Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Demiriş'in Berkol'dan aktardığına göre 1869 nizamnamesi Yunanca ve Latince derslerini öngördü; 1874'te Darülfünun'da Yunan ve Latin edebiyatı, arkeoloji, mitoloji ve Roma hukuku okutuldu; ama 1933'e kadar klasik filoloji adına bir disiplin kurulmadı.
- 1933 reformuyla İstanbul'da Klasik Filoloji Enstitüsü, Ankara'da 1935'te faaliyete geçen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Georg Rohde'nin kürsüsü kuruldu; Azra Erhat 1936'da asistan oldu. Bosch, Syme ve Bean gibi yabancı hocaların yanında Baydur, Perek, Erim ve Kabaağaç gibi Türk filologlar yetişti.
- Tercüme Bürosu Neşriyat Kongresi'nin ardından 28 Şubat 1940'ta Hasan Ali Yücel başkanlığında toplandı; Tercüme dergisi 19 Mayıs 1940'ta çıktı ve on sekiz cilde ulaştı. Çeviriler kaynak dilden yapılacaktı, ama Yunanca ve Latince için aracı dile izin verildi.
- Türk hümanizmi klasikler aracılığıyla eleştirel ve laik bir kültür kurmayı hedefledi. Demiriş onu Batı'yı taklit değil anlama yolu olarak savunur; İçöz'ün aktardığı «Batı uygarlığın merkezidir» inancı ve Aslan'ın Mavi Anadoluculuk eleştirisi ise bu projenin kimlik politikasına da hizmet ettiğini gösterir.
- Horatius'un «tutsak Yunanistan fatihini tutsak aldı» cümlesi ve «sadık çevirmen olma» öğüdü, Encümen raporunun «medeniyet aleminin fikirlerini getirmek» ve «dilimizi zenginleştirmek» amaçlarıyla örtüşür; fark, Roma'nın yendiği bir kültürü, Cumhuriyet'in ise kendi seçtiği bir kültürü çevirmesidir.
Kazanımlar
- Osmanlı Darülfünunu'ndan 1933 üniversite reformuna ve Ankara ile İstanbul'daki kürsülere uzanan klasik filoloji tarihini ana duraklarıyla açıklayabilir.
- Tercüme Bürosu'nun amaçlarını, çalışma kurallarını ve antik metinlerin çevirisinde karşılaştığı aracı dil sorununu anlatabilir.
- Türk hümanizmi düşüncesini, onu savunan ve ona mesafeyle bakan kaynakları karşılaştırarak değerlendirebilir.
- Horatius'un çeviri ve kültür aktarımı üzerine iki pasajını ve Tercüme Encümeni'nin amaç cümlelerini yakından okuyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
15 Aralık 1930, İstanbul Darülfünunu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal müderrislerle konuşuyor ve bir soru soruyor: Ege'nin ilk halkı, Ege uygarlıklarının sahipleri kimlerdir? Eski Yunanca müderrisi Fazıl Nazmi Bey bir efsaneyle cevap verir.
Bu sahneyi yıllar sonra anılarında anlatan Mehmet Reşat Uysal'a göre Mustafa Kemal cevabı sonuna kadar dinler ve tarihin efsanelere değil, arkeolojik gerçeğe, paleografiye ve filolojik bulgulara dayanması gerektiğini söyler. Sonra bir süre tavana bakar ve ekler: gençlerimiz bu konulara yöneltilmelidir.
Büyük soru
O gün İstanbul'da Latince ve Eski Yunancayı kaynak metinden okuyabilen çok az insan vardı. Birkaç on yıl içinde Homeros, Vergilius ve Ovidius Türkçeye aslından çevrilmeye başlandı. Bu nasıl oldu? Kimler, hangi kurumlarda, hangi amaçla bu dilleri öğrenip öğretti? Ve başka dillerde doğmuş bu kadim şiiri Türkçeye taşımak, bir kültürün kendini nasıl gördüğünü ne ölçüde değiştirdi?
Bağlam
Bedia Demiriş'in İstanbul Üniversitesi'nde klasik filolojinin tarihini anlattığı makalesi hikâyeyi Cumhuriyet'ten önce başlatır. Demiriş'in eğitim tarihçisi Bülent Berkol'a dayanarak aktardığına göre, 1869'da yürürlüğe giren Maarif-i Umumiye Nizamnamesi Yunanca ve Latince dersleri öngörür, ama bu dersler hemen açılamaz. 1874'te Mekteb-i Sultani bünyesinde açılan Darülfünun'da ilk kez Yunan ve Latin edebiyatı, arkeoloji, mitoloji ve Roma hukuku okutulur; dersleri azınlıklardan ve yabancılardan hocalar verir. 1900'de açılıp 1933'te kapatılan son Darülfünun'da ise klasik filoloji adına bir bölüm yoktur.
Yani antik dünya Osmanlı okuruna tamamen yabancı değildi. İlyada'nın kısmi Osmanlıca çevirileri de bu kursun üçüncü ünitesinde karşımıza çıkmıştı. Ama bir disiplin, yani bu dilleri sistemli öğreten, metinleri aslından kuran ve çevirmen yetiştiren bir kurum yoktu.
Ana anlatı — Kürsüler ve göçmen hocalar
Kırılma 1933'te gelir. Demiriş'e göre üniversite reformuyla İstanbul'da Edebiyat Fakültesi yeniden kurulur ve 1943'e kadar açılan on iki enstitüden biri Klasik Filoloji Enstitüsü'dür. Ankara'da ise Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulur. Bekir Koç'a göre fakülte 1935'te faaliyete geçer ve ilk öğretim üyeleri arasında klasik filoloji profesörü Georg Rohde vardır. Koç'un tablosunda 1936'da atanan asistanlar arasında bir ad dikkat çeker: klasik filoloji asistanı Azra Erhat.
Demiriş'e göre Ankara'daki kürsü 1936'da Fransız filolojisine bağlı olarak kurulur; İstanbul'da ise Yunan ve Latin filolojisi dersleri önce başka bir disiplinin içinde verilir ve bağımsız kürsü 1940'ların başında çalışmaya başlar.
İlk hocalar büyük ölçüde yabancıdır ve yolları ilginçtir. Demiriş'e göre İstanbul kürsüsünün ilk başkanı Clemens Emin Bosch, 1935'te İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sikke uzmanı olarak çalışmak üzere Türkiye'ye gelmiş, 1939'da fakülteye geçmiştir. Onu Oxford'dan Roma tarihçisi Ronald Syme izler; 1944'te Cambridge'den gelen George Bean ise 1971'e kadar hem Yunanca hem Latince okutur.
Yurt dışına gönderilen Türk öğrenciler de geri döner. Demiriş'e göre Suat Baydur Berlin'e Germanistik okumak için gider, Millî Eğitim Bakanlığı'nın isteğiyle Heidelberg'de klasik filolojiye geçer, döndüğünde bir süre Ankara'daki Atatürk Lisesi'nde Latince okutur. Faruk Zeki Perek Londra'da King's College'da klasik diller okur. Kürsü, zamanla kendi hocalarını yetiştirir: İngiliz filolojisine yazılıp Syme'ın tavsiyesiyle klasik filolojiye geçen Müzehher Erim ya da başvuran tek öğrenci olduğu için kendisi için sınıf açılamayacağı söylenen, ama Bean'in çabasıyla kürsüye kabul edilen Sina Kabaağaç gibi.
Ana anlatı — Bir büro ve bir dergi
Kürsüler çevirmen yetiştirecekti, ama bunun için yıllar gerekiyordu. Devlet aynı yıllarda çeviriyi doğrudan bir kültür politikasına dönüştürdü. Göktaş ile Kaptan'a göre Birinci Türk Neşriyat Kongresi'nde Tercüme Encümeni'nin sunduğu rapor sonucunda Tercüme Bürosu kurulur ve ilk toplantısını 28 Şubat 1940'ta Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in başkanlığında yapar. Tercüme dergisi aynı yıl, 19 Mayıs 1940'ta ilk sayısıyla çıkar; toplam on sekiz cilt ve 7.917 sayfadır.
İçöz'e göre Encümen raporu çevirinin iki amacını açıkça yazar ve büro çevrilecek eserleri rastgele seçmez: dünyaca önemi kabul edilmiş klasikler, felsefe, tarih ve bilim eserleri. Bir kural daha konur: çeviriler mümkün olduğunca kaynak dilden yapılacaktır. Ama İçöz'ün Suat Karantay'a dayanarak aktardığına göre Yunanca ve Latince gibi dillerde çevirmen sayısı çok sınırlı olduğu, bazen hiç olmadığı için bu dillerde yazılmış eserlerin ikinci bir dil üzerinden çevrilmesine izin verilir.
Bu kural, bu kursun bütün macerasını açıklar. Ömer Seyfettin İlyada'yı Fransızcadan çevirmişti. Kürsülerde yetişen filologlar çoğaldıkça destanlar, tragedyalar ve Roma şiiri aslından çevrilmeye başlandı. Bugün elimizdeki Dönüşümler ve Aeneis çevirilerinin «Latince aslından» notunu taşıması, yaklaşık seksen yıllık bir kurumlaşmanın sonucudur. Horatius'un Ars Poetica'sının yakın tarihli Türkçe çevirisinin bir yayınevinin Hasan Ali Yücel adını taşıyan klasikler dizisinde yayımlanması da bu mirasın bugünkü izidir.
Yaygın yanlış«Türk okur Eski Yunan ve Roma klasikleriyle ilk kez Cumhuriyet'in çeviri seferberliği sayesinde tanıştı.»
Kaynaklar daha uzun bir çizgi gösterir. Demiriş'e göre 1874'te Darülfünun'da Yunan ve Latin edebiyatı dersleri okutulmuştu; İlyada'nın kısmi Osmanlıca çevirileri ve Ömer Seyfettin'in Fransızcadan yaptığı çeviri de Cumhuriyet'ten öncedir. Cumhuriyet'in yaptığı, bu dağınık ilgiyi kurumlara, kürsülere ve sistemli bir çeviri programına dönüştürmekti. Kopuş değil, ölçek ve yöntem değişti.
Ana anlatı — Hümanizm: savunanlar ve soru soranlar
Bütün bu çabanın arkasında bir düşünce vardır. Göktaş ile Kaptan'a göre Hasan Ali Yücel'in büronun kuruluşundaki hedefi kültürel aydınlanma ve Batılılaşmanın yanı sıra bir Türk hümanizmi oluşturmaktır.
Demiriş hümanizmi ve klasik filolojiyi savunanların tezini açıkça dile getirir. Ona göre klasik filoloji, Batı'yı dış görünüşüyle taklit etmek yerine Batı'yı Batı yapan temel ilkeleri anlamanın yoludur. Klasik dillerle uğraşmak insana her şeyin doğruluğunu bizzat arama alışkanlığı kazandırır ve eleştiri süzgecinden geçmemiş dogmaları yıkar.
Ama bu düşünceye başka bir açıdan da bakılabilir. İçöz'ün aktardığına göre büro üyeleri Batı'nın uygarlığın ve ilericiliğin merkezi olduğuna inandıkları için çevirileri bu fikirleri Türk kültürüne taşıyacak araçlar olarak görürler. Bu inanç, uygarlığın tek bir merkezi olduğunu varsayar. Rüstem Aslan da Erhat'ın çevresindeki akımı mesafeyle anlatmıştı: ona göre bu akım Homeros'u Türkçeye taşırken geçmişi yeniden kurmak gibi siyasi bir iş de üstlendi. Soğuk açılıştaki 1930 sahnesi de bu gerilimi taşır: aynı konuşmada filolojik bulguya çağrı ile Ege'nin ilk halklarının Anadolu'dan geldiği yönünde önceden kurulmuş bir tez yan yana durur.
İki bakış birbirini dışlamak zorunda değildir. Klasik filoloji hem eleştirel düşüncenin bir okulu hem de bir kimlik politikasının aracı olabildi. Bugün bir öğrencinin Ovidius'u Latincesinden okuyabilmesi ilkinin mirasıdır; o mirasın nasıl ve kimin adına sahiplenileceği ise hâlâ tartışmalıdır.
Metin anı
Önce Horatius'un Augustus'a yazdığı mektuptan, Roma'nın Yunan kültürüyle karşılaşması üzerine:
Tutsak düşen Yunanistan kaba fatihini tutsak aldı ve sanatlarını yabani Latium'a getirdi. Romalı dehasını Yunan sayfalarına geç uyguladı; Pön savaşlarından sonra dinlenirken Sophokles'in, Thespis'in, Aiskhylos'un kendisine ne yararlı şey sunduğunu aramaya başladı; onların eserlerini onurla çevirip çeviremeyeceğini de denedi.
Sonra Ars Poetica'dan, bilinen bir hikâyeyi yeniden yazan şaire öğüt:
Herkesin ortak malı olan bir hikâye, bütün olaylar çemberinde oyalanmazsan senin malın olur; aslını kelimesi kelimesine aktarma zahmetine giren sadık bir çevirmen olmaya da kalkma.
Son olarak Tercüme Encümeni raporundan, İçöz'ün aktardığı iki amaç cümlesi:
memlekete medeniyet aleminin fikirlerini ve hassasiyetini getirmek
dilimizi zenginleştirmek
Horatius'un cümlesi bu kursun son sahnesine iyi bir ayna tutar. Savaşta yenen Roma, kültürde yenilen olur; ve bu yenilgiyi bir çeviri çabasıyla yaşar. Romalı şairler Yunan tragedyasını kendi dillerine taşımaya çalışır ve Horatius bunun geç, zahmetli ve kısmen başarısız olduğunu itiraf eder: «kabalığın izleri» uzun süre kalır. Bir kültürün bir başkasını çevirerek kendini dönüştürmesi, Türkiye'den çok önce Roma'nın da hikâyesidir.
İkinci alıntı ise çeviri kuramının en eski öğütlerinden biridir. Horatius aslında çevirmene değil, bilinen bir hikâyeyi yeniden işleyen şaire seslenir: hikâyeyi kendi malın yapmak istiyorsan kelimesi kelimesine aktarma. Ama «sadık çevirmen» deyimi yüzyıllar boyunca çevirmenlerin kendi tartışmasına taşınır. Erhat–Kadir İlyada'sı, Aslan'ın anlattığı gibi, bir filologun çevirisini bir şairin şiirsel düzeltmeleriyle birleştirerek bu iki kutbu bir ortaklıkta buluşturmaya çalışır. Her çeviri, sözcüğe bağlılık ile şiire bağlılık arasında bir yer seçer.
Encümen raporunun iki cümlesi, Horatius'un iki pasajıyla şaşırtıcı biçimde örtüşür. Birinci amaç, «medeniyet aleminin fikirlerini» getirmek, tutsak Yunanistan'ın sanatlarını Latium'a getirmesine benzer. İkinci amaç, «dilimizi zenginleştirmek», Horatius'un başka bir mektubunda şairin Latium'u zengin bir dille donatacağını söylemesini hatırlatır. Ama bir fark da vardır: Roma, fethettiği bir kültürü çevirdi; Cumhuriyet Türkiyesi ise kendi seçtiği ve «uygarlığın merkezi» saydığı bir kültürü. Bu seçimin kendisi, hümanizm tartışmasının kalbidir.
Cevap ve bağlantı
Latince ve Eski Yunancayı bilen neredeyse kimsenin olmadığı bir ülkede Homeros'u Türkçe okuyan bir okur nasıl yetişti? Kaynaklarımıza göre üç katmanla. Önce Darülfünun'un dağınık ama gerçek bir ilgisi vardı. Sonra 1933 ve 1935'te kurulan kürsüler, göçmen ve yabancı hocalarla başlayıp zamanla Erhat, Perek, Erim ve Kabaağaç gibi kendi hocalarını yetiştirdi. Son olarak Tercüme Bürosu, aracı dile razı olarak da olsa, klasikleri geniş okura ulaştırdı.
Çeviri, bir kültürün kendini nasıl gördüğünü ne kadar değiştirdi? Bu kursun dokuz ünitesi bir cevap sunar. Gılgamış'ı Anday'ın şiirinden, Homeros'u Erhat ile Kadir'in dizelerinden, Tepegöz'ü Polyphemos'un yanından, Vergilius'u Truva'nın Anadolulu gölgesinden okuduk. Antik edebiyat Türk okuru için ne tamamen yabancı bir miras ne de tamamen kendisinin olan bir mülktür; çevirinin kurduğu bir karşılaşma alanıdır. O alanın nasıl adlandırılacağı, Aslan'ın ve Demiriş'in farklı dillerinde gördüğümüz gibi, hâlâ tartışılır.
Kapanış kancası
Tercüme Bürosu'nun yöneldiği klasikler çoğunlukla Batı'nındı. Ama Osmanlı okuru için bir klasik edebiyat zaten vardı ve onun dili ne Latince ne Yunancaydı. İstanbul saraylarında yüzyıllar boyunca Farsça şiir okundu, ezberlendi ve taklit edildi. Farsça, Arapçanın gölgesinden çıkıp nasıl yeniden bir edebiyat dili oldu?
Özet kartı
- Demiriş'in Berkol'dan aktardığına göre 1869 nizamnamesi Yunanca ve Latince derslerini öngördü; 1874'te Darülfünun'da Yunan ve Latin edebiyatı, arkeoloji, mitoloji ve Roma hukuku okutuldu; ama 1933'e kadar klasik filoloji adına bir disiplin kurulmadı.
- 1933 reformuyla İstanbul'da Klasik Filoloji Enstitüsü, Ankara'da 1935'te faaliyete geçen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Georg Rohde'nin kürsüsü kuruldu; Azra Erhat 1936'da asistan oldu. Bosch, Syme ve Bean gibi yabancı hocaların yanında Baydur, Perek, Erim ve Kabaağaç gibi Türk filologlar yetişti.
- Tercüme Bürosu Neşriyat Kongresi'nin ardından 28 Şubat 1940'ta Hasan Ali Yücel başkanlığında toplandı; Tercüme dergisi 19 Mayıs 1940'ta çıktı ve on sekiz cilde ulaştı. Çeviriler kaynak dilden yapılacaktı, ama Yunanca ve Latince için aracı dile izin verildi.
- Türk hümanizmi klasikler aracılığıyla eleştirel ve laik bir kültür kurmayı hedefledi. Demiriş onu Batı'yı taklit değil anlama yolu olarak savunur; İçöz'ün aktardığı «Batı uygarlığın merkezidir» inancı ve Aslan'ın Mavi Anadoluculuk eleştirisi ise bu projenin kimlik politikasına da hizmet ettiğini gösterir.
- Horatius'un «tutsak Yunanistan fatihini tutsak aldı» cümlesi ve «sadık çevirmen olma» öğüdü, Encümen raporunun «medeniyet aleminin fikirlerini getirmek» ve «dilimizi zenginleştirmek» amaçlarıyla örtüşür; fark, Roma'nın yendiği bir kültürü, Cumhuriyet'in ise kendi seçtiği bir kültürü çevirmesidir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Klasik filoloji | Classical philology | Eski Yunan ve Roma metinlerini ve belgelerini dil, edebiyat ve tarih bakımından inceleyen disiplin |
| Metin eleştirisi | Textual criticism | Elle çoğaltılmış bir antik metni yazarının elinden çıkan biçime en yakın hâliyle yeniden kurma çalışması |
| Aracı dilden çeviri | Indirect translation | Bir eserin kaynak dilinden değil, başka bir dile yapılmış çevirisinden çevrilmesi |
| Türk hümanizmi | Turkish humanism | Klasikleri okuma, öğretme ve çevirme yoluyla eleştirel ve laik bir kültür kurmayı hedefleyen 1930-1940'lar düşüncesi |
| Sadık çevirmen | Fidus interpres | Kaynak metni kelimesi kelimesine aktarmaya çalışan çevirmen; Horatius'un deyimi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Osmanlı Darülfünunu'nda antik diller ve edebiyatlar ne ölçüde okutuldu? 1933'ten sonra İstanbul'da ve Ankara'da klasik filoloji nasıl kuruldu?
- (Kazanım 1) Yabancı hocalar ile yurt dışına gönderilen ya da kürsüde yetişen Türk filologların klasik filolojinin kurumlaşmasındaki yeri nedir? Örneklerle açıklayın.
- (Kazanım 2) Tercüme Bürosu hangi süreçle kuruldu, çevrilecek eserleri nasıl seçti ve Yunanca ile Latince eserler için hangi istisnayı kabul etti?
- (Kazanım 3) Türk hümanizmini savunan ve ona mesafeyle bakan görüşleri karşılaştırın. «Türk okur klasiklerle ilk kez Cumhuriyet'le tanıştı» yargısını tartışın.
- (Kazanım 4) Horatius'un iki pasajını ve Encümen raporunun iki amacını yakından okuyup karşılaştırın.
Cevaplar
- Demiriş'in Berkol'dan aktardığına göre 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi Yunanca ve Latince derslerini öngördü ama bu dersler hemen açılamadı; 1874'te Mekteb-i Sultani bünyesindeki Darülfünun'da Yunan ve Latin edebiyatı, arkeoloji, mitoloji ve Roma hukuku azınlık ve yabancı hocalarca okutuldu; 1900-1933 arasındaki Darülfünun'da klasik filoloji bölümü yoktu. 1933 reformuyla İstanbul Edebiyat Fakültesi'nin on iki enstitüsünden biri Klasik Filoloji Enstitüsü oldu ve bağımsız kürsü 1940'ların başında çalışmaya başladı. Ankara'da Koç'a göre 1935'te faaliyete geçen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Georg Rohde klasik filoloji profesörüydü; Demiriş'e göre kürsü 1936'da Fransız filolojisine bağlı kuruldu.
- İlk hocalar büyük ölçüde yabancıydı: İstanbul'da 1935'te Arkeoloji Müzesi'ne sikke uzmanı olarak gelen Clemens Emin Bosch kürsünün ilk başkanı oldu, onu Ronald Syme izledi, George Bean 1944-1971 arasında Yunanca ve Latince okuttu; Ankara'da Georg Rohde vardı. Türk filologlar yurt dışında yetişti ya da kürsüde yetiştirildi: Suat Baydur Heidelberg'de klasik filoloji okuyup Atatürk Lisesi'nde Latince okuttu, Faruk Zeki Perek King's College'da okudu; Azra Erhat 1936'da Ankara'da asistan oldu; Müzehher Erim İngiliz filolojisinden geçti; Sina Kabaağaç tek öğrenci olduğu için sınıf açılamayacağı söylenirken Bean'in çabasıyla kabul edildi.
- Göktaş ile Kaptan'a göre Birinci Türk Neşriyat Kongresi'nde Tercüme Encümeni'nin raporu sonucunda kuruldu ve ilk toplantısını 28 Şubat 1940'ta Hasan Ali Yücel başkanlığında yaptı; Tercüme dergisi 19 Mayıs 1940'ta çıktı. İçöz'e göre eserler rastgele seçilmedi: dünyaca önemi kabul edilmiş klasikler, felsefe, tarih ve bilim eserleri önceliklendi. Çevirilerin mümkün olduğunca kaynak dilden yapılması kuraldı, ama Yunanca ve Latince çevirmen sayısı çok sınırlı olduğu için bu dillerdeki eserlerin ikinci bir dil üzerinden çevrilmesine izin verildi.
- Göktaş ile Kaptan'a göre Yücel bir Türk hümanizmi oluşturmayı hedefledi. Demiriş klasik filolojiyi Batı'yı taklit etmek yerine onu Batı yapan ilkeleri anlamanın ve dogmaları eleştirel düşünceyle yıkmanın yolu olarak savunur. Buna karşılık İçöz'ün aktardığına göre büro üyeleri Batı'yı uygarlığın merkezi sayıyordu; bu, tek merkezli bir uygarlık varsayımıdır. Aslan da Erhat çevresindeki akımın çeviriye geçmişi yeniden kurma işi yüklediğini söyler. Yargı eksiktir: 1874'te Darülfünun'da Yunan ve Latin edebiyatı okutulmuş, Osmanlıca kısmi İlyada çevirileri ile Ömer Seyfettin'in Fransızca üzerinden çevirisi de vardı. Cumhuriyet bu ilgiyi kurumlara ve sistemli bir programa dönüştürdü.
- Horatius'un birinci pasajında savaşta yenilen Yunanistan kültürde fatihini fetheder; Romalılar Yunan tragedyasını çevirmeyi dener ve Horatius bu çabanın geç ve kısmen başarısız olduğunu itiraf eder. İkinci pasajda, bilinen bir hikâyeyi kendi malı yapmak isteyen şaire kelimesi kelimesine aktaran sadık bir çevirmen olmaması öğütlenir; deyim sonraki yüzyıllarda çeviri tartışmasının simgesine dönüşür. Encümen raporunun «medeniyet aleminin fikirlerini ve hassasiyetini getirmek» amacı Yunan sanatlarının Latium'a gelişine, «dilimizi zenginleştirmek» amacı Horatius'un şairin Latium'u zengin bir dille donatacağı sözüne benzer. Fark, Roma'nın yendiği bir kültürü, Cumhuriyet'in ise kendi seçip uygarlığın merkezi saydığı bir kültürü çevirmesidir.
Okuma
- Horatius'un şiir sanatı mektubu, Latince–Türkçe iki dilli baskı: Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'nde C. C. Çevik'in çevirisi. Baskının adını taşıdığı bakanın bürosuyla bu kitap arasındaki bağı düşünerek okuyun.
- Bedia Demiriş, «İstanbul Üniversitesi'nde Klasik Filoloji» (2009).
- Nihan İçöz, «1940 Yılı: Türk Kültür ve Edebiyatında Çeviri ile Açılan Çığır» (2013).
- Bu kursta okuduğumuz antik metinlerden birinin, biri aracı dilden, biri aslından yapılmış iki Türkçe baskısını karşılaştırın. Aynı birkaç satırı karşılaştırın. Aralarındaki farklar size çevirmenin seçimleri hakkında ne söylüyor?