Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Faruk Nafiz (1898-1973) şiire aruzla ve Cenab, Fikret, Hâşim etkisinde başladı; Bulut'a göre 1922'den sonra Anadolu'ya ve heceye yöneldi. 1926'daki «Sanat» şiiri memleketçi şiirin beyannamesidir, «Han Duvarları» en meşhur örneğidir.
- Bulut'a göre «Han Duvarları» Anadolu'yu gerçekçi ve sade bir bakışla anlatır ve memleket edebiyatını başlatır. Apaydın'a göre ise memleketçi şiirin öznesi Anadolu'ya dışarıdan bakar, manzarayı istediği gibi kurar ve bu edebiyat İstanbul'dan okunmaya çalışılmıştır.
- Özbayrak'a göre Yedi Meşaleciler (Yaşar Nabi, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Sabri Esat, Ziya Osman, Kenan Hulusi) Cumhuriyet döneminde beyannameyle çıkan ilk topluluktur; ilkeleri canlılık, samimiyet ve daima yeniliktir. Beş Hececileri ve Fecr-i Âtî'yi özgünlük eksikliğiyle eleştirdiler.
- Topluluk umutsuzluk aşılamak, samimiyetsizlik ve millî renk eksikliğiyle eleştirildi; Hâşim tekniğe yenilik getirmediklerini ama neşe ve hayat sevgisi getirdiklerini yazdı. Apaydın onları Garip'in erken bir habercisi sayar ve dönemin şiirini sınıflayan etiketlerin sınırlı olduğunu savunur.
- «Sanat»ta «biz» köylüye bakar, Anadolu yazılmamış bir destan olarak durur; «Bingöl Çobanları»nda konuşan çobanın kendisidir ve zamanı kuzulardan öğrenir. Pastoral gelenek ise bu içeriden sesin de bir şairin kurduğu ses olabileceğini hatırlatır.
Kazanımlar
- Faruk Nafiz Çamlıbel'in, Kemalettin Kamu'nun ve Yedi Meşale topluluğunun Cumhuriyet'in ilk on yılındaki şiir içindeki yerini açıklayabilir.
- Memleketçi şiirin «Sanat» şiiriyle ilan edilen poetikasını ve bu şiirin Anadolu'ya bakışı üzerine birbirine karşıt değerlendirmeleri karşılaştırabilir.
- Yedi Meşalecilerin ilkelerini, önceki şairlere yönelttikleri eleştirileri ve kendilerine yöneltilen eleştirileri Servet-i Fünûn dergisindeki tartışmalar üzerinden açıklayabilir.
- «Sanat»tan dizeler ve «Bingöl Çobanları»ndan beyitler üzerinden Anadolu'ya dışarıdan bakan ses ile içeriden konuşturulan sesi yakından okuyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Aralık 1926, Ankara. Hayat dergisinin beşinci sayısında bir şiir çıkar. Şiir, yabancı bir şehirde bir kadın heykelini uzun uzun seyreden birine seslenir ve ondan ayrılır: bizim zevkimiz, der, bir köylünün beline bakmaktır.
İki yıl sonra, İstanbul. İnce bir kitap, yedi imzayla yayımlanır; altısı şair, biri hikâyeci. Kitabın başındaki yazı, son yılların şiirine «renksiz» ve «dar» der.
İki yazı da bir sanat anlayışını ilan eder. Biri şiiri Anadolu'ya çağırır, öbürü şiire yeni bir hava ister.
Büyük soru
Geçen ünitenin son sorusu iki ayrı kümeyi işaret etmişti: kervansaraylara ve köylere yönelen hececileri, bir de onlara itiraz eden yirmili yaşlardaki gençleri. Bu ünite iki kümeyi aynı masaya oturtuyor. Memleketçi şiirde Anadolu içeriden mi görülür, yoksa İstanbul'dan hayal mi edilir? Yedi genç yeni bir şiir mi kurdu, yoksa yalnızca yeni bir ton mu getirdi? Ve bu şairleri ayırmak için kullandığımız etiketler, onları anlamaya ne kadar yardım ediyor?
Bağlam
Faruk Nafiz 1898'de İstanbul'da doğar; hayat çizgisini Halil Hadi Bulut'un DİA maddesi veriyor. İlk şiirleri 1913-1917 arasında çıkar ve Bulut'a göre kendisinden önceki iki kuşağın, Edebiyat-ı Cedîde ile 1909 topluluğunun izini taşır: Cenab, Fikret ve Hâşim'in etkisi açıktır, konu ferdî aşk ve ıstıraptır. 1922'de bir gazetenin temsilcisi olarak Ankara'ya gider, sonra Kayseri'de ve Ankara'da edebiyat öğretmenliği yapar. Hece ile yazmaya başlayan beş şairden biri olarak anılır. Kemalettin Kamu 1901'de Bayburt'ta doğar ve 1948'de ölür; Bilal Tekin'in çalışmasına göre Millî Mücadele yıllarına yakından tanıklık etmiştir ve «Gurbet Şairi» diye anılır.
Yedi Meşale ise bir kişi değil, bir topluluktur. Merve Özbayrak'ın Servet-i Fünûn dergisini taradığı makalesine göre üyeleri Yaşar Nabi, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Sabri Esat, Ziya Osman ve Kenan Hulusi'dir. 1926-1927'den itibaren bu dergi çevresinde toplanırlar, 1928'de ortak kitapları Yedi Meşale'yi çıkarırlar.
Ana anlatı — Yazılmamış bir destan
Bulut'a göre Faruk Nafiz'in sanat hayatında 1922'den sonra yeni bir dönem başlar. Anadolu'yu bizzat gören şair artık bütünüyle topluma yönelir, heceyle ve sade bir Türkçeyle yazar. Bu anlayışı 1926'da Hayat'ta yayımlanan «Sanat» şiirinde bir beyannameye dönüştürür.
Bulut'a göre bu şiirde Batı edebiyatı âdeta yok sayılır; Batı hayranlığının karşısına Anadolu insanı ve kültürü çıkarılır, İstanbullu aydınla Anadolu halkı arasında bir bağ kurulması istenir. Bu anlayışla yazılmış en meşhur şiir «Han Duvarları»dır. Bulut, daha önce itibarî bir tarzda anlatılan Anadolu'nun bu şiirle gerçekçi ve sade bir bakışla anlatıldığını söyler; ona göre «memleket edebiyatı» denen cereyan bu şiirlerle başlar.
Apaydın aynı şiire başka bir yerden bakar. Ona göre «Sanat»ta kaynak olarak gösterilen Anadolu'ya şiirin öznesi de yabancıdır: onu dışarıdan, bir problem olarak kuşatmak ister. Memleketçi şiirin manzaraları da çoğu zaman olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi aktarılır; Apaydın buna romantik bir tavır der. Dönemin dergi ve kitaplarının çoğunun İstanbul'da basıldığını da ekler ve bundan bir sonuç çıkarır: memleketçi edebiyat Anadolu'da gelişmemiş, İstanbul'dan okunmaya çalışılmıştır.
Yaygın yanlış«Memleketçi şiir, Anadolu'yu olduğu gibi anlatan gerçekçi bir şiirdir.»
Bu, tartışmanın yalnız bir yanıdır. Bulut «Han Duvarları»nın Anadolu'yu gerçekçi ve sade bir bakışla anlattığını söyler; Apaydın ise memleketçi şiirin manzaraları hayal edildikleri gibi aktardığını ve öznenin Anadolu'ya dışarıdan baktığını savunur.
Ana anlatı — Yedi meşale
Özbayrak'a göre Yedi Meşaleciler, Cumhuriyet döneminde bir beyannameyle ortaya çıkan ilk topluluktur. İlkeleri üç kelimede toplanır: canlılık, samimiyet ve daima yenilik. Kitaplarının başındaki mukaddime, yazısını Mehmet Can Doğan'ın hazırladığı baskıdan aktaran Özbayrak'ta şöyle geçer: «Yazılarımızda ne dünün mızmız ve soluk hislerini, ne son zamanların renksiz, dar Ayşe, Fatma terennümünü bulacaksınız.»
Bu cümle kimi hedef alıyor? Özbayrak'ın taramasında gençlerin eleştirileri iki yöne gider: bir yanda Fecr-i Âtî şairleri, öbür yanda hecenin beş şairi. Onları özgünlüğü yakalayamamakla ve ayrıntıya gömülmekle suçlarlar. Cevdet Kudret, beş şairden Enis Behiç'in bir kitabını sert bir dille eleştirir. Topluluğun içinde de farklı sesler vardır: Muammer Lütfi sanatın kendi başına bir amaç olduğunu savunur ve sanatı kafese kapatmaya karşı çıkar.
Eleştiri karşı yönden de gelir. Özbayrak'a göre topluluğa yöneltilen suçlamalar üç noktada toplanır: umutsuzluk aşılamak, samimiyetsizlik ve millî renkten yoksun olmak. Bir gazete yazısı gençlerin intiharlarını elem dolu şiirlere bağlar. Kazım Sevinç ıstırap devrinin kapandığını, artık inkılap şiirleri yazılması gerektiğini söyler. Sabri Esat şairin çevresinin aynası olduğunu, neşe duymayan şairin neşeyi taklit edemeyeceğini savunur ve tartışmayı bir çağrıyla bitirir: «baltadan ziyade» meşale kullanmaya gayret edelim.
Topluluğa yöneltilen değerlendirmeler de bölünür. Özbayrak'ın aktardığı bir notta Ahmet Hâşim, bu şairlerin nazım tekniğinde yeni bir şey getirmediğini, ama neşe ve hayat sevgisi getirdiğini yazar. Topluluk uzun sürmez: Özbayrak'a göre arkadaşlarını kıyasıya eleştiren Muammer Lütfi dışlanır ve ayrılır.
Ana anlatı — Etiketlerin sınırı
Apaydın, Atatürk devrinin edebiyatını anlatan toplu bir eserin şiir için yaptığı ayrımı aktarır: memleketçilik, mistik akım, sembolizm, Yedi Meşaleciler, mitolojik şiir, destan ve tarih. Sonra bu kutuların bir sınırı olduğunu söyler. Bir şair farklı dönemlerde farklı yollar tutabilir; Faruk Nafiz'in 1921'de yazdığı bir şiir ne sanat üzerine bir görüş bildirir ne de memleketçi bir duyarlılık taşır. Apaydın'a göre şiiri bir şairin bilinen etiketinden değil, kendi metninden okumak daha verimlidir.
Aynı makale Yedi Meşale için de dikkatli bir iddiada bulunur. Topluluğun şiirlerinde taşçılar, uşaklar, serseriler ve açlar görünür; bu, gündelik hayatı yaşayan insana dönen bir dikkattir. Apaydın, Garip'i hazırlayanın Yedi Meşaleciler olduğunu söylemenin «belki fazlasıyla iddialı» olacağını kabul eder, ama onların Garip'in erken bir habercisi sayılabileceğini düşünür.
Kemalettin Kamu bu kutulardan hangisine girer? Apaydın'ın aktardığı bir değerlendirmede Kamu, Millî Edebiyat akımının ikinci kuşağı içinde anılır. Tekin'e göre ise o, halkı halkın diliyle anlatan, atasözlerini ve deyimleri şiirine taşıyan bir şairdir ve «Bingöl Çobanları» pastoral şiirin en güzel örneklerinden biridir.
Metin anı
Önce Faruk Nafiz'in beyannamesinden, Apaydın'ın aktardığı dizeler:
Sen anlayan gözlerle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini
[…]
Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu'muz
Sonra Kamu'nun «Bingöl Çobanları»ndan, Tekin'in aktardığı beyitler:
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum,
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Okuma yok yazma yok, bilmeyiz eski yeni
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini
Faruk Nafiz'in dizelerinde iki zamir karşı karşıyadır: «sen» ve «biz». «Sen» bir müzede, yabancı bir şehirdedir; «biz» Anadolu'ya döner. Ama dikkat edin: köylü, şiirde konuşan değil, bakılandır. Zevki duyan «biz», köylünün beli ise görülen şeydir. Apaydın'ın «özne Anadolu'ya yabancıdır» derken gösterdiği yer burasıdır. Destan da «yazılmamış»tır: Anadolu bir malzemedir, onu yazacak olan ise şairdir.
Kamu'nun beyitlerinde zamir değişir. Konuşan «ben» çobanın kendisidir; soyu dağlara aşinadır, zamanı kuzulardan öğrenir. Takvimin yerine sürünün büyümesi geçer. Ses içeriden gelir gibidir.
Yine de bir soru kalır. Pastoral, şairin kendi sesini bir çobana ödünç verdiği eski bir gelenektir. Tekin'in «halkı halkın diliyle» dediği şey, bir çobanın gerçek sözü müdür, yoksa bir şairin kurduğu inandırıcı bir ses mi? Beyitler bu iki okumaya da açıktır.
Cevap ve bağlantı
Memleketçi şiirde Anadolu içeriden mi görülür, dışarıdan mı? Kaynaklarımız bu soruya aynı cevabı vermez. Bulut'a göre «Han Duvarları» Anadolu'yu ilk kez gerçekçi ve sade bir bakışla anlatır; Apaydın'a göre ise bu şiirin öznesi Anadolu'ya dışarıdan bakar ve manzarayı istediği gibi kurar. Seçilen dizelerde her iki okumanın da izi vardır: «Sanat»ta köylü bakılan bir figürdür, «Bingöl Çobanları»nda ise çoban konuşur, ama sesini yine bir şair kurar.
Yedi Meşaleciler yeni bir şiir mi kurdu? Hâşim'in yargısı ortadadır: teknikte yenilik yok, tonda var. Apaydın ise onların gündelik insana dönen dikkatinde daha sonraki bir şiirin habercisini görür. Etiketlerin sınırı da buradadır: bir topluluğun adı, üyelerinin sonra tuttuğu farklı yolları göstermez.
Kapanış kancası
Bulut'un maddesine göre Faruk Nafiz 1946'da siyasete girdi, 27 Mayıs 1960'a kadar milletvekilliği yaptı, Yassıada'da tutuklu kaldı ve suçsuz bulunarak bırakıldı. Bir şairin okul kitaplarında, antolojilerde ve edebiyat tarihlerinde nasıl okunduğu yalnız şiirine mi bağlıdır? Yoksa hangi dönemde, kimin tarafından ve hangi siyasi iklimde okunduğu da onun yerini değiştirir mi?
Özet kartı
- Faruk Nafiz (1898-1973) şiire aruzla ve Cenab, Fikret, Hâşim etkisinde başladı; Bulut'a göre 1922'den sonra Anadolu'ya ve heceye yöneldi. 1926'daki «Sanat» şiiri memleketçi şiirin beyannamesidir, «Han Duvarları» en meşhur örneğidir.
- Bulut'a göre «Han Duvarları» Anadolu'yu gerçekçi ve sade bir bakışla anlatır ve memleket edebiyatını başlatır. Apaydın'a göre ise memleketçi şiirin öznesi Anadolu'ya dışarıdan bakar, manzarayı istediği gibi kurar ve bu edebiyat İstanbul'dan okunmaya çalışılmıştır.
- Özbayrak'a göre Yedi Meşaleciler (Yaşar Nabi, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Sabri Esat, Ziya Osman, Kenan Hulusi) Cumhuriyet döneminde beyannameyle çıkan ilk topluluktur; ilkeleri canlılık, samimiyet ve daima yeniliktir. Beş Hececileri ve Fecr-i Âtî'yi özgünlük eksikliğiyle eleştirdiler.
- Topluluk umutsuzluk aşılamak, samimiyetsizlik ve millî renk eksikliğiyle eleştirildi; Hâşim tekniğe yenilik getirmediklerini ama neşe ve hayat sevgisi getirdiklerini yazdı. Apaydın onları Garip'in erken bir habercisi sayar ve dönemin şiirini sınıflayan etiketlerin sınırlı olduğunu savunur.
- «Sanat»ta «biz» köylüye bakar, Anadolu yazılmamış bir destan olarak durur; «Bingöl Çobanları»nda konuşan çobanın kendisidir ve zamanı kuzulardan öğrenir. Pastoral gelenek ise bu içeriden sesin de bir şairin kurduğu ses olabileceğini hatırlatır.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Memleketçi şiir | Poetry of the homeland | Anadolu'nun coğrafyasını, köylerini ve insanlarını konu edinen, çoğunlukla heceyle yazılan şiir |
| Beyanname | Manifesto | Bir sanat anlayışını ve karşı çıktığı şeyleri açıkça ilan eden metin |
| Sanat için sanat | Art for art's sake | Sanatın değerini kendi içinde taşıdığını, bir araç olmadığını savunan anlayış |
| Pastoral şiir | Pastoral poetry | Çobanların ve kır hayatının dünyasını anlatan şiir türü |
| Edebî tasnif | Literary classification | Şairleri ve eserleri ortak özelliklere göre gruplara ayırma işi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Faruk Nafiz'in şiiri 1922'den önce ve sonra nasıl değişti? Kemalettin Kamu ve Yedi Meşale topluluğu dönemin şiirinde nerede durur?
- (Kazanım 2) «Sanat» şiiri hangi sanat anlayışını ilan eder? Bulut ile Apaydın memleketçi şiirin Anadolu'ya bakışını nasıl farklı değerlendirir?
- (Kazanım 3) Yedi Meşalecilerin ilkeleri nelerdi ve önceki şairlere hangi eleştirileri yönelttiler? Topluluğun içinde farklı bir ses var mıydı?
- (Kazanım 3) Topluluğa hangi eleştiriler yöneltildi ve Sabri Esat bunlara nasıl cevap verdi? Hâşim ile Apaydın onların katkısını nasıl değerlendirir?
- (Kazanım 4) «Sanat»tan seçilen dizeleri ve «Bingöl Çobanları»ndan seçilen beyitleri zamirler, bakış ve ses bakımından karşılaştırın.
Cevaplar
- Bulut'a göre Faruk Nafiz'in 1913-1917 arasında yayımlanan şiirleri önceki iki kuşağın, Edebiyat-ı Cedîde ile 1909 topluluğunun izini taşır; Cenab, Fikret ve Hâşim'in etkisindedir ve ferdî aşk ile ıstırabı işler. 1922'den sonra Anadolu'yu bizzat gören şair topluma yönelir, heceyle ve sade Türkçeyle yazar; 1926'daki «Sanat» bu anlayışın beyannamesidir. Tekin'e göre Kamu halkı halkın diliyle anlatan, «Gurbet Şairi» diye anılan bir şairdir; Apaydın'ın aktardığı bir değerlendirmede Millî Edebiyat akımının ikinci kuşağı içinde anılır. Özbayrak'a göre Yedi Meşale, 1926-1927'den itibaren Servet-i Fünûn çevresinde toplanan ve 1928'de ortak kitabını çıkaran yedi kişilik bir topluluktur.
- Bulut'a göre «Sanat»ta Batı edebiyatı âdeta yok sayılır, Batı hayranlığının karşısına Anadolu insanı ve kültürü çıkarılır ve İstanbullu aydınla Anadolu halkı arasında bir bağ kurulması istenir. Bulut «Han Duvarları»nın Anadolu'yu gerçekçi ve sade bir bakışla anlattığını söyler. Apaydın ise şiirin öznesinin Anadolu'ya yabancı olduğunu, onu dışarıdan bir problem olarak kuşattığını, manzaraları olmasını istediği gibi aktaran romantik bir tavır taşıdığını ve bu edebiyatın İstanbul'dan okunmaya çalışıldığını savunur.
- Özbayrak'a göre ilkeleri canlılık, samimiyet ve daima yenilikti. Mukaddime «dünün mızmız ve soluk hislerini» ve «renksiz, dar» terennümü reddeder. Fecr-i Âtî şairlerini ve hecenin beş şairini özgünlüğü yakalayamamak ve ayrıntıya gömülmekle eleştirdiler; Cevdet Kudret Enis Behiç'in bir kitabını sertçe eleştirdi. Topluluğun içinde Muammer Lütfi sanatın kendi başına bir amaç olduğunu savundu, sonra arkadaşlarını da kıyasıya eleştirdiği için dışlanıp ayrıldı.
- Özbayrak'a göre umutsuzluk aşılamak, samimiyetsizlik ve millî renkten yoksun olmakla eleştirildiler; bir gazete yazısı gençlerin intiharlarını elem dolu şiirlere bağladı, Kazım Sevinç ıstırap devrinin kapandığını ve inkılap şiirleri yazılması gerektiğini söyledi. Sabri Esat şairin çevresinin aynası olduğunu, neşe duymayan şairin neşeyi taklit edemeyeceğini savundu ve «baltadan ziyade» meşale kullanmaya çağırdı. Hâşim tekniğe yenilik getirmediklerini ama neşe ve hayat sevgisi getirdiklerini yazdı; Apaydın gündelik insana dönen dikkatlerinde Garip'in erken bir habercisini görür, bunu söylemenin iddialı olabileceğini de kabul eder.
- «Sanat»ta «sen» yabancı bir şehirde bir heykele bakar, «biz» köylüye; ama köylü konuşan değil bakılandır ve Anadolu, şairin yazacağı «yazılmamış bir destan» olarak durur. Bu, Apaydın'ın dışarıdan bakan özne dediği yerdir. «Bingöl Çobanları»nda konuşan «ben» çobanın kendisidir; soyu dağlara aşinadır ve zamanı kuzulardan öğrenir, bu yüzden ses içeriden gelir gibidir. Yine de pastoral gelenek, şairin sesini bir çobana ödünç verdiği bir gelenek olduğu için bu içeriden sesin de kurulmuş bir ses olabileceğini hatırlatır.
Okuma
- Halil Hadi Bulut, «Çamlıbel, Faruk Nafiz» (DİA 8) ve Merve Özbayrak, «Servet-i Fünûn Dergisinde Yedi Meşaleciler» (2019).
- Dinçer Apaydın, «Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinin İlk On Yılında Ortak Yönelişler» (2013).
- Faruk Nafiz, «Han Duvarları»; Kemalettin Kamu, «Bingöl Çobanları». İki şiirde de «ben», «biz» ve «onlar» zamirlerinin altını çizin. Anadolu insanı hangi şiirde konuşuyor, hangisinde anlatılıyor?