Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Uzun'a göre «ilahi» önce her türlü dinî şiirin adıydı; sonra besteli dinî şiir anlamında daraldı. Kelimenin bu anlamdaki bilinen ilk kullanımı on yedinci yüzyılda Evliya Çelebi'dedir; daha önce muhtemelen «savt» deniyordu.
- İlahiler hece ya da aruzla, dörtlük ya da beyit düzeninde yazılır ve bir makam ve usulle bestelenir. Şiirin şairi ile bestecisi farklı yüzyıllardan olabilir.
- Nefes, deyiş, deme ve nutuk çoğunlukla aynı biçimdedir; onları ayıran icra yeri, çevre ve işlevdir: nefes şehir Bektaşîliğinde, deyiş köy Bektaşîliğinde; nutuk ise öğretim amaçlı ve sazsızdır.
- Devriye, ruhun mutlak varlıktan inişini ve kâmil insan olarak dönüşünü anlatır; inişi anlatana ferşiye, yükselişi anlatana arşiye denir. Şair aşamaları çoğu zaman kendi macerası gibi, «ben» diye anlatır.
- Yunus'un «sorun bana kandayıdum» devriyesi «-dayıdum» redifiyle ezelî vatandan tufana, oradan Allah'ın dergâhına uzanan bir daire çizer; peygamber Yunus ile şair Yunus'un adı aynı dizede buluşur.
Kazanımlar
- «İlahi» kelimesinin bir tür adı olarak ne zaman ortaya çıktığını ve musikiyle ilişkisini açıklayabilir.
- Nefes, nutuk, deyiş ve deme adlarının biçimden çok icra yeri, çevre ve işlevle ilişkisini anlatabilir.
- Devriyenin dayandığı devir anlayışını, ferşiye ile arşiye ayrımını ve devriyelerin anlatıcı sesini açıklayabilir.
- Yunus Emre'ye ait bir devriyede ruhun yolculuğunun nasıl bir «ben» anlatısına dönüştüğünü gösterebilir.
Video metni
Soğuk açılış
On yedinci yüzyılda İstanbul'da bir alay geçer. Evliya Çelebi onu şöyle anlatır: bu topluluklar güzel sesle sefere dair ilahiler okur, bazıları da «Allahümme yâ hâdî, âsân eyle yolumuz» ilahisini okuyarak Alay Köşkü'nün önünden geçer.
DİA'nın «İlâhi» maddesini yazan Uzun'a göre bu, «ilahi» kelimesinin «bestelenmiş dinî-tasavvufi şiir» anlamıyla bugün bilinen ilk kullanımıdır. Yunus Emre'den üç yüz yıl sonra. Uzun'a göre Yunus bu kelimeyi şiirlerinde bir tür adı olarak kullanmaz; divanının en eski yazmalarında şiirlerin başında da bu kelime yoktur.
Büyük soru
206-06'nın sonunda Tatcı'nın bir tespitine varmıştık: cönklerde Yunus'un şiirleri için kullanılan «ilahi, nefes, nutuk» başlıkları ayrı edebî türler değildir. O hâlde bu adlar neyi adlandırır? Bir tekke şiirine verilen ad, onun biçimini mi, konusunu mu, yoksa nerede ve nasıl okunduğunu mu söyler?
Bağlam
Uzun'un aktardığına göre Fuad Köprülü, tekke şairlerinin kendilerini öbür şairlerden ayırmak için manzumelerine «şiir» demediğini, onlara «ilahi, nutuk, nefes» gibi adlar verdiğini kaydeder. Tekke şiiri adını bir sanat terimi olarak değil, bir söyleyiş, bir tören, bir ilham anlamında seçmiştir.
Bilgin'in DİA'daki tekke edebiyatı maddesi uzun bir ad listesi verir: hikmet, ilahi, methiye, nutuk, devriye, mersiye, şathiye. İlahinin kendi içinde de tarikattan tarikata değişen adları vardır: Bektaşîlerde nefes, Mevlevîlerde âyin, Gülşenîlerde tapuğ, Halvetîlerde zikir arasında okunan durak, toplu hâlde okunanlar için cumhur.
Bu listeye bakınca bir şey dikkat çeker: adların bir kısmı konuyu söyler, bir kısmı işlevi, bir kısmı da okunduğu yeri ve biçimi. Bu ünitede dört adı sırayla açacağız: ilahi, nefes ve onun kardeşleri, nutuk ve devriye.
