Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Osmanlı'da kitap uzun süre elle çoğaltılan bir yazmaydı; matbaa geç ve dar bir alanda kullanıldı. Hikâyelerin önemli bir kısmı gözle değil, sesli okuma yoluyla kulakla okunurdu.
- İstanbul'da ilk kahvehaneler 1550'lerde açıldı; kitap okunan, yeni şiirlerin tartışıldığı, Battalnâme ve Hamzanâme'nin sesli okunduğu, karagöz, meddah ve âşıkların sahne bulduğu yerlerdi. Yasaklar 1633'e kadar sürdü; sonra devlet denetlemeyi seçti.
- Tanzimat'tan sonra gazete, dergi ve kitap bulunduran kahvehanelere kıraathane denildi; ilk örnek 1857'de Divanyolu'nda açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. «Kıraathane» adı bir prestij işaretine dönüştü.
- Cönk, uzunlamasına açılan, ensiz bir yazma defterdir; şiirlerin yanında dualar, tarifler, hesaplar ve kişisel notlar içerir, farklı ellerden çıkmıştır ve genellikle anonimdir. Mecmua benzer bir not defterinden düzenli bir derleme türüne dönüştü.
- Köksal'ın sayımında cönklerde en çok şiiri bulunan ilk on şairin dağılımı saz şairleri için yüzde 21,65, tekke için 35,69, divan için 42,66'dır. Yaprak kesenlere ve sayfa bükenlere yazılan beddualar, kitabın okurun elinde kullanılan ve yıpranan bir eşya olduğunu gösterir.
Kazanımlar
- Osmanlı'da bir metnin okura ulaştığı yolları, yani sesli okumayı, elle çoğaltılan yazmaları ve geç gelen matbaayı açıklayabilir.
- Kahvehanenin on altıncı yüzyıldan itibaren bir okuma ve dinleme mekânına dönüşmesini, yasakları ve Tanzimat sonrası kıraathaneye geçişi değerlendirebilir.
- Cönk ile mecmuayı tanımlayıp içeriklerini ve derlenme biçimlerini açıklayabilir; cönklerin içeriği üzerine yapılan tartışmayı sayısal verilerle değerlendirebilir.
- Bir mecmuadaki beyitlerden hareketle Osmanlı okurunun kitapla ilişkisini yorumlayabilir; bu kursun «Osmanlı nasıl hikâye anlatırdı?» sorusuna bir cevap kurabilir.
Video metni
Soğuk açılış
İnce uzun bir defter. Uzunlamasına açılır, eni dardır. Sahibi onu çoğu zaman koynunda taşır. Nev'îzâde Atâî bir mesnevisinde söz ehli birinin bu defteri «şâh-ı gül gibi», bir gül dalı gibi koynundan çıkardığını anlatır.
Defter açılır. İçinde bu tür defterlerde sık görülen şeyler vardır: bir divan şairinin gazeli, âşık koşmaları, bir ilâhi, bir ilaç tarifi, bir borç kaydı, bir çocuğun doğum tarihi. Yazılar farklı ellerden çıkmıştır; bazı sayfalar kesilip atılmıştır.
Bir şiir mecmuasında, adı bilinmeyen bir şair, böyle defterlerin yapraklarını kesenlere ve sayfa kenarını işaret için bükenlere beddua eder. Bükenin boyu, der, «lâm» harfi gibi bükülsün.
Bu defterin adı cönktür.
Büyük soru
Bu kurs boyunca Osmanlı'nın nasıl hikâye anlattığını sorduk: kimin yazdığını, hangi biçimi seçtiğini, hangi üslupla yazdığını. Ama bir metin yazıldıktan sonra ne olurdu? Okuma yazma bilenlerin az olduğu, kitabın elle çoğaltıldığı bir dünyada bir hikâye okuruna nasıl ulaşırdı? Ve okur, onu okuduktan sonra ne yapardı?
Bağlam
Osmanlı'da kitap yüzyıllar boyunca bir yazma, yani elle çoğaltılan bir nesneydi. Her nüsha bir kâtibin emeğiydi ve her kopyada metin biraz değişebilirdi. Matbaa geç ve dar bir alanda kullanıldı. İbrâhim Müteferrika'nın matbaası 1729'da Kâtib Çelebi'nin deniz savaşları kitabını bastı. Naîmâ'nın tarihi 1734'te bu matbaada beş yüz nüsha olarak çıktı. Beş yüz nüsha, bir imparatorluk için küçük bir sayıdır.
Bu yüzden bir hikâyenin okura ulaşmasının en yaygın yolu gözden değil, kulaktan geçiyordu. Bir kişi okur, başkaları dinlerdi. Evde, konakta, tekkede, çarşıda, ve on altıncı yüzyılın ortasından itibaren yeni bir mekânda: kahvehanede.
Ana anlatı — Kahvehaneden kıraathaneye
İstanbul'un ilk kahvehaneleri 1550'lerin başında açıldı. Ahmet Yaşar'ın aktardığına göre Âlî Mustafa Efendi bu tarihi 1553 olarak verir. Tarihçi Peçuylu İbrâhim ise Halepli Hakem ile Şamlı Şems adında iki kişinin 1554-55'te Tahtakale'de ilk kahvehaneleri açtığını yazar. Kanûnî'nin son yıllarında İstanbul'da elli kahvehane olduğu söylenir. 1792 tarihli defterlere göre sayı 1631'e, 1821'de 2076'ya ulaştı.
Peçuylu İbrâhim ilk kahvehanelerin içini de anlatır. Okumuş ve iyi yaşamayı seven insanlar burada yirmi otuz kişilik halkalar hâlinde toplanırdı. Kimi kitap okur, kimi tavla ve satranç oynar, kimi de yeni yazdığı şiirleri getirip tartışırdı. Yaşar'a göre kahvehanelerde Muhammediyye, Battalnâme ve Hamzanâme gibi dinî ve destanımsı kitapların okunması bir gelenek hâline gelmişti. Karagöz perdesi burada kuruldu, meddah burada anlattı; ikisini 104-07'de görmüştük. Âşıklar da burada söyledi.
Bu yüzden kahvehane, yazılı kültürün az yaygın olduğu bir toplumda sözlü kültürün en önemli araçlarından biriydi. Yaşar'ın aktardığına göre Kâtib Çelebi kahvehaneler için «mekteb-i irfan», yani bilgi okulu ve «medresetü'l-ulemâ», yani âlimler medresesi gibi adlardan söz eder. Aynı Kâtib Çelebi'ye göre on yedinci yüzyılda neredeyse her sokak başında bir kahvehane vardı.
Ama kahvehane iktidarın gözünde tehlikeli bir yerdi de. Burası «devlet sohbeti» denen siyasi dedikodunun yayıldığı bir kamusal alandı. Kanûnî'nin son yıllarında kahvehanelerin kapatılması emredildi. 1583'te yasak yenilendi, ama kahvehanelerin çoğalması durdurulamadı. IV. Murad 1633'te İstanbul'daki bütün kahvehaneleri kapattırdı. Yaşar'a göre bu, kahvehane kapatmaya dair son genel karardı. Ondan sonra devlet onları yasaklamak yerine denetlemeyi seçti. Kahveden alınan vergi de bu kararda rol oynadı.
On dokuzuncu yüzyılda kahvehanenin bir türü yeni bir ad aldı: kıraathane, yani okuma yeri. Yaşar'a göre bu ad Tanzimat'tan sonraki döneme aittir. Avrupa'daki kulüp ve okuma salonlarına benzeyen bu kahvehaneler, müşterilerine gazete ve mecmua sunar, geleneksel sahne sanatlarını da barındırırdı.
İlk örnek, 1857'de Divanyolu'nda açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. Burada gazete ve dergi bulunur, sonraları kitap da satılırdı. Ramazan gecelerinde kıraathane bir edebiyat salonuna dönüşürdü. Nâmık Kemal, sonra Ahmed Râsim ve Halit Ziya gibi yazarlar burada toplanır, şiirden siyasete her şeyi konuşurdu. Ardından Direklerarası'nda Fevziye, Divanyolu'nda Ârif'in ve Nuruosmaniye'de Letafet kıraathaneleri geldi.
Ad bir prestij işaretine de dönüştü. Yaşar'a göre bazı mahalle kahvehanelerinin sahipleri gazete ve küçük bir kitaplık bulundurmaya çalışır, seçkin müşteri çekmek isteyenler de tabelalarına özellikle «kıraathane» yazardı. Okumak, artık bir mekânın adıyla sergilenen bir değerdi.
Yaygın yanlış«Osmanlı'da okuma yazma bilmeyenler edebiyatın dışında kalırdı.»
Hikâyelerin önemli bir kısmı gözle değil kulakla okunurdu. Kahvehanelerde Battalnâme ve Hamzanâme sesli okunur, meddah hikâye anlatır, âşıklar şiir söylerdi. Okuma yazma bilmeyen bir dinleyici, bir kitabın okurlarından biri olabilirdi. Ayrıca bir cönk sahibi, gezgin şairlerden dinlediği bir koşmayı aklında kaldığı kadarıyla deftere geçirebilirdi.
Ana anlatı — Okurun kendi kitabı
Dinleyen okur bir şey daha yapardı: sevdiğini yazardı. Osmanlı okurunun kendi kitabı cönk ve mecmuadır.
Orhan Şaik Gökyay'ın tanımına göre cönk, uzunlamasına açılan, ensiz, uzun bir yazma defterdir. Şekli yüzünden halk arasında «sığır dili» ya da «dana dili» denir. İçinde ağırlıkla âşıkların, seyrek olarak divan şairlerinin şiirleri bulunur. Ama Gökyay'ın saydığı içerik bununla sınırlı değildir: dualar, sihirle ilgili notlar, ilaç tarifleri, doğum ve ölüm tarihleri, alacak verecek hesapları, türküler, mâniler, bilmeceler, halk hikâyeleri.
Cönkün en belirgin özelliği, tek bir elden çıkmamasıdır. Aynı sayfada farklı yazılar, farklı yüzyılların şairleri bulunabilir. Gökyay'a göre halk, gezgin şairlerin söylediği türküleri ve hikâyeleri çoğu zaman aklında kaldığı kadarıyla, eksik ya da yanlış biçimde deftere geçirmiştir. Denenmiş bir reçetenin altına «gayet mücerrebdir», yani iyice denenmiştir diye not düşülür. Parçaların sonuna çoğu zaman «temmet», yani «tamam oldu» yazılır. Sayfaların bir kısmı, belki sahibinin inancına ya da zevkine ters düştüğü için koparılmıştır. Bu yüzden cönkler genellikle anonim sayılır.
Mustafa İsmet Uzun'a göre mecmua da benzer bir kökten gelir: önce bir not defteri olarak doğmuş, zamanla düzenli bir derleme kitabına dönüşmüştür. Şiir mecmuaları, dua mecmuaları, mektup mecmuaları, mûsiki mecmuaları vardır. Uzun, kitap yazmaktan kaçınan müelliflerin de mecmuayı «iddiasız bir isim» taşıdığı için tercih ettiğini söyler.
Ana anlatı — Cönkte kim var?
Cönk tanımındaki «ağırlıkla âşıklar» ifadesi tartışılır. Mehmet Fatih Köksal, cönkleri sadece halk şiirine ait eserler gibi gösteren tanımları eksik bulur. Kanıt olarak da cönkleri sayar: kendi kütüphanesindeki 63 cönk ile Millî Kütüphane kataloğunda şair dökümü yapılmış 480 cönk.
Kendi kütüphanesindeki 63 cönkte en çok şiiri bulunan şair Nesîmî'dir: 188 şiir. Onu Yûnus (97), Âşık Ömer (95) ve Fuzûlî (88) izler. Köksal saz, tekke ve divan şairlerinin her birinden en çok şiiri bulunan ilk onu karşılaştırır. Dağılım şöyledir: saz şairleri yüzde 21,65, tekke şairleri yüzde 35,69, divan şairleri yüzde 42,66. Köksal, Müjgan Cunbur'un «cönklerin yarıdan fazlasını halk ve tasavvuf şiirleri oluşturur» tespitini en gerçekçi değerlendirme sayar.
İki görüş de bir şeyi doğru gösterir. Gökyay'ın vurgusu, cönkü halkın, gezgin şairlerin ve anonim türkülerin taşıyıcısı olarak öne çıkarır. Köksal'ın sayımı ise aynı defterlerde Fuzûlî'nin, Nef'î'nin ve Bâkî'nin şiirlerinin de dolaştığını gösterir. Cönk, «halk» ile «divan» arasındaki sınırın okurun elinde ne kadar geçirgen olduğunu gösteren bir belgedir.
Bu defterleri okumak da kolay değildir. Köksal bir tez çalışmasından bir örnek verir: bir mecmuadaki «cönk» kelimesi «çünkü» diye okunmuştur. Bu yanlış okuma yüzünden derleyenin adı, eserine verdiği ad ve yazılış tarihi fark edilmemiştir. Bir kelime, bir defterin kimliğini saklayabilir.
Metin anı
Soğuk açılıştaki bedduaya dönelim. Köksal'ın aktardığı bir şiir mecmuasında, kim olduğu kaydedilmemiş bir şair art arda şu beyitleri yazmıştır:
Varakına tama' idüp kesen bu cöng ü dîvânun
Kesilsün burnı kulağı vü hem [de] elleri anun
İşbu cöngün kâğıdın her kim nişân içün büker
Dest-i cehl ile hemân-dem bağrımun kanın döker
Kenârını nişân içün büken bu cöng ü dîvânun
Bükülsün kaddi lâm olsun yüzülsün sûreti anun
Beyitler bir okurun ne yaptığını tersinden gösterir. Birincisi, yaprak kesilirdi. Köksal, bazı cönklerde yazılı yaprakların bile kasten kesildiğini, kesilen kısımdan kalan izlerin bunu gösterdiğini belirtir. Kâğıt değerliydi. Boş bir yaprak ya da beğenilen bir şiir, başka bir deftere gidebilirdi.
İkincisi, sayfa bükülürdü. Okur, kaldığı yeri ya da sevdiği şiiri bulmak için sayfanın kenarını kıvırırdı. Bugün kitap kenarı kıvırmak diye bildiğimiz alışkanlığın bir Osmanlı karşılığı vardır. Şair bunu bir yara gibi hisseder: kâğıdı büken, onun «bağrının kanını» döker.
Üçüncüsü, beyitlerde «cöng ü dîvân» birlikte geçer. Şair aynı korumayı hem okurun derlediği deftere hem bir şairin divanına ister. İkisi de aynı ellerden geçer: onu koruyan sahibi, onu elden ele dolaştıran okuyanlardır.
Beddua bir mizah da taşır. Cezanın biçimi suçun biçimine uyar: kâğıdı bükenin boyu, Arap harflerinin kıvrık «lâm»ı gibi bükülsün. Şair, kendi harf dünyasından bir ceza seçer. Bu beyitler bir kitabın sahibinin sesidir. Ama aynı defteri okuyup sayfasını büken biri de vardı. İkisi birlikte, Osmanlı'da kitabın yaşayan, kullanılan ve yıpranan bir eşya olduğunu gösterir.
Cevap ve bağlantı
Kursun sorusu şuydu: Osmanlı nasıl hikâye anlatırdı? Sekiz ünite boyunca cevabın bir yanını yazarlarda aradık. Üç nesir üslubunu, mesneviyi, hamseyi, seyahatnâmeyi, tarihçiyi ve Nergisî'nin ağır dîbâcelerini gördük.
Bu son ünite cevabın öbür yanını gösterir: hikâye, yazıldığı anda bitmezdi. Bir kahvehanede sesli okunur, bir halka onu dinlerdi. Bir meddah onu yeniden anlatır, bir âşık ondan bir koşma çıkarırdı. Bir okur beğendiği bir gazeli koynundaki cönke geçirir, altına bir ilaç tarifi ekler, bir başkası o sayfayı keser ya da büker. Her kopyada metin biraz değişirdi.
Bu yüzden Osmanlı edebiyatını yalnız yazarların kitaplarıyla okumak eksik kalır. Cönkler ve mecmualar, okurun hangi şiiri sevdiğini, neyi aklında tuttuğunu ve neyi saklamaya değer bulduğunu gösterir. Köksal'ın sayımı bir şey daha söyler: aynı defterde Fuzûlî ile Âşık Ömer yan yana dururdu. Okurun elinde «divan» ile «halk» arasındaki çizgi, edebiyat tarihinin çizdiğinden daha incedir.
Kapanış kancası
Köksal'ın saydığı cönklerde en çok şiiri bulunan ilk on saz şairi arasında Âşık Ömer, Kuloğlu, Dertli, Âşık Kerem, Emrâh, Kurbânî, Gevherî ve Seyrânî vardı. Onların şiirleri çoğu zaman dinleyenlerin aklında kaldığı kadarıyla cönklere geçti. Peki bir âşık nasıl âşık olurdu? Bir rüyada içilen bade, bir ustadan alınan mahlas ve yıllarca süren bir çıraklık, onu hangi geleneğe bağlardı?
Özet kartı
- Osmanlı'da kitap uzun süre elle çoğaltılan bir yazmaydı; matbaa geç ve dar bir alanda kullanıldı. Hikâyelerin önemli bir kısmı gözle değil, sesli okuma yoluyla kulakla okunurdu.
- İstanbul'da ilk kahvehaneler 1550'lerde açıldı; kitap okunan, yeni şiirlerin tartışıldığı, Battalnâme ve Hamzanâme'nin sesli okunduğu, karagöz, meddah ve âşıkların sahne bulduğu yerlerdi. Yasaklar 1633'e kadar sürdü; sonra devlet denetlemeyi seçti.
- Tanzimat'tan sonra gazete, dergi ve kitap bulunduran kahvehanelere kıraathane denildi; ilk örnek 1857'de Divanyolu'nda açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. «Kıraathane» adı bir prestij işaretine dönüştü.
- Cönk, uzunlamasına açılan, ensiz bir yazma defterdir; şiirlerin yanında dualar, tarifler, hesaplar ve kişisel notlar içerir, farklı ellerden çıkmıştır ve genellikle anonimdir. Mecmua benzer bir not defterinden düzenli bir derleme türüne dönüştü.
- Köksal'ın sayımında cönklerde en çok şiiri bulunan ilk on şairin dağılımı saz şairleri için yüzde 21,65, tekke için 35,69, divan için 42,66'dır. Yaprak kesenlere ve sayfa bükenlere yazılan beddualar, kitabın okurun elinde kullanılan ve yıpranan bir eşya olduğunu gösterir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Sesli okuma | Reading aloud | Bir metnin yüksek sesle okunup başkalarınca dinlenmesi |
| Kahvehane | Coffeehouse | Kahve ve sohbet için toplanılan, okuma ve gösteri mekânına dönüşen yer |
| Kıraathane | Reading room | Tanzimat sonrası gazete ve kitap bulunduran kahvehane |
| Cönk | Anthology notebook | Uzunlamasına açılan, ensiz, çok içerikli yazma defter |
| Mecmua | Miscellany | Seçilmiş şiir ve nesirlerin derlendiği kitap |
| Derleyici | Compiler | Başkalarının metinlerini seçip bir araya getiren kişi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Osmanlı'da bir hikâye okura hangi yollardan ulaşırdı? Matbaanın geç ve sınırlı kullanımı bu yolları nasıl etkiledi?
- (Kazanım 2) Peçuylu İbrâhim'e göre ilk kahvehanelerde neler yapılırdı? Kahvehaneler neden hem bir «bilgi okulu» hem de iktidar için tehlikeli bir yer sayıldı? Kıraathane kahvehaneden nasıl ayrılır?
- (Kazanım 3) Cönk ile mecmuayı tanımlayın. Bir cönkte hangi tür metinler bulunur ve cönkler neden genellikle anonim sayılır?
- (Kazanım 3) Gökyay'ın ve Köksal'ın cönkün içeriğine dair görüşlerini karşılaştırın. Köksal'ın sayısal verileri hangi sonuca işaret eder?
- (Kazanım 4) Yaprak kesenlere ve sayfa bükenlere yazılan beyitler, Osmanlı okurunun kitapla ilişkisi hakkında ne söyler? Bu ünite, kursun «Osmanlı nasıl hikâye anlatırdı?» sorusuna hangi cevabı ekler?
Cevaplar
- Kitap uzun süre elle çoğaltılan bir yazmaydı; her kopya bir kâtibin emeğiydi ve metin kopyadan kopyaya değişebilirdi. Hikâyeler en yaygın olarak sesli okuma yoluyla, evde, konakta, tekkede ve kahvehanede dinlenerek okurlara ulaşırdı. Meddahlar ve âşıklar hikâyeleri yeniden anlatırdı; okurlar da beğendiklerini cönk ve mecmualara yazardı. Matbaa 1729'da Müteferrika'yla başladı ama az sayