İçeriğe geç

Ünite EDB-211-12 · Seviye 2A — Türk Edebiyatı Tarihi · Uzman ünitesi

Tutunamayanlar'ın gecikmiş alımlanması ve kült kitap olgusu

EDB-211 Cumhuriyet Dönemi II (1950–1980)

2.938 kelime · yaklaşık 13 dakika okuma · anlatım 14 dk

  • gecikmiş alımlama
  • eleştiri kalıbı
  • kült kitap
  • indirgeyici okuma
  • ironik mesafe
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. TRT'nin 1970 ödülünü alan roman 1971-1972'de yayımlandı; Apaydın'a göre yayımlandığı yıllarda pek dikkat çekmedi, yazarın sağlığında yeniden basılmadı, İletişim'in 1983'teki ikinci baskısından sonra her yıl ortalama bir baskı yaptı ve özellikle 1990'larda bir kült hâline geldi.
  2. İlk yıllarda roman az ama tartışıldı: Belge 1972'de ironisini tartışıp yanlışı sevimlileştirdiğini söylerken mizahını başarılı buldu; Çapan onu bir kuşağın eğitiminin ince alayı olarak savundu. Atay 1972'de eleştirmenlerin sınırları çizilmiş bir roman tanımı olduğunu ve kitabı için henüz yeni bir kalıp bulamadıklarını söyledi.
  3. Gecikme için ileri sürülen açıklamalar: eleştirinin kalıbı (Atay), köy romanıyla sınırlanan 1970'ler gündemi ve avangard romana hazır olmayan bir ortam (İnci), düşük okur sayısı (Atay), 1980 sonrasında edebiyatın toplumsal meselelerden uzaklaşması ve «kaybeden» karakterlerin ilgi çekmesi (İnci), yeni baskılar (Apaydın). Hiçbiri bir okur araştırmasına dayanmaz.
  4. 1984'te Fatih Özgüven pek çoğunun «Oğuz Atay'ın paltosundan çıktık» diyeceğini yazdı. İnci'ye göre kült olgusu romanı tek yönlü bir «tutunamama» okumasına, tembelliğin ve vazgeçmişliğin özrüne, sloganlara ve bir jargona indirgedi; Gürbilek 1986'da 1980 sonrasının marjinal Atay imgesine ilk itiraz eden eleştirmendi.
  5. Tartışmanın merkezinde ironi vardır: Gürbilek'e göre Atay'da zemin kayganlaşır ve hiciv yoktur; Ecevit tutunamayışı yabancılaşma olarak kavramlaştırıp postmodern bir çerçeve önerir, Oktay buna itiraz eder; asıl soru romanın tutunamayanlığa kabulle mi, ironik mesafeyle mi baktığıdır.

Kazanımlar

  • Tutunamayanlar'ın 1971-1972'deki ilk karşılanışından 1980'ler ve 1990'lardaki yükselişine uzanan alımlanma tarihini, baskılar ve ilk eleştiri yazılarıyla birlikte açıklayabilir.
  • Gecikmenin nedenleri için ileri sürülen açıklamaları (romanın biçimi, eleştirinin roman tanımı, 1970'lerin edebiyat gündemi, okur sayısı, 1980 sonrasının değişen iklimi) karşılaştırıp tartabilir.
  • Kült kitap olgusunun bir esere ne kazandırdığını ve indirgeyici okumalar yoluyla neyi elinden alabileceğini eleştirmenlerin tartışmasıyla değerlendirebilir.
  • Atay'ın 1972 tarihli bir söyleşisinden ve 1984'te yazılmış bir yazar itirafından seçilen cümleleri alımlama açısından yakından okuyabilir.

Video metni

Soğuk açılış

30 Eylül 1972. Yeni Ortam gazetesinde Pakize Kutlu'nun bir yazarla yaptığı söyleşi yayımlanır. İlk soru bir teşhistir: bu romana eleştirmenler genellikle yaklaşmaktan kaçındı; romanı ödüllendiren seçici kuruldaki edebiyatçılar bile bu suskunluğa katılmış görünüyor. Bu tavrı nasıl yorumluyorsunuz?

Söyleşinin konuğu Oğuz Atay, sözü edilen kitap da onun ilk romanı Tutunamayanlar'dır. Atay Aralık 1977'de ölür. Mustafa Apaydın'a göre roman, yazarı hayattayken ikinci bir baskı görmez.

1984'te ise Cumhuriyet gazetesinde genç bir yazar, bir gün pek çoğunun açıkça «Oğuz Atay'ın paltosundan çıktık» demek zorunda kalacağını yazar.

Büyük soru

Önceki üç ünitede 1970'lerin edebiyatını birbirine yakın yıllardan izledik: sezdiren öyküler, sloganla çarpışan şiirler, gözaltını anlatan romanlar. Bu ünite tek bir kitabın başına geleni sorar. Bir roman, yayımlandığında sessizlikle karşılanıp on yıl sonra bir kuşağın kitabı olabiliyorsa, bu değişimi ne yapar: metin mi, okur mu, dönem mi? Ve bir kitabın «kült» olması, onu daha iyi okunur mu kılar, yoksa başka bir biçimde okunmaz mı?

Bağlam

Alımlama kavramını Sabahattin Ali ünitesinde gördük: bir eserin okurlar, eleştirmenler ve kurumlar tarafından zaman içinde nasıl karşılandığı. Önceki kursun kanon ünitesinde de bir yazarın farklı dönemlerde farklı okunduğunu izledik. Bu ünite aynı araçları tek bir romana uyguluyor.

Olgular kısaca şöyledir. TRT'nin 1970 yarışmasında ödüllendirilen Tutunamayanlar, 1971 ve 1972'de iki cilt hâlinde yayımlanır. Apaydın'ın notuna bakılırsa roman ilk çıktığı 1971-1972'de pek dikkat çekmez; ilk baskıdan sonra yazarın sağlığında yeni baskısı yapılmaz; İletişim Yayınları'nın 1983'teki ikinci baskısından itibaren ise her yıl ortalama bir baskı yapar. Apaydın'a göre roman özellikle 1990'larda bir kült hâline gelir ve filologların ve eleştirmenlerin yoğun ilgisiyle karşılanır.

Ana anlatı — Sessizlik: 1971-1977

Önce ilk yılların eleştirisine bakalım, çünkü «hiç konuşulmadı» demek de yanlıştır. Apaydın'a göre Murat Belge, Aralık 1972'de Yeni Dergi'de Mehmet Şeyda'nın romana yönelttiği bir eleştiriye cevap olarak bir yazı yazar ve romandaki ironiyi anlamlandırmaya çalışır. Belge'nin değerlendirmesi karışıktır: Apaydın'a göre Belge, Atay'ın kişiler karşısında eleştirel bir tavrı olmadığını, olumsuzu teşhir edip değiştirme imkânı yaratmak yerine yanlışın şakasını yaparak onu sevimlileştirdiğini düşünür; ama topluma yönelik eleştirinin ve mizahın çok başarılı olduğunu da vurgular. Cevat Çapan ise Atay'ın ölümünden sonra yazdığı bir yazıda, Apaydın'ın aktarımıyla, Selim ve Turgut'la Cumhuriyet'ten sonra yetişen kuşakların duygusal ve düşünsel eğitiminin ince bir alayla anlatıldığını, bunun dünyaya olumsuz bir tavır anlamına gelmediğini savunur.

Yani roman tartışılmıştır; ama az, dar bir çevrede ve kararsız bir dille. Atay bu durumu Yeni Ortam söyleşisinde kendi açısından yorumlar. Ona göre eleştirmenlerin kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı vardır ve bir kitabı bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendirirler.

Handan İnci aynı sessizliği dönemin gündemiyle açıklar. Ona göre edebiyatın belirli toplumsal sorunlarla, özellikle köy romanlarıyla sınırlandığı 1970'lerde, şehirden ve şehirli aydınlardan söz eden bir yazarın çok okunamaması şaşırtıcı değildir. İnci, Atay'ın günlüğünden bir ifadeyi de aktarır: çoğunluğun «Conrad'dan James'ten haberi bile olmayanlar» olduğu bir ortamda avangard romanlarla okura ulaşmayı beklemek iyimserliktir. İnci'ye göre Atay'ı fark edecek, kabullenecek bir ortam 1971-1977 arasında yoktu.

Üçüncü bir açıklama okur sayısıdır ve onu Atay'ın kendisi verir. Söyleşide ülkede okur sayısının oldukça düşük olduğunu, büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okur kitlesi bulduğunu sanmadığını söyler. Ama hemen ardından okura güvenir: böyle bir kitabın yayımlandığını haber alırlarsa, okurların pek çok yazarın aklından bile geçiremeyeceği bir yetenekle neler okuyabileceklerine inanır. Okuru yeteneksiz sayıp yazdığını sadeleştirenleri anlamadığını ekler.

Bu açıklamalar birbirini dışlamaz; ama ağırlıkları farklıdır. Atay'ın açıklaması eleştirmenleri, İnci'ninki dönemin edebiyat gündemini, Atay'ın ikinci açıklaması ise ülkenin okuma koşullarını sorumlu tutar. Bu kursta gördüğümüz köy romanı tartışması burada yeniden karşımıza çıkar: aynı on yıl, kimin «okunmaya değer» sayıldığını da belirler.

Ana anlatı — Yükseliş: 1983 ve sonrası

Apaydın'ın baskı bilgisi dönüşü tarihler: 1983'teki ikinci baskıdan sonra roman her yıl ortalama bir baskı yapar. Aynı yıllarda genç yazarlar Atay'ı sahiplenmeye başlar. İnci'nin aktardığına göre Fatih Özgüven 3 Mayıs 1984'te Cumhuriyet'te bir gün pek çoğunun açıkça «Oğuz Atay'ın paltosundan çıktık» demek zorunda kalacağını yazar. Cümle, Rus edebiyatı için söylenmiş ünlü bir deyişi, Gogol'ün paltosundan çıkmayı, Atay'a uyarlar.

Neden 1980'ler? İnci'nin cevabı, ünitenin en tartışmaya açık iddiasıdır. Ona göre Atay'ın keşfi için 1980 sonrasının siyasi ortamında edebiyatın toplumsal meselelerden uzaklaşması ve Atay'ın «kaybeden» karakterlerinin dikkat çekmesi gerekmiştir. Yazarlar ve okurlar bu dünyada kendileriyle özdeşleşebilecek kişiler ve fikirler bulunca, İnci'nin deyişiyle, «Atay efsanesi» başlar.

Bu açıklamanın sınırını görmek gerekir. İnci, 1980 sonrasında edebiyatın toplumsal meselelerden uzaklaştığını bir dönem yorumu olarak söyler; bu yorumun kendisi de tartışmalıdır, çünkü Günay-Erkol'un önceki ünitede kullandığımız haritası 1980'lerde de 12 Mart'ı anlatan romanların yazıldığını gösterir; Ayla Kutlu'nun Tutsaklar'ı 1983'te çıkar. «Okurlar Atay'a siyasetten yorulduğu için döndü» demek, okurların ne düşündüğünü ölçmeden onların adına konuşmak olur. Kaynaklarımızın hiçbiri bir okur araştırmasına dayanmaz.

İkinci bir etken yayıncılıktır. Oğuz Atay ünitesinde gördüğümüz gibi, ödüllü bir dosyanın bile basılması kolay olmamış, kitap sonunda küçük bir yayınevinden çıkmıştı. Apaydın'ın verdiği bilgiye göre yükseliş, yeni bir yayınevinin ikinci baskısıyla ve düzenli yeni baskılarla birlikte gelir. Bir kitabın okunması, bulunabilmesine de bağlıdır.

Ana anlatı — Kültün bedeli: indirgeme ve ironi tartışması

İnci kült olgusunu yalnız bir zafer olarak anlatmaz. Ona göre hiç okunamamak ve anlaşılamamak gibi, tek yönlü okunmak da tehlikelidir. Atay'ın edebiyatı hızla oluşan yeni okur kitlesi tarafından bir «tutunamama» hâline indirgenir; tutunamamak tembelliğin, kayıtsızlığın, vazgeçmişliğin özrü yerine kullanılır. İnci'ye göre Atay, romanlarında bizzat eleştirdiği bir «mitleştirme» ile okunmaya başlar; cümleleri sloganlaşır ve bir jargona dönüşür.

Eleştirmenler arasında da benzer bir kaygı vardır. Apaydın'a göre Nurdan Gürbilek, 1986 tarihli «Kemalizmin Delisi Oğuz Atay» yazısında 1980 sonrasında beliren marjinal bir Oğuz Atay imgesine itiraz eder ve Atay'ı Kemalist bir çizgi içinde düşünür. Apaydın'a göre Gürbilek, 1980 sonrasında edebiyat camiasına hâkim kılınan Atay imgesinin yanlışlığına dikkat çeken ilk eleştirmendir.

Tartışmanın merkezinde ironi vardır. Gürbilek'e göre, Apaydın'ın aktarımıyla, Atay'da hicivci bir kişilik yoktur; romanlarında doğruyla yanlışı ayıracak zemin kayganlaşır ve her şeyle alay eden bu tutum okura tutunacak zemin bırakmaz. Yıldız Ecevit ise, yine Apaydın'ın aktarımıyla, «tutunamayış»ı yabancılaşma olarak kavramlaştırmak ister ve Atay'ı postmodernist bir çerçeveye yerleştirir; Ahmet Oktay bu çabaya itiraz eder. Apaydın asıl soruyu şöyle koyar: Atay tutunamayışa bir kabul penceresinden mi, yoksa eleştirel bir mesafeden mi bakar?

Bu soru kült okumanın tam karşısına düşer. Kült okuma çoğu zaman Selim Işık'la özdeşleşmeye dayanır; ironi ise özdeşleşmeyi kıran bir mesafe ister. Belge'nin 1972'deki «yanlışı sevimlileştirme» kaygısı ile İnci'nin 2020'deki «özür hâline gelen tutunamama» kaygısı, yarım asır arayla aynı tehlikeye işaret eder.

Yaygın yanlış«Tutunamayanlar yayımlandığında hiç kimse ondan söz etmedi; değeri ancak yıllar sonra anlaşıldı.»
Doğrusu

Sessizlik mutlak değildi. Kitap bir TRT ödülüyle yola çıktı; Belge 1972'de uzun bir yazıyla ironisini tartıştı, Mehmet Şeyda romanı eleştirdi, Çapan ölümünden sonra onu savundu, Atay 1972'de söyleşi verdi. Gecikme, hiç konuşulmamakta değil, az ve dar bir çevrede, kararsız bir dille konuşulmakta ve kitabın yıllarca yeniden basılmamasındadır.

Metin anı

Önce Atay'ın 30 Eylül 1972 tarihli söyleşisinden, eleştirmenlerin suskunluğu üzerine sorulan soruya verdiği cevabın son cümlesi:

Belki de benim yazdığım, bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz yeni bir kalıp bulamadılar.

Aynı söyleşiden, Selim Işık'ın kim olduğu sorusuna verilen cevabın bir parçası:

Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum.

Son olarak Fatih Özgüven'in 3 Mayıs 1984 tarihli cümlesi, İnci'nin aktarımıyla:

Gün gelecek, sanıyorum 'bir kısım hepimiz' açıkça 'Oğuz Atay'ın paltosundan çıktık' diyeceğiz, demek zorunda kalacağız!

İlk cümle kibar görünür ama keskin bir teşhis içerir. Atay suçu kendi kitabına yüklemez; «karmaşık ve alışılmadık» sözcükleri bir özür değil, bir tanımdır. Asıl özne «bulamadılar» fiilinin öznesi, yani eleştirmenlerdir. «Henüz» sözcüğü de bir zaman işaretidir: kalıp bulunamamıştır, ama bir gün bulunacaktır. Cümle, gecikmiş alımlamayı daha 1972'de öngörür.

İkinci parça ironiyle çalışır. «Selim öldü» romanın olay düzleminden bir bilgidir; «Selimlik de ölmüştür» ise bir tutumun, bir yaşama biçiminin öldüğünü söyler. Ardından iki sevimlilik yan yana konur: başarı insanı sevimsizleştirir, ama tutunamayanlığın sevimliliğine kimse yaklaşmaz. 1972'de kimsenin yaklaşmadığı bu sevimlilik, on yıl sonra bir kuşağın kimliği olacaktır. Atay'ın cümlesi, yıllar sonraki kült okumanın hem habercisi hem de ironik bir uyarısı gibi okunabilir: sevimlilik bir çağrı mı, yoksa bir tuzak mı?

Özgüven'in cümlesi ise bir soy kütüğü kurar. «Paltosundan çıkmak» bir yazarı kendi edebiyatının atası saymaktır. «Bir kısım hepimiz» ifadesi hem bir topluluk kurar hem de onu sınırlar: herkes değil, bir kısım. «Demek zorunda kalacağız» ise bu itirafın gönüllü değil, kaçınılmaz olacağını söyler. 1984'te yazılan bu cümle, kült olgusunun doğum belgesi gibidir; ama o kültün kimleri içine aldığını da açıkça sınırlar.

Cevap ve bağlantı

Değişimi ne yaptı: metin mi, okur mu, dönem mi? Kaynaklarımıza göre üçü birlikte. Metin, Atay'ın deyişiyle eleştirinin kalıplarına sığmayan bir biçim taşıyordu. Okur, 1970'lerde azdı ve Atay'a göre küçümseniyordu; 1980'lerde yeni bir kuşak onu sahiplendi. Dönem ise İnci'ye göre edebiyatın gündemini değiştirdi. Buna yayıncılığı da eklemek gerekir: kitap ancak yeniden basıldığında yeniden okunabildi. Hangi etkenin ağır bastığı ise ölçülmemiştir; bu ünitenin açıklamaları birer yorumdur.

Kült olmak romanı daha iyi okunur kıldı mı? Hem evet hem hayır. Kült, kitaba okur, baskı ve eleştirmen ilgisi getirdi; Apaydın'a göre 1990'larda filologlar ve eleştirmenler romana yoğun ilgi gösterdi. Ama İnci'nin ve Gürbilek'in uyardığı gibi, aynı kült romanı bir slogana, bir özdeşleşme nesnesine indirgeme tehlikesini de taşıdı. İronik mesafeyi görmeden okunan bir Tutunamayanlar, Atay'ın eleştirdiği mitleştirmenin kendisine dönüşebilir.

Bu olgu yalnız Türk edebiyatına özgü değildir. Dünyanın pek çok edebiyatında yayımlandığı yıllarda az okunan ve sonra bir kuşağın kitabı olan romanlar vardır. Tutunamayanlar'ın hikâyesi, bir eserin anlamının yalnız sayfalarda değil, onu okuyan toplulukta ve okunduğu tarihte de kurulduğunu gösterir.

Kapanış kancası

İnci, Atay'ın keşfini 1980 sonrasının siyasi ortamına bağlıyordu. Aynı yıllarda başka bir roman başka türden bir gecikme yaşadı. Günay-Erkol'un darbe romanları haritasında Mehmet Eroğlu, 12 Mart'ı anlattığı ilk romanıyla 1979'da Milliyet Roman Ödülü'nü alır, ama darbe ortamında kitabını hiçbir yayınevine kabul ettiremez; roman ancak 1984'te çıkar. 12 Eylül, yazarları nasıl susturdu ve susturulan kuşak edebiyatta nasıl bir iz bıraktı?

Özet kartı

  1. TRT'nin 1970 ödülünü alan roman 1971-1972'de yayımlandı; Apaydın'a göre yayımlandığı yıllarda pek dikkat çekmedi, yazarın sağlığında yeniden basılmadı, İletişim'in 1983'teki ikinci baskısından sonra her yıl ortalama bir baskı yaptı ve özellikle 1990'larda bir kült hâline geldi.
  2. İlk yıllarda roman az ama tartışıldı: Belge 1972'de ironisini tartışıp yanlışı sevimlileştirdiğini söylerken mizahını başarılı buldu; Çapan onu bir kuşağın eğitiminin ince alayı olarak savundu. Atay 1972'de eleştirmenlerin sınırları çizilmiş bir roman tanımı olduğunu ve kitabı için henüz yeni bir kalıp bulamadıklarını söyledi.
  3. Gecikme için ileri sürülen açıklamalar: eleştirinin kalıbı (Atay), köy romanıyla sınırlanan 1970'ler gündemi ve avangard romana hazır olmayan bir ortam (İnci), düşük okur sayısı (Atay), 1980 sonrasında edebiyatın toplumsal meselelerden uzaklaşması ve «kaybeden» karakterlerin ilgi çekmesi (İnci), yeni baskılar (Apaydın). Hiçbiri bir okur araştırmasına dayanmaz.
  4. 1984'te Fatih Özgüven pek çoğunun «Oğuz Atay'ın paltosundan çıktık» diyeceğini yazdı. İnci'ye göre kült olgusu romanı tek yönlü bir «tutunamama» okumasına, tembelliğin ve vazgeçmişliğin özrüne, sloganlara ve bir jargona indirgedi; Gürbilek 1986'da 1980 sonrasının marjinal Atay imgesine ilk itiraz eden eleştirmendi.
  5. Tartışmanın merkezinde ironi vardır: Gürbilek'e göre Atay'da zemin kayganlaşır ve hiciv yoktur; Ecevit tutunamayışı yabancılaşma olarak kavramlaştırıp postmodern bir çerçeve önerir, Oktay buna itiraz eder; asıl soru romanın tutunamayanlığa kabulle mi, ironik mesafeyle mi baktığıdır.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
Gecikmiş alımlamaDelayed receptionBir eserin yayımlandığında az okunup yıllar sonra geniş ilgi ve saygınlık kazanması
Eleştiri kalıbıCritical templateEleştirmenlerin yeni bir eseri ölçerken kullandığı, çoğu zaman söylenmeyen tür ve biçim beklentileri
Kült kitapCult bookBir okur topluluğunun kimlik işareti olarak sahiplendiği, elden ele önerilen kitap
İndirgeyici okumaReductive readingÇok katmanlı bir eseri tek bir tema ya da sloganla okuyup gerisini görmezden gelen okuma
İronik mesafeIronic distanceAnlatılan tutumlara yakından bakarken onları alayla ve çelişkileriyle gösterecek kadar uzakta durmak

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Tutunamayanlar'ın ödülünden 1990'lara uzanan alımlanma tarihini baskılar ve ilk eleştiri yazılarıyla birlikte özetleyin. «Hiç konuşulmadı» yargısı neden yanlıştır?
  2. (Kazanım 2) Gecikme için Atay'ın, İnci'nin ve Apaydın'ın verdiği bilgilerden yola çıkan beş açıklamayı sayın. Hangisi en çok tartışmaya açıktır ve neden?
  3. (Kazanım 2) Atay 1972'deki söyleşide okur hakkında hem karamsar hem iyimser bir şey söyler. Bunlar nelerdir ve gecikmiş alımlamayı nasıl aydınlatır?
  4. (Kazanım 3) İnci'ye ve Gürbilek'e göre kült olgusu Tutunamayanlar'dan neyi alabilir? İronik mesafe tartışması bu kaygıyla nasıl ilişkilidir?
  5. (Kazanım 4) Atay'ın iki söyleşi parçasını ve Özgüven'in 1984 cümlesini alımlama açısından yakından okuyun.

Cevaplar

  1. TRT'nin 1970 yarışmasında ödül alan kitap 1971-1972'de iki cilt çıktı; Apaydın'a göre pek dikkat çekmedi ve Atay'ın 1977'deki ölümüne kadar yeniden basılmadı. İletişim'in 1983'teki ikinci baskısından itibaren her yıl ortalama bir baskı yaptı; 1984'te Özgüven «Oğuz Atay'ın paltosundan çıktık» cümlesini yazdı; 1990'larda roman bir kült hâline geldi ve filologların ve eleştirmenlerin yoğun ilgisini gördü. «Hiç konuşulmadı» yargısı yanlıştır, çünkü Mehmet Şeyda romanı eleştirdi, Belge 1972'de Yeni Dergi'de ironisini tartıştı, Çapan ölümünden sonra onu savundu, Atay da 1972'de Yeni Ortam'a söyleşi verdi. Gecikme, konuşmanın az, dar ve kararsız olmasında ve kitabın yıllarca basılmamasındadır.
  2. (1) Atay'a göre eleştirmenlerin sınırları çizilmiş bir roman tanımı vardı ve kitabı için henüz kalıp bulamadılar. (2) İnci'ye göre 1970'lerde edebiyat toplumsal sorunlarla, özellikle köy romanıyla sınırlanmıştı; şehirli aydınları anlatan bir yazar çok okunamazdı. (3) Atay'a göre ülkede okur sayısı düşüktü. (4) İnci'ye göre 1980 sonrasında edebiyat toplumsal meselelerden uzaklaştı ve Atay'ın «kaybeden» karakterleri dikkat çekti. (5) Apaydın'ın baskı bilgisine göre yükseliş 1983'teki yeni baskıyla ve düzenli yeni baskılarla geldi. En tartışmalısı dördüncüsüdür: 12 Mart romanları 1980'lerde de yazılmaya devam etti ve hiçbir kaynak okurların ne düşündüğünü ölçen bir araştırmaya dayanmaz; bu açıklama okurlar adına konuşma tehlikesi taşır.
  3. Karamsar olan, ülkede okur sayısının düşük olduğu ve büyük kalabalıklara seslendiği sanılan romanların bile aydınların dışında okur bulmadığı gözlemidir. İyimser olan ise böyle bir kitabın yayımlandığını haber alan okurların pek çok yazarın aklından geçiremeyeceği bir yetenekle okuyabileceğine güvenmesi ve okuru yeteneksiz sayıp sadeleştirenleri anlamamasıdır. Bu ikisi birlikte gecikmiş alımlamayı açıklar: sorun okurun yeteneği değil, kitaptan haberdar olması ve ona ulaşabilmesidir; yeni baskılar ve bir kuşağın önerileri bu haberi sonradan yaydı.
  4. İnci'ye göre kült olgusu romanı tek yönlü bir «tutunamama» okumasına indirgedi; tutunamamak tembelliğin, kayıtsızlığın, vazgeçmişliğin özrü oldu, cümleler sloganlaştı ve bir jargona dönüştü; Atay kendi eleştirdiği bir mitleştirmeyle okunmaya başladı. Apaydın'a göre Gürbilek 1986'da 1980 sonrasının marjinal Atay imgesine itiraz etti ve Atay'da hicivci bir kişilik olmadığını, zeminin kayganlaştığı bir ironi bulunduğunu savundu. İronik mesafe tartışması tam bu noktaya bağlanır: kült okuma Selim'le özdeşleşmeye dayanırken ironi özdeşleşmeyi kıran bir mesafe ister; Apaydın'ın sorusu, romanın tutunamayışa kabulle mi yoksa eleştirel bir mesafeyle mi baktığıdır.
  5. İlk cümlede Atay suçu kendi kitabına değil «bulamadılar» fiilinin öznesi olan eleştirmenlere yükler; «karmaşık ve alışılmadık» bir özür değil tanımdır, «henüz» ise kalıbın bir gün bulunacağını söyler ve gecikmiş alımlamayı 1972'de öngörür. İkinci parçada «Selim öldü» olay düzleminden, «Selimlik de ölmüştür» bir tutumun ölümünden söz eder; başarının sevimsizliği ile tutunamayanlığın kimsenin yaklaşmadığı sevimliliği yan yana konur ve bu sevimlilik on yıl sonra bir kuşağın kimliğine dönüşecektir; cümle kült okumanın hem habercisi hem ironik bir uyarısı gibi okunabilir. Özgüven'in cümlesi bir soy kütüğü kurar: «paltosundan çıkmak» Atay'ı ata saymaktır, «bir kısım hepimiz» bir topluluk kurup onu sınırlar, «demek zorunda kalacağız» itirafın kaçınılmaz olacağını söyler.

Okuma

  • Oğuz Atay, Tutunamayanlar (İletişim Yayınları); ilk kez 1971-1972.
  • Pakize Kutlu, «Oğuz Atay'la "Tutunamayanlar" üzerine» (Yeni Ortam, 30 Eylül 1972; edebiyathaber.net'te yeniden yayım).
  • Mustafa Apaydın, «Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar Adlı Romanında Mizah ve Hiciv Öğeleri» (2007).
  • Handan İnci, «Ölümünün 43. yılında Oğuz Atay Okuma Kılavuzu» (Sabitfikir, 2020).
  • Çevrenizde Tutunamayanlar'ı okumuş iki kişiye romanı neden okuduklarını ve kimden duyduklarını sorun. Cevaplar size bu ünitedeki açıklamalardan hangisini destekleyen ya da zorlayan bir şey söylüyor?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:10 Soğuk açılış: 1972 tarihli bir gazete sayfası; soru cümlesi büyür. Bir takvimde Aralık 1977; boş bir kitap rafı. 1984 tarihli bir gazete sütununda bir palto çizimi belirir.
  • 1:10–1:50 Büyük soru: üç kart: «metin», «okur», «dönem»; bir terazi üçünü tartmaya çalışır.
  • 1:50–3:40 Bağlam: bir zaman çizelgesi: 1970 ödül, 1971-1972 iki cilt, uzun boş bir aralık, 1983 ikinci baskı, ardından her yıl bir baskıyı gösteren işaretler, 1990'lar.
  • 3:40–6:40 Ana anlatı — Sessizlik: bir dergi sayfasında karşılıklı iki yazı; bir eleştirmenin elinde hazır bir kalıp, kitap kalıba sığmaz. Bir köy yolu ile bir şehir apartmanı yan yana.
  • 6:40–9:10 Ana anlatı — Yükseliş: matbaa makinesi yeniden döner; ellerden ellere geçen bir kitap; bir paltonun cebinden çıkan kalemler.
  • 9:10–11:40 Ana anlatı — Kültün bedeli: bir cümle kitaptan kopup bir rozete, sonra bir slogana dönüşür; iki eleştirmen bir aynanın iki yanında durur, biri kahramana yaklaşır, öbürü uzaklaşır.
  • 11:40–14:10 Metin anı: söyleşi sayfası; «henüz» sözcüğünün altı çizilir; «Selim öldü» ile «Selimlik de ölmüştür» iki ayrı satırda; bir soy ağacının tepesinde bir palto.
  • 14:10–15:10 Cevap ve bağlantı: terazi üç kartı dengeler; kitap yeniden rafta, yanında başka kitaplar.
  • 15:10–15:40 Kapanış kancası: 1979 tarihli bir ödül zarfı; yayınevi kapıları birer birer kapanır; bir kuşağın fotoğrafı soluklaşır.

Telaffuz

  • Pakize Kutlu: «pa-ki-ZE kut-LU»; Yeni Ortam: «ye-Nİ or-TAM»; Handan İnci: «han-DAN in-Cİ»; Fatih Özgüven: «fa-TİH öz-gü-VEN».
  • Mehmet Şeyda: «meh-MET şey-DA»; Cevat Çapan: «ce-VAT ça-PAN»; Yıldız Ecevit: «yıl-DIZ e-ce-VİT»; Tatjana Seyppel: «tat-YA-na ZAY-pel»; Mehmet Eroğlu: «meh-MET e-roğ-LU».