Ana anlatı — İlahi: bir kelimenin daralması
Uzun'a göre Türk edebiyatında nazım türleri belirginleşmeden önce dinî içerikli her türlü şiire ilahi denirdi. Tevhid, münacat, naat, gazel, kaside ayrı adlar kazanınca kelimenin anlamı daraldı ve «besteli dinî şiir» anlamında özelleşti. Uzun'a göre ilahi kavramı bu yüzden musikiden ayrı düşünülemez.
Kelimenin kendisi de geç gelir. Uzun'a göre Türkçede ilahinin bir edebiyat ve musiki terimi olarak kullanıldığı metinler on yedinci yüzyıldan geriye gitmez. Daha önce ilahi yerine büyük ihtimalle «savt», dinî şiiri okumak için de «savt okumak» deniyordu. Uzun bunu bir rivayetle destekler: Hacı Bayram-ı Velî'nin annesinin çamaşır yıkarken savt okuduğu anlatılır.
İlahinin biçimi tek değildir. Uzun'a göre yedi ve sekiz heceli ilahiler dörtlük hâlinde ve koşma gibi, on bir, on dört ve on altı heceli olanlar ise beyit hâlinde ve gazel gibi kafiyelenir. On beşinci yüzyıldan itibaren aruzla yazılan ilahiler de çoğalır. İlahi bir makamda ve bir usulde bestelenir; Uzun, en çok kullanılan makamlar arasında hüseynî, uşşak, rast ve hicazı sayar.
Bir ilahinin şairi ile bestecisi farklı yüzyıllardan olabilir. Uzun'a göre güftesi Yunus Emre'ye ait olan «Ey enbiyâlar serveri / Ey evliyâlar rehberi» diye başlayan ilahi, Zekâi Dede'nin uşşak makamındaki bestesiyle okunur. Şiir on üçüncü yüzyıldan, ezgi çok sonrasından gelir.
Ana anlatı — Nefes, deyiş, deme ve nutuk: aynı şiir, farklı meclis
Nefes adını 206-02'de tanımıştık: Sünnî tekkelerdeki ilahinin Alevî-Bektaşî meclisindeki karşılığıdır ve cemde sazla söylenir.
Melih Duygulu'ya göre «deyiş» kelimesi «demek» fiilinden türemiştir ve Alevî-Bektaşî edebiyatında dinî-tasavvufi inancı ve tarikatın ilkelerini anlatan şiirlerin genel adıdır. Duygulu'ya göre ayrım coğrafi ve toplumsaldır: şehir Bektaşîliğinde bestelenmiş şiirlere «nefes», daha çok Doğu Anadolu'da görülen köy Bektaşîliğinde ise «deyiş» denir. Aynı kökten gelen «deme» adı da bu şiirler için kullanılır; Hüseyin Özcan, Alevî-Bektaşî şairlerinin eserlerini sayarken «deyiş/deme» diye ikisini yan yana anar. Duygulu'ya göre resmî derleme çalışmalarında 2.000'e yakın deyiş ezgileriyle birlikte tespit edilmiştir.
Nutuk ise bir işlev adıdır. Bilgin'e göre nutuk, tarikat ulularının müridlere tasavvufu ve tarikatı öğretmek için söylediği eğitici şiirlerdir; daha çok Bektaşîliğin geleneğini, âdetini ve âdabını öğretmek amacıyla yazılır. Bilgin'e göre nutukların belli bir nağmesi ve özel bir bestesi yoktur; bir anlamda nefeslerin sazsız söylenenleridir.
Burada bir örüntü belirir. Nefes ile ilahi arasındaki fark tarikattır; nefes ile deyiş arasındaki fark şehir ile köydür; nefes ile nutuk arasındaki fark ise sazdır ve amaçtır. Biçim çoğu zaman aynıdır: koşma.
Yaygın yanlış«İlahi, nefes, deyiş ve nutuk, biçimleri birbirinden farklı dört ayrı şiir türüdür.»
Bu adlı şiirlerin çoğu aynı biçimde, çoğunlukla koşma ya da gazel düzeninde yazılır. Adları ayıran daha çok okundukları yer, çevre ve işlevdir: Sünnî tekke ya da Bektaşî cemi, şehir ya da köy, bestelenmiş ya da sazsız, coşku ya da öğretim. Tatcı'nın Yunus için söylediği gibi, cönklerdeki başlıklar ayrı türleri değil, aynı sözün farklı hayatlarını gösterir.
Ana anlatı — Devriye: ruhun dairesi
Tür adları arasında konusuyla tanımlanan biri vardır: devriye. Uzun'un «Devriyye» maddesine göre bu şiirler devir nazariyesini anlatır. Bu anlayışa göre varlık bir daire çizer. Mutlak varlıktan ayrılan ilahi nur önce aşağıya, dünyaya iner; buna «kavs-i nüzûl», yani iniş yayı denir. Sonra topraktan madene, bitkiye, hayvana ve insana yükselir; insan, kâmil insan mertebesine ulaşarak kaynağına döner. Bu da «kavs-i urûc», yani yükseliş yayıdır.
Uzun'a göre inişi anlatan devriyelere «ferşiye», yükselişi anlatanlara «arşiye» denir. Türk edebiyatında ferşiyenin en tanınmış örneği Üsküdarlı Hâşim Baba'nın Devriyye-i Ferşiyye'si, arşiyenin en tanınmışlarından biri ise Niyâzî-i Mısrî'nin Devriyye-i Arşiyye'sidir. Uzun, Türk edebiyatında ilk devriyeyi yazdığı bilinen şairin Ahmed Yesevî olduğunu da kaydeder.
Devriyenin en dikkat çekici yanı anlatıcısıdır. Uzun'a göre vahdet-i vücûd düşüncesinin etkisiyle şair, ruhun geçtiği bütün aşamaları çoğu zaman kendi başından geçmiş gibi anlatır. Devriye bir «ben» anlatısıdır: ben madendeydim, ben bitkideydim, ben peygamberlerle birlikteydim.
Devriyelerin yorumu tartışmasız değildir. Uzun, Bektaşî ve Alevî şairlerin devriyelerinde tenasüh, hulûl ve ittihad gibi, kendi ifadesiyle İslam inancına zıt anlayışlara yer verildiğini, Sünnî mutasavvıfların ise bundan dikkatle kaçındığını yazar. Bu Uzun'un değerlendirmesidir; bir sonraki ünitede Alevî-Bektaşî edebiyatına kendi geleneği içinden bakacağız.
Metin anı
Gürzoğlu'nun makalesinde, Ahmet Yaşar Ocak'a dayanarak Yunus Emre'nin divanından aktardığı bir devriyenin dört beyti:
İy yârânlar iy kardaşlar sorun bana kandayıdum
Dinlersenüz eydivirem ezelî vatandayıdum
Kalû belâ söylenmedin tertîb düzen eylenmedin
Hak'dan ayru degülidüm ol ulu dîvândayıdum
Yûnus'ıla balık beni çekdi deme yutdı bile
Zekeriyyâ'yıla kaçdum Nûh'ıla tûfândayıdum
Yûnus senün 'âşık cânun ezelî 'âşıklarıla
Ol Allah'un dergâhında seyrân u cevlândayıdum
Şiir bir soruyla açılır: «Sorun bana kandayıdum», bana nerede olduğumu sorun. Cevap zamanın başından gelir: «ezelî vatandayıdum». Her beytin sonunda aynı yapı döner: «-dayıdum», yani «-daydım». Redif bir yer bildirir ve her beyitte o yer değişir: vatan, divan, tufan, dergâh.
İkinci beyit zamanın öncesine gider. «Kalû belâ», Kur'an'daki elest bezmine gönderme yapar: ruhların yaratılışta Rablerini tanıyıp «evet» dedikleri an. Şair bu sorudan da önce, «tertîb düzen eylenmedin», Hak'tan ayrı değildi. Bu, devrin başlangıç noktasıdır, ruhun kaynağıdır.
Üçüncü beyit iniş yayındadır. Ruh dünyaya inmiş, peygamberlerin hikâyelerini yaşar: Yunus peygamberle balığın karnında, Zekeriyya ile kaçarken, Nuh ile tufanda. Burada bir cinas da vardır: şairin adı da Yunus'tur; «Yûnus'ıla» derken hem peygamberi hem kendini anar. Uzun'un sözünü ettiği «ben» anlatısı tam da budur: bütün insanlık tarihi, tek bir ruhun başından geçmiş gibi anlatılır.
Son beyitte şair kendi adını anar ve daireyi kapatır: Yunus'un âşık canı, «ezelî âşıklarla» Allah'ın dergâhında dolaşır. Ruh çıktığı yere dönmüştür. İlk beyitteki «ezelî vatan» ile son beyitteki «Allah'un dergâhı» aynı yerin iki adıdır. Şiirin kendisi bir daire çizer.
Cevap ve bağlantı
Bir tekke şiirine verilen ad neyi söyler? Çoğu zaman biçimi değil. İlahi, adını besteden ve dinî meclisten alır; kelimenin kendisi de on yedinci yüzyıldan önce yoktur. Nefes, Bektaşî cemi ve sazdır; deyiş ve deme, aynı şiirin köydeki ve başka yörelerdeki adlarıdır; nutuk, öğretme amacıdır. Devriye ise konusuyla tanımlanır: ruhun dairesi.
Bu yüzden tekke şiirinde tür, bir kalıptan çok bir hayatı gösterir. Aynı Yunus şiiri bir cönkte «ilahi», başka birinde «nefes» diye kaydedilebilir, bir devirde savt, başka bir devirde besteli bir ilahi olarak okunabilir. Adı değişir, çünkü okunduğu meclis değişir.
Kapanış kancası
Duygulu'ya göre resmî derlemelerde 2.000'e yakın deyiş ezgileriyle birlikte tespit edilmiştir. Bu şiirlerin çoğu yüzyıllar boyunca kitaplarda değil, cemlerde, sazla ve ezberle yaşadı. Bir cem töreninde kim söyler, kim dinler, sözün sırası nasıl belirlenir? Ve yazıya az geçmiş bir edebiyat, yüzyıllar boyunca nasıl ve kimler aracılığıyla aktarılmıştır?
Özet kartı
- Uzun'a göre «ilahi» önce her türlü dinî şiirin adıydı; sonra besteli dinî şiir anlamında daraldı. Kelimenin bu anlamdaki bilinen ilk kullanımı on yedinci yüzyılda Evliya Çelebi'dedir; daha önce muhtemelen «savt» deniyordu.
- İlahiler hece ya da aruzla, dörtlük ya da beyit düzeninde yazılır ve bir makam ve usulle bestelenir. Şiirin şairi ile bestecisi farklı yüzyıllardan olabilir.
- Nefes, deyiş, deme ve nutuk çoğunlukla aynı biçimdedir; onları ayıran icra yeri, çevre ve işlevdir: nefes şehir Bektaşîliğinde, deyiş köy Bektaşîliğinde; nutuk ise öğretim amaçlı ve sazsızdır.
- Devriye, ruhun mutlak varlıktan inişini ve kâmil insan olarak dönüşünü anlatır; inişi anlatana ferşiye, yükselişi anlatana arşiye denir. Şair aşamaları çoğu zaman kendi macerası gibi, «ben» diye anlatır.
- Yunus'un «sorun bana kandayıdum» devriyesi «-dayıdum» redifiyle ezelî vatandan tufana, oradan Allah'ın dergâhına uzanan bir daire çizer; peygamber Yunus ile şair Yunus'un adı aynı dizede buluşur.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| İlahi | Hymn | Makam ve usulle bestelenip dinî meclislerde okunan tasavvufi şiir |
| Savt | Chant | İlahi kelimesinden önce dinî şiiri ezgiyle okumak için kullanılan ad |
| Nutuk | Didactic Sufi poem | Tarikat âdabını öğretmek için söylenen, bestesi olmayan eğitici şiir |
| Devriye | Poem of the cycle | Ruhun kaynağından inişini ve yeniden dönüşünü anlatan şiir |
| Kavs-i nüzûl ve kavs-i urûc | Arc of descent and arc of ascent | Varlık dairesinin iniş ve yükseliş yarıları |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Uzun'a göre «ilahi» kelimesinin anlamı zamanla nasıl değişti? Kelimenin besteli dinî şiir anlamındaki bilinen ilk kullanımı nerededir ve daha önce hangi söz kullanılıyordu?
- (Kazanım 1) İlahinin musikiyle ilişkisini açıklayın. «Ey enbiyâlar serveri» ilahisi bir şiirin şairi ile bestecisi arasındaki ilişki hakkında ne gösterir?
- (Kazanım 2) Nefes, deyiş, deme ve nutuk adlarını birbirinden ne ayırır? Duygulu'nun şehir ve köy Bektaşîliği ayrımını açıklayın.
- (Kazanım 3) Devir anlayışında kavs-i nüzûl ve kavs-i urûc nedir? Ferşiye ile arşiye arasındaki farkı birer örnekle açıklayın.
- (Kazanım 4) Yunus'un devriyesinde «-dayıdum» redifi ve «Yûnus'ıla» sözü nasıl işler? Şiir bir daireyi nasıl çizer?
Cevaplar
- Uzun'a göre nazım türleri belirginleşmeden önce dinî içerikli her türlü şiire ilahi denirdi; tevhid, naat, münacat gibi türler ayrı adlar kazanınca kelimenin anlamı daraldı ve besteli dinî şiir anlamında özelleşti. Bu anlamdaki bilinen ilk kullanımı on yedinci yüzyılda Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sindedir. Daha önce büyük ihtimalle «savt» ve «savt okumak» deniyordu; Hacı Bayram-ı Velî'nin annesinin çamaşır yıkarken savt okuduğu rivayeti bunu destekler.
- Uzun'a göre ilahi kavramı musikiden ayrı düşünülemez: ilahiler bir makam ve usulle bestelenir; hüseynî, uşşak, rast, hicaz gibi makamlar sık kullanılır. «Ey enbiyâlar serveri» ilahisinin güftesi Yunus Emre'ye, bestesi ise Zekâi Dede'ye aittir; şiir on üçüncü yüzyıldan, ezgi çok daha sonrasından gelir. Bir ilahi, şairinden yüzyıllar sonra yeni bir ezgiyle yeniden hayat bulabilir.
- Bu adlı şiirlerin çoğu aynı biçimde, çoğunlukla koşma düzeninde yazılır; onları ayıran icra yeri, çevre ve işlevdir. Nefes, Sünnî tekkelerde ilahi denilenlerin Alevî ve Bektaşîlerdeki adıdır ve sazla söylenir. Duygulu'ya göre şehir Bektaşîliğinde bestelenmiş şiirlere nefes, daha çok Doğu Anadolu'daki köy Bektaşîliğinde deyiş denir; deme de aynı kökten gelen ve deyişle birlikte anılan addır. Nutuk ise tarikat âdabını öğretmek amacıyla söylenen, belli bir bestesi olmayan, nefeslerin sazsız söylenenleri gibi eğitici şiirlerdir.
- Kavs-i nüzûl, mutlak varlıktan ayrılan ilahi nurun dünyaya inişini; kavs-i urûc ise topraktan madene, bitkiye, hayvana ve insana yükselip kâmil insan olarak kaynağına dönüşünü anlatan yaydır. İnişi anlatan devriyeye ferşiye, yükselişi anlatana arşiye denir. Uzun'a göre ferşiyenin en tanınmış örneği Üsküdarlı Hâşim Baba'nın Devriyye-i Ferşiyye'si, arşiyenin en tanınmışlarından biri Niyâzî-i Mısrî'nin Devriyye-i Arşiyye'sidir.
- «-dayıdum» redifi her beyitte bir yer bildirir ve o yer değişir: ezelî vatan, ulu divan, tufan, Allah'ın dergâhı; böylece ruhun yolculuğu bir yerler dizisi olarak anlatılır. «Yûnus'ıla» sözü hem balığın yuttuğu peygamber Yunus'u hem şairin kendi adını anar; bütün insanlık tarihi tek bir ruhun başından geçmiş gibi anlatılır. Şiir «ezelî vatan»la açılıp «Allah'un dergâhı»yla kapanır; ruh çıktığı yere döner ve şiir bir daire çizer.
Okuma
- Mustafa İsmet Uzun'un «İlâhi» maddesi (DİA 22) — kelimenin tarihi ve ilahinin musikiyle ilişkisi.
- Mustafa İsmet Uzun'un «Devriyye» maddesi (DİA 9) — devir anlayışı, ferşiye ve arşiye.
- Melih Duygulu'nun «Deyiş» maddesi (DİA 9) — deyişin anlamları ve musikisi.
- Ali Rıza Gürzoğlu, «Alevilik ve Bektaşilik İnancında Devriyyeler» (2011) — devriye örnekleri ve yorumları.