kendi türler düzenini hiçe saymak olur.
Ana anlatı — Âciz bırakan söz
İ'câz bir tartışma olarak başladı. Yavuz'a göre İslam hızla yayılınca başka din ve kültürlerden gelenler Kur'an'ı eleştirdi, bazıları onun çelişkili olduğunu ileri sürdü. Âlimler önce Kur'an'ın anlamını dil ve edebiyat kurallarına göre açıklamaya çalıştı. Kelimelerin anlamı ve mecazları üzerine kitaplar yazıldı. İ'câz görüşleri bu çalışmaların ardından ortaya çıktı.
Yavuz'a göre i'câzı ilk ele alanlar Mu'tezile âlimleridir ve ilk farklı görüş Nazzâm'ın sarfe görüşüdür. Bu görüşe göre Kur'an dil ve üslup bakımından benzeri yapılamayacak bir metin değildir; Tanrı insanların onun benzerini yapma gücünü ya da iradesini elinden almıştır. Nazzâm'ın öğrencisi Câhiz başka bir yol tuttu. Ona göre i'câzın esası Kur'an'ın söz dizimindeydi, yani nazmındaydı. Yavuz'a göre sonraki âlimlerin çoğu Câhiz'in yolunu izledi; sarfe görüşü ise başta Bâkıllânî olmak üzere Sünnî âlimlerin çoğunca eleştirildi.
On birinci yüzyılda tartışma olgunlaştı. Bâkıllânî güzelliği hem bütünde hem her tek kelimede gördü. Kādî Abdülcebbâr güzelliği tek tek kelimelerde değil, lafızla anlamın uyumunda aradı. Abdülkāhir el-Cürcânî ise soruyu bir kurama dönüştürdü.
Bu fikrin önemi dinî tartışmanın ötesine uzanır. Yavuz'un özetinden çıkan soru şudur: bir cümlenin gücü tek tek kelimelerden mi gelir, yoksa onların anlamı taşıyacak biçimde nasıl dizildiğinden mi? Bu, bir şiirin ya da bir düzyazının neden etkili olduğunu soran herkes için geçerli bir sorudur. Kılıç'a göre Cürcânî belâgat tarihinin en büyük kuramcılarından biridir ve Zemahşerî onun iki kitabını esas alarak Kur'an'ın belâgatına geniş yer veren tefsirini yazmıştır.
Ana anlatı — Belâgat bir ilim oluyor
Belâgatın kelime anlamı, sözün açık ve fasih olmasıdır. Kılıç'a göre terim iki anlamda kullanılır: bir yetenek olarak ve bir ilim olarak.
Kılıç'a göre belâgat, Arap dili ilimleri içinde bağımsızlığını en geç kazananıdır. Sebebi açıktır: Kur'an'ın i'câzını anlamak için nesillerin uzun süre çalışması gerekiyordu. Sîbeveyhi dilbilgisi kitabında sonradan meânînin konusu sayılacak meseleleri işledi. Câhiz yetenek olarak belâgat üzerinde durdu. Cürcânî'nin kitapları belâgatı bağımsız bir ilim hâline getirdi. Sekkâkî'nin büyük kitabının üçüncü bölümünü on dördüncü yüzyılda Hatîb el-Kazvînî Telhîsü'l-Miftâh adıyla özetledi ve bu özet, üzerine yazılan şerhlerle birlikte yüzyıllarca belâgat öğretiminin temeli oldu.
Belâgatın kökeni de tartışmalıdır. Kılıç'ın aktardığına göre Mısırlı edebiyatçı Tâhâ Hüseyin, Aristo'nun yalnız felsefede değil belâgatta da Müslümanların ilk öğretmeni olduğunu söyler. Kılıç bu görüşe katılmaz; ona göre ilk dönemde yabancı etkiler sanıldığı kadar fazla değildir. İki görüş belâgatın iki farklı hikâyesini anlatır: biri Yunan retoriğinin mirasını öne çıkarır, öteki Kur'an'ı anlama çabasını.
Metin anı
Rahmân suresinin açılışı. Arapça metin ile anlamı; anlam aktarımı bize aittir:
Er-Rahmân. Alleme'l-Kur'ân. Halaka'l-insân. Allemehu'l-beyân.
Rahmân. Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.
Hâkka suresinden, şair ve kâhin suçlamasına cevap veren âyetler:
Ve mâ huve bi-kavli şâir, kalîlen mâ tü'minûn. Ve lâ bi-kavli kâhin, kalîlen mâ tezekkerûn.
O bir şairin sözü değildir; ne kadar az inanıyorsunuz. Bir kâhinin sözü de değildir; ne kadar az düşünüyorsunuz.
Duhâ suresinin açılışı:
Ve'd-duhâ. Ve'l-leyli izâ secâ. Mâ veddeake rabbüke ve mâ kalâ.
Kuşluk vaktine andolsun. Dindiğinde geceye andolsun. Rabbin seni bırakmadı, sana darılmadı.
Rahmân suresinin açılışı Kılıç'ın belâgat maddesinin de açılışıdır. Kılıç, belâgatın insanda doğuştan bulunan bir yetenek olduğunu söylerken bu âyetleri anar: insan yaratılmış ve ona «beyan» öğretilmiştir. Kısa cümleler, dört kez aynı «-ân» sesiyle kapanır. Ses uyumu burada bir süs değil, bir ritimdir.
Hâkka'daki iki âyet, soğuk açılıştaki suçlamanın cevabıdır. İkisi de aynı yapıdadır: bir ret, ardından bir sitem. Kalıbın tekrarı, ayırt etmenin kendisini vurgular: şair değil, kâhin değil.
Duhâ'nın açılışı daha ince bir şey gösterir. Durmuş'a göre son kelime kalâ, dilbilgisine göre «sana darıldı» anlamında kalâke olmalıyken ses uyumuna uyması için kısaltılmıştır. Üç âyet «-â» sesiyle biter. Bir fâsıla anlamın, ses de anlamın hizmetindedir; ama ses, kelimenin biçimini değiştirecek kadar güçlüdür. Âlimlerin seci ile fâsıla arasında çizmeye çalıştığı ince çizgi tam da buradadır.
Cevap ve bağlantı
Bir kutsal metin, dinleyicilerinin dilini kullanarak onlardan nasıl ayrışır? Kaynaklarımıza göre tanıdık araçlarla, ama tanıdık kalıplara girmeyerek. Kur'an seciyi, yemini, kısa ve ritmik cümleyi kullandı; vezne, kasideye ve kâhin sözünün yapmacıklığına girmedi. Onu anlamaya çalışanlar da bu farkı adlandırmak için bir terimler sistemi kurdu. Fâsıla, nazm, meânî, beyân, bedî': hepsi bir metnin nasıl etki ettiğini sorarken doğdu.
Bu ilim Türk okurunun da ilmi oldu. Yetiş'e göre Zemahşerî ve Teftâzânî gibi Arap belâgatının büyük yazarları Türktür. Osmanlı medreselerinde belâgat yüzyıllarca Arapça asıllarından okundu: Sekkâkî'nin kitabı, Kazvînî'nin Telhîs'i, Teftâzânî'nin Mutavvel'i ve bunların şerhleri. Mevlevî şeyhi İsmâil Ankaravî belâgatı Türkçe anlattı ve belâgat öğrenmenin Kur'an'ı, hadisi ve Mesnevî'yi anlamaya yardım edeceğini yazdı.
Tanzimat'ta gelenek kırıldı. Yetiş'e göre Süleyman Paşa'nın Mebâni'l-inşâ'sıyla dokuz asırlık bir gelenek kırılır ve Fransızca retorik kitapları örnek alınmaya başlar. Ahmed Cevdet Paşa Belâgat-ı Osmâniyye'de eski belâgatı sürdürür, kitap sekiz kez basılır ve tartışma yaratır. Recâizâde Ekrem'in Ta'lîm-i Edebiyyât'ı ise yeni edebiyatın belâgatı olur; bu kitabı EDB-207-08'de görmüştük. Mekke'de bir metnin şiir olup olmadığı üzerine başlayan tartışma, bin iki yüz yıl sonra İstanbul'da Türk edebiyatının kurallarını kimin koyacağı tartışmasına dönüştü.
Kapanış kancası
Bağdat'ta, halifelerin sarayında, bir şair eski yurt yıkıntılarına ağlama geleneğine şiirinde pek yer vermez; kasidenin iç yapısını dilediği gibi değiştirir ve şarap şairi diye anılır. Bir yüzyıl sonra Halep'teki bir sarayda başka bir şair, sanatı kadar mağrur tabiatıyla da ün salar ve çevresindekilerin çoğunun düşmanlığını kazanır. Saray, şarap ve gurur: Abbâsî çağı, çölden gelen kasideyle ne yaptı?
Özet kartı
- Kur'an Mekke'de, şiirin ve secili sözün yüksek itibar gördüğü bir toplumda ortaya çıktı; kendisine yöneltilen şair ve kâhin suçlamalarını reddetti ve inkâr edenlere benzerini getirmeleri için meydan okudu (tehaddî).
- Yavuz'a göre i'câz, Kur'an'ın benzerinin getirilemeyeceği öğretisidir; dokuzuncu yüzyılda tartışılmaya başlandı. Nazzâm'ın sarfe görüşüne karşı Câhiz i'câzın esasını nazımda gördü; Bâkıllânî, Abdülcebbâr ve Cürcânî on birinci yüzyılda tartışmayı olgunlaştırdı.
- Cürcânî'nin nazm teorisine göre güzellik kelimelerin dilbilgisine uygun dizilişinde ve anlamı kapsamasındadır. Âyet sonlarına seci denip denemeyeceği tartışılır; Bâkıllânî ve Rummânî karşı çıkar, belâgatçıların çoğu sakınca görmez, tefsirciler «fâsıla» terimini seçer.
- Kılıç'a göre belâgat meânî, beyân ve bedî'den oluşur ve Arap dili ilimleri içinde en geç bağımsızlaşandır; Kazvînî'nin Telhîs'i şerhleriyle öğretimin temeli olur. Tâhâ Hüseyin Aristo'yu belâgatın ilk öğretmeni sayar; Kılıç yabancı etkinin sanıldığı kadar fazla olmadığını söyler.
- Yetiş'e göre Osmanlı medreselerinde belâgat Arapça asıllarından okundu; Ankaravî onu Türkçe anlattı. Tanzimat'ta Süleyman Paşa Batı retoriğine döndü, Cevdet Paşa'nın Belâgat-ı Osmâniyye'si ve Recâizâde'nin Ta'lîm-i Edebiyyât'ı büyük tartışmalara yol açtı.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| İ'câz | Inimitability | Kur'an'ın benzerinin meydana getirilemeyeceği öğretisi |
| Tehaddî | Challenge | Kur'an'ın inkâr edenlere benzerini getirmeleri için meydan okuması |
| Nazm teorisi | Theory of construction | Cürcânî'nin, güzelliği kelimelerin anlamı kapsayan dizilişinde gören görüşü |
| Fâsıla | Verse-end, Quranic rhyme | Âyetin son kelimesi ya da harfi; kafiye ve seciden ayrı tutulan ses uyumu |
| Belâgat | Eloquence; rhetoric | Yerinde ve fasih söz söyleme yeteneği ve meânî, beyân, bedî'den oluşan ilmi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Kur'an kendisine yöneltilen şair ve kâhin suçlamalarına nasıl cevap verir? Seci ve kâhin sözü bu tartışmada neden önemlidir?
- (Kazanım 2) Tehaddî ve i'câz nedir? Sarfe görüşü ile Câhiz'in nazm görüşü arasındaki fark nedir?
- (Kazanım 2) Cürcânî'nin nazm teorisi neyi savunur? Âyet sonlarına seci denip denemeyeceği konusunda âlimler nasıl ayrışır?
- (Kazanım 3) Belâgat bağımsız bir ilim hâline nasıl geldi? Meânî, beyân ve bedî' neyi inceler? Belâgatın kökeni hakkındaki iki görüş nedir?
- (Kazanım 4) Duhâ suresinin açılışındaki kalâ kelimesi neyi gösterir? Belâgatın Osmanlı medresesinden Tanzimat'a serüvenini anlatın.
Cevaplar
- Çetin ile Topuzoğlu'nun aktardığı âyetlerde Kur'an «Biz ona şiir öğretmedik» ve «O bir şairin sözü değildir» der; Hâkka'da bir kâhinin sözü de olmadığını ekler. Durmuş'a göre Câhiliye'de seci hitabe, vasiyet ve hikmetli sözlerin vazgeçilmez unsuruydu ve kâhinler de secili konuşurdu; Kur'an'ın ses uyumu dinleyiciye tanıdık geldiği için bu türlerden ayrışması gerekti.
- Yavuz'a göre tehaddî, Kur'an'ın inkâr edenlere yardımcılarını da çağırarak benzer bir metin getirmelerini istemesidir; i'câz ise onun edebî üstünlüğü ve muhtevası sebebiyle benzerinin getirilemeyeceği öğretisidir. Nazzâm'ın sarfe görüşüne göre Kur'an dil bakımından taklit edilemez değildir, Tanrı insanların bu gücünü ya da iradesini elinden almıştır. Câhiz ise i'câzın esasını Kur'an'ın nazmında, yani söz diziminde görür; sonraki âlimlerin çoğu onu izler, sarfe başta Bâkıllânî olmak üzere Sünnî âlimlerin çoğunca eleştirilir.
- Yavuz'a göre Cürcânî'de nazm, sözün dil kurallarına uygun biçimde şekillenmesi ve kastedilen anlamı kapsamasıdır; lafızdan çok anlam önemlidir. Durmuş'a göre Bâkıllânî Kur'an'da seci olamayacağını, olsaydı i'câzın gerçekleşmeyeceğini savunur; Rummânî fâsılayı belâgat, seciyi kusur sayar; belâgatçıların çoğu doğal seciyi makbul görür ve adlandırmada sakınca görmez; tefsirciler ve bazı belâgatçılar «fâsıla» terimini tercih eder.
- Kılıç'a göre belâgat Kur'an'ın i'câzını anlama çabasıyla uzun sürede gelişti ve Arap dili ilimleri içinde en geç bağımsızlaştı; Sîbeveyhi, Câhiz ve Cürcânî bu yolun durakları, Kazvînî'nin Telhîs'i ise sonraki öğretimin temelidir. Meânî cümle yapısını ve sözün duruma uygunluğunu, beyân teşbih, mecaz, istiare ve kinayeyi, bedî' sözü güzelleştiren sanatları inceler. Tâhâ Hüseyin Aristo'nun belâgatta da Müslümanların ilk öğretmeni olduğunu söyler; Kılıç yabancı etkinin ilk dönemde sanıldığı kadar fazla olmadığını savunur.
- Durmuş'a göre kalâ, dilbilgisine göre kalâke olmalıyken üç âyetin «-â» sesiyle bitmesi için kısaltılmıştır; ses uyumu kelimenin biçimini değiştirecek kadar güçlüdür, âlimlerin seci ile fâsıla arasındaki çizgisi burada sınanır. Yetiş'e göre medreselerde belâgat Arapça asıllarından okundu, Ankaravî onu Türkçe anlattı; Tanzimat'ta Süleyman Paşa Fransız retoriğine yöneldi, Cevdet Paşa'nın Belâgat-ı Osmâniyye'si sekiz baskı yaptı ve tartışıldı, Recâizâde'nin Ta'lîm-i Edebiyyât'ı yeni edebiyatın belâgatı sayıldı.
Okuma
- Kur'an-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı; Rahmân, Hâkka ve Duhâ surelerini Arapça okunuşlarıyla yan yana okuyun.
- Abdülkāhir el-Cürcânî, Delâilü'l-i'câz; Türkçe çeviri ya da tanıtım yazılarıyla birlikte, özellikle nazm üzerine bölümler.
- Hulusi Kılıç ve Kâzım Yetiş, «Belâgat», TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Recâizâde Mahmud Ekrem, Ta'lîm-i Edebiyyât (günümüz Türkçesine aktarılmış bir baskıdan) ile bir klasik belâgat kitabının teşbih bölümünü karşılaştırın: hangisi örneğe, hangisi tanıma yaslanıyor?