Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- «Câhiliye» İslam öncesi Arap dünyasına İslam döneminde verilen addır. Fayda'nın aktardığı Goldziher çizgisindeki yoruma göre eski şiirde «cehl» bilgisizlikten çok taşkınlık ve şiddettir; karşıtı «hilm», yani ölçülülük ve sükûnettir.
- Azizova'ya göre Ukâz, Mekke yakınında hac mevsiminin başında kurulan, Kureyş denetiminde en büyük panayırdı; şairler kırmızı deri çadırlarda yarışırdı. Câhiliye şiiri sözlüydü ve şairle gezen râviler tarafından aktarıldı.
- Tülücü'ye göre muallakalar altmış ile yüz beyit arası, tek kafiyeli kasidelerdir; nesîb, tasvir, övgü ve kendini övme bölümlerinden oluşur ve ortak bir şiir diliyle yazılmıştır. Nesîbi ilk kullananın İmruülkays olduğu söylenir.
- Kâbe'ye asılma bir rivayettir; Nehhâs bunun kesin olmadığını söyler. Şair listesi derleyiciden derleyiciye yediden ona değişir. Ukâz'ın 584/585'te kurulduğu bilgisi doğruysa, İmruülkays'ın kasidesi o panayırda seçilmiş olamaz.
- Şarkiyatçılar ve Tâhâ Hüseyin şiirlerin sahiciliğinden kuşkulandı; Tülücü bu kuşkuya karşı çıkar. Muallakalar dilbilgisi ve Kur'an tefsirinde şâhid beyit kaynağı oldu. İlk tam Türkçe çeviri Yaltkaya'nın Yedi Askı'sıdır (1943).
Kazanımlar
- Câhiliye şiirinin doğduğu ortamı, Ukâz panayırını ve şairle râvi arasındaki ilişkiyi açıklayabilir.
- Muallakatın adını, şairlerini ve Kâbe'ye asılma rivayetini kaynakların birbirinden ayrıştığı noktalarla birlikte tartışabilir.
- Bir muallaka kasidesinin bölümlerini ve bu kasidelerin Arap dili ile Kur'an tefsiri için neden kaynak sayıldığını açıklayabilir.
- İmruülkays, Züheyr ve Amr b. Külsûm'den kısa parçaları yakından okuyup Türkçe çevirileri ve Divan kasidesiyle ilişkilendirebilir.
Video metni
Soğuk açılış
Mekke'nin güneydoğusunda, Tâif yolunda taşlık bir vadi. Her yıl hac mevsiminin başında burada bir panayır kurulur. Gazze'den şarap, Suriye'den silah, Tâif'ten deri, Yemen'den kumaş gelir. Kabilelerin bayrakları yan yana dikilir. Kırmızı deriden çadırların önünde şairler en iyi şiirlerini okur ve birbirleriyle yarışır.
Rivayete göre en beğenilen kasideler keten bezinden tomarlara altın suyuyla yazılır ve Kâbe'nin duvarına asılır. Şiirlerin adı da buradan gelir: Muallakat, yani «asılanlar».
1782'de Londra'da basılan bir İngilizce kitabın kapağında aynı hikâye yazar: «Mekke'deki tapınağa asılmış yedi Arap şiiri». Hikâye yüzyıllarca dolaşmış, bir Avrupa kitabının adına kadar gelmişti.
Büyük soru
Bir şiir yarışması bir edebî geleneği başlatabilir mi? Yoksa gelenek, kendi başlangıcını anlatmak için bir yarışmayı sonradan mı hatırlar?
Bağlam
«Câhiliye», İslam'dan önceki Arap dünyasına İslam döneminde verilen addır. Fayda'ya göre kelime Kur'an'da yalnızca Medine döneminde inen dört ayette geçer ve İslam öncesinin inançlarını, tutumlarını ve davranışlarını İslam dönemininkilerden ayırmak için kullanılır. Kelime «cehl» kökünden gelir ve eski sözlüklerde «bilgisizlik» diye açıklanır. Ama Fayda'nın aktardığına göre Goldziher'den bu yana modern araştırmacıların çoğu başka bir anlama dikkat çeker: eski Arap şiirinde «cehl» çoğu zaman taşkınlık, şiddet ve öfke demektir.
Bu şiir yazıyla değil, sesle yaşadı. Şairin yanında onunla birlikte gezen biri vardı.
Ana anlatı — Panayır ve kaside
Azizova'ya göre Ukâz Mekke'ye otuz, Tâif'e on beş mil uzaklıktaki geniş bir vadiydi. Hac mevsimi Ukâz ile başlar, iki panayırla sürer, oradan Arafat'a çıkılırdı. Panayır Kureyş'in denetimindeydi. Uzak kervanlar gelir, açık artırmayla satış yapılır, anlaşmalar kurulur, anlaşmazlıklar çözülürdü. Azizova'nın aktardığı rivayete göre ünlü şair Nâbiga ez-Zübyânî, aralarında kadın şair Hansâ'nın da bulunduğu şairlerin yarışmalarında hakemlik yapardı. Azizova panayırı «edebî bir kongre» diye niteler ve fasih Arapçanın korunmasına katkısını vurgular.
Ukâz'da okunan şiirin kalıbı kasideydi. Tülücü'ye göre muallakalar altmış ile yüz beyit arasında değişir ve bütün beyitlerde aynı kafiye tekrar eder. Kaside, şairin eski sevgilinin hatırasını anmaya çağırdığı bir girişle açılır.
Girişten sonra en uzun bölüm gelir: tasvir. Şairin atı ya da devesi, çöl hayvanları, çölde başa gelenler, bedevi hayatından sahneler anlatılır. Kaside övgü ve kendini övme bölümleriyle biter. Bu yapı yüzyıllar sonra Divan kasidesinde nesîb, methiye ve fahriye olarak yaşayacaktır; bölümleri EDB-102-06'da görmüştük.
Tülücü'nün dikkat çektiği bir ayrıntı daha var: muallakaların hepsi ortak bir şiir diliyle yazılmıştır. Arap yarımadasının neresinden gelirse gelsin, şairin kendi yöresinin ya da kabilesinin kelimeleri bu kasidelerde görülmez. Kabileler birbiriyle savaşıyordu, ama şiirleri aynı dili konuşuyordu.
Ana anlatı — Kaç şiir, hangi şairler, hangi duvar?
«Muallaka» kelimesi Arapçada «alak» kökünden gelir. Tülücü'ye göre kök hem bir şeyi başka bir şeye bağlamak hem de bir şeyi beğenip sevmek anlamı taşır. Muallakat da «beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan şiirler» demektir. Aynı şiirlere başka adlar da verilmiştir: «yedi uzun kaside», «dizili inciler», «yaldızlı şiirler».
Tülücü'ye göre kelime ilk kez büyük olasılıkla onuncu yüzyılın ilk yarısında derlenen bir antolojide görülür. Yani şiirlerden aşağı yukarı dört yüz yıl sonra. Kâbe hikâyesini aktaranlar arasında İbn Haldûn var. Ama sekizinci yüzyılda şiirleri derleyen Hammâd er-Râviye'den söz eden eleştirmen Ebû Ca'fer en-Nehhâs, Kâbe duvarına asılma rivayetinin kesin olmadığını söyler.
Şair listesi de sabit değildir. İbn Abdürabbih'in listesinde yedi ad var: İmruülkays, Tarafe, Hâris b. Hillize, Amr b. Külsûm, Züheyr, Antere ve Lebîd. Başka derleyiciler bu listeden bazı adları çıkarır, Nâbiga ile A'şâ'yı ekler. Tülücü'ye göre şair sayısı derleyiciden derleyiciye yediden dokuza, hatta ona kadar çıkar. En eskileri altıncı yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays'tır; ötekiler aynı yüzyılın ikinci yarısında yaşar. İçlerinden yalnız Lebîd Müslüman olur ve İslam döneminde uzun yıllar yaşar.
Burada kaynaklarımız arasında bir gerilim beliriyor. Azizova'ya göre Kureyş'in denetimindeki Ukâz panayırı 584 ya da 585 yılında kuruldu. İmruülkays ise bu tarihten yarım yüzyıl kadar önce yaşamıştı. Bu tarihler doğruysa, en ünlü muallaka o panayırın bir yarışmasında seçilmiş olamaz. Rivayet, farklı zamanların şiirlerini tek bir sahnede buluşturuyor olabilir.
Yaygın yanlış«Muallakat Kâbe'nin duvarına asıldığı için bu adı aldı ve bu tarihî bir gerçektir.»
Kaynaklar bunu ancak bir rivayet olarak aktarır. Tülücü'ye göre Nehhâs asılma rivayetinin kesin olmadığını söyler; Azizova da bu konuda farklı görüşler bulunduğunu belirtir. Kelimenin kökü «değerli sayılan, beğenilen» anlamına da açıktır. Kesin olan, bu kasidelerin sonraki yüzyıllarda en değerli eski Arap şiirleri olarak seçilip derlenmesidir; duvar ise belki hiç yoktu.
Ana anlatı — Sahici mi, sonradan mı?
Daha büyük bir soru da var: bu şiirler gerçekten İslam öncesine mi ait? Tülücü'nün saydığı adlar arasında Nöldeke'den Margoliouth'a on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl şarkiyatçıları ve Mısırlı eleştirmen Tâhâ Hüseyin var. Bu yazarlar eski Arap şiirinin, dolayısıyla muallakatın önemli bir kısmının sonradan uydurulmuş olabileceğini ileri sürdü. Kuşkunun dayanağı açık: şiirler yüzyıllarca ağızdan ağıza dolaştı ve ancak İslam döneminde yazıya geçti.
Tülücü bu görüşleri ihtiyatla karşılamak gerektiğini söyler. Ona göre son incelemeler Câhiliye döneminde yazı kullanma geleneğinin bulunduğunu ve râvilerden gelen sözlü rivayetlere güvenilebileceğini göstermiştir. Tartışma bugün de kapanmış değildir. Ama iki taraf bir noktada birleşir: elimizdeki metinler, onları ezberleyen, aktaran ve sonunda yazan insanların elinden geçmiştir.
Bu şiirler neden bu kadar titizlikle korundu? Tülücü'ye göre eski Arap şiiri, özellikle de muallakalar, Arap dilbilgisi ve sözlüğü ile Kur'an'daki seyrek kelimelerin açıklanmasında birinci derecede kaynak oldu.
Tülücü'nün verdiği bir sayı ilginçtir. İlk büyük Arap dilbilgisi kitabı olan Sîbeveyhi'nin el-Kitâb'ında 1.050 şâhid beyit vardır ve bunların yalnızca yirmi dördü muallakalardan alınmıştır. Sonraki dilbilgisi âlimleri ise muallaka şairlerine giderek daha çok başvurur. Muallakatın itibarı zamanla büyümüştür.
Metin anı
İmruülkays'ın muallakasının açılışı. William Jones'un İngilizcesinden çeviri bize aittir:
Durun, ağlayalım sevgilimizin anısına, Dahul ile Havmel arasındaki kıvrılan kumların kıyısında çadırının kurulduğu yeri görünce; güney rüzgârıyla kuzey rüzgârı kumu üstüne dokusa da izleri büsbütün silinmemiş bir konak yeri.
Arkadaşlarım atlarını yanımda durdurup «Umutsuzluktan helak olma, sabret» dediklerinde böyle konuştum. «Bol gözyaşı» dedim, «tek tesellimdir; ama terk edilmiş bir konağın kalıntıları üstüne onları dökmek neye yarar?»
Züheyr'in muallakasından, yaşlı şairin sesi:
Hayatın yüklediği ağır yüklerden bıktım; benim gibi seksen yıl yaşamış herkes de elbet bıkacaktır.
Amr b. Külsûm'ün muallakasından, kabilesi adına:
Hiçbir kavim bize karşı kendini kaybedip saldırmaya kalkmasın; çünkü onların taşkınlığına, en budalanın budalalığını aşan bir taşkınlıkla karşılık veririz.
İmruülkays'ın açılışı, nesîbin ne olduğunu tek başına gösterir. Şair bir yere varır, ama sevgili orada değildir; yalnızca izler kalmıştır. Arkadaşlar sabır öğütler, şair ağlamanın bir işe yaramadığını bildiği hâlde ağlar. Kaside bir kayıpla başlar ve hemen ardından atına, devesine, çöle döner. Divan şiirinin kasidelerindeki bahar ya da kış tasvirli girişler bu terk edilmiş konağın uzak torunlarıdır.
Amr b. Külsûm'ün beyti ise Câhiliye kelimesine yeni bir ışık tutar. Fayda'ya göre bu beyit, cehlin eski şiirde bilgisizlik değil, taşkınlık ve şiddet anlamına geldiğinin en çarpıcı örneklerindendir. Jones da 1782'de burada «bilgisizlik» değil, taşkınlık ve budalalık anlamına gelen kelimeler seçmişti. Şair taşkınlığı bir kabile övüncü olarak ilan eder. Bu kasidelerde şeref, cömertlik ve intikam aynı değerler dizisinin parçalarıdır.
Züheyr'in sesi başkadır. Tülücü'ye göre onun muallakası, bir kabile kavgasında barışı sağlamak için büyük çaba gösteren Mürre kabilesinin reisi için yazılmış bir övgüdür ve olayı en güvenilir biçimde aktaran kaynaklardan biridir. Seksen yaşındaki bir şairin yorgunluğu, taşkınlık övgüsünün yanında bir hilm sesi gibi durur.
Cevap ve bağlantı
Bir yarışma bir geleneği başlatabilir mi? Kaynaklarımıza bakılırsa panayır ve yarışma gerçekti: Ukâz'da şairler yarıştı, hakemler seçti, iyi şiir kabile için bir şerefti. Ama «Muallakat» adı, yedi şiirlik liste ve Kâbe duvarı, ancak yüzyıllar sonra derleyicilerin ve eleştirmenlerin elinde biçimlendi. Gelenek bir yanıyla yarışmadan doğdu, bir yanıyla da kendi başlangıcını geriye dönük olarak yazdı.
Bu şiirlerin İstanbul'daki izi eskidir. Tülücü'ye göre muallakatın bilinen Farsça çevirilerinden biri, Zevzenî'nin şerhiyle birlikte, bugün Millet Kütüphanesi'nde duran bir mecmuadadır ve 1323'ten önce yazıldığı sanılır. Yine Tülücü'ye göre Şemseddin Sâmi muallakatı Türkçeye çevirdi, ama bu çeviri hiç basılmadı. İlk tam Türkçe çeviri 1943'te Şerefettin Yaltkaya'nın Yedi Askı'sı oldu. İsmet Zeki Eyüboğlu 1985'te, Sadık Yalsızuçanlar 1998'de kasideleri manzum olarak yeniden çevirdi. «Yedi Askı» adı bile rivayeti Türkçede yaşatır.
Kapanış kancası
Tülücü'nün anlattığına göre bu kasideler, Kur'an'daki anlaşılması güç kelimeleri açıklamak için başvurulan ilk kaynaklardan biri oldu. Peki, şiiriyle övünen bir toplumun ortasında ortaya çıkan bir kitap, şiir olmadığını söylerken Arapçanın en yüksek sözü olarak nasıl kabul gördü? Ve belagat denen bilim bu soruya cevap ararken nasıl doğdu?
Özet kartı
- «Câhiliye» İslam öncesi Arap dünyasına İslam döneminde verilen addır. Fayda'nın aktardığı Goldziher çizgisindeki yoruma göre eski şiirde «cehl» bilgisizlikten çok taşkınlık ve şiddettir; karşıtı «hilm», yani ölçülülük ve sükûnettir.
- Azizova'ya göre Ukâz, Mekke yakınında hac mevsiminin başında kurulan, Kureyş denetiminde en büyük panayırdı; şairler kırmızı deri çadırlarda yarışırdı. Câhiliye şiiri sözlüydü ve şairle gezen râviler tarafından aktarıldı.
- Tülücü'ye göre muallakalar altmış ile yüz beyit arası, tek kafiyeli kasidelerdir; nesîb, tasvir, övgü ve kendini övme bölümlerinden oluşur ve ortak bir şiir diliyle yazılmıştır. Nesîbi ilk kullananın İmruülkays olduğu söylenir.
- Kâbe'ye asılma bir rivayettir; Nehhâs bunun kesin olmadığını söyler. Şair listesi derleyiciden derleyiciye yediden ona değişir. Ukâz'ın 584/585'te kurulduğu bilgisi doğruysa, İmruülkays'ın kasidesi o panayırda seçilmiş olamaz.
- Şarkiyatçılar ve Tâhâ Hüseyin şiirlerin sahiciliğinden kuşkulandı; Tülücü bu kuşkuya karşı çıkar. Muallakalar dilbilgisi ve Kur'an tefsirinde şâhid beyit kaynağı oldu. İlk tam Türkçe çeviri Yaltkaya'nın Yedi Askı'sıdır (1943).
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Muallaka | Mu'allaqa (suspended ode) | En beğenilen Câhiliye kasidelerinden her biri; adı Kâbe'ye asılma rivayetinden gelir |
| Nesîb | Nasib | Kasidenin terk edilmiş konak yerinde sevgiliyi anan giriş bölümü |
| Râvi | Rawi (transmitter) | Şairle gezip şiirlerini ezberleyen ve aktaran kişi |
| Cehl ve hilm | Jahl and hilm | Eski şiirde taşkınlık ile ölçülülük arasındaki karşıtlık |
| Şâhid beyit | Shahid (evidentiary verse) | Bir kelimenin anlamını ya da bir dil kuralını kanıtlamak için getirilen eski beyit |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Ukâz panayırı neydi, orada neler olurdu? Câhiliye şiiri yazıya geçmeden önce nasıl yaşadı?
- (Kazanım 2) «Muallakat» adının kaynağı hakkında neler söylenir? Kâbe'ye asılma rivayetini kaynaklar nasıl değerlendirir?
- (Kazanım 2) Ukâz'ın kuruluş tarihi ile İmruülkays'ın yaşadığı dönem arasındaki gerilim neyi düşündürür? Sahicilik tartışmasında iki taraf ne der?
- (Kazanım 3) Bir muallaka kasidesinin bölümleri nelerdir? Bu kasideler Arap dilbilgisi ve Kur'an tefsiri için neden önemlidir?
- (Kazanım 4) İmruülkays'ın açılışını, Züheyr'in ve Amr b. Külsûm'ün beyitlerini yakından okuyun; Türkçe çevirileri ve Divan kasidesiyle bağlarını anlatın.
Cevaplar
- Azizova'ya göre Ukâz, Mekke'nin güneydoğusunda, Mekke'ye otuz, Tâif'e on beş mil uzaklıkta, Kureyş denetiminde kurulan en büyük Arap panayırıdır. Hac mevsimi onunla başlar; kervanlar gelir, açık artırmayla satış yapılır, anlaşmalar kurulur, anlaşmazlıklar çözülür; şairler kırmızı deri çadırlarda yarışır ve rivayete göre Nâbiga hakemlik yapar. Tülücü'ye göre şiirler şairle gezen râvilerin ezberiyle aktarılır ve sonradan yazıya geçirilir.
- Tülücü'ye göre kelime «alak» kökünden gelir; kök hem bağlamak hem beğenip sevmek anlamı taşır ve muallakat «beğenildiği için herkesin görebileceği yere asılan şiirler» demektir. Rivayete göre şiirler keten bezine altın suyuyla yazılıp Kâbe duvarına asılır; İbn Haldûn bunu aktarır, ama Nehhâs rivayetin kesin olmadığını söyler, Azizova da farklı görüşler bulunduğunu belirtir. Kesin olan, bu şiirlerin sonradan en değerli eski şiirler olarak derlenmesidir.
- Azizova'ya göre Ukâz 584 ya da 585'te kurulur; Tülücü'ye göre İmruülkays altıncı yüzyılın ilk yarısında yaşar. Bu tarihler doğruysa onun kasidesi o panayırın yarışmasında seçilmiş olamaz; rivayet farklı dönemleri tek sahnede birleştiriyor olabilir. Nöldeke'den Margoliouth'a şarkiyatçılar ve Tâhâ Hüseyin şiirlerin önemli kısmının sonradan uydurulmuş olabileceğini savunur; Tülücü bu görüşlere ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini, yazı kullanımının ve râvi rivayetlerinin güvenilirliğinin gösterildiğini söyler.
- Tülücü'ye göre kaside eski sevgiliyi anan bir nesîb ile açılır, en uzun bölüm olan tasvirle at, deve, çöl ve bedevi hayatını anlatır, övgü ve kendini övmeyle biter; bütün beyitler aynı kafiyededir ve dil yöresel değil ortak şiir dilidir. Muallakalar Arap dilbilgisi ve sözlüğü ile Kur'an'daki seyrek kelimelerin açıklanmasında şâhid beyit kaynağıdır; İbn Abbas'ın iki yüz kadar kelimeyi eski şiirle açıkladığı rivayet edilir. Sîbeveyhi'nin 1.050 şâhidinin yalnız yirmi dördü muallakalardandır; sonraki âlimler onlara daha çok başvurur.
- İmruülkays arkadaşlarını durdurup sevgilinin rüzgârın tam silemediği konak yerinde ağlamaya çağırır, ama ağlamanın bir işe yaramadığını da bilir; bu, nesîbin örneğidir. Züheyr seksen yıllık ömrün yükünden bıktığını söyler. Amr b. Külsûm saldıranın taşkınlığına daha büyük bir taşkınlıkla karşılık verileceğini söyler; Fayda'ya göre bu, cehlin şiddet anlamının en çarpıcı örneklerindendir. Türkçede ilk tam çeviri Yaltkaya'nın Yedi Askı'sıdır (1943); Eyüboğlu (1985) ve Yalsızuçanlar (1998) manzum çeviriler yapar, Şemseddin Sâmi'nin çevirisi basılmamıştır. Divan kasidesinin nesîb, methiye ve fahriye düzeni bu kasidelerin uzak mirasıdır.
Okuma
- Yedi Askı: el-Muallakātü's-seb'a, çev. M. Şerefettin Yaltkaya (İstanbul 1943; 1985 ve 1989 baskıları).
- Muallakât-ı Seb'a — Yedi Askı, çev. Sadık Yalsızuçanlar (İstanbul 1998); ya da İsmet Zeki Eyüboğlu, Yedi Askı (İstanbul 1985).
- Süleyman Tülücü, «Muallakāt», TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Bir Türkçe çeviriden İmruülkays'ın kasidesinin ilk on beytini okuyun. Konak yerinden ata, attan çöle geçiş hangi beyitte oluyor? Aynı geçişi bir Divan kasidesinin nesîbinden övgüye geçen beytiyle karşılaştırın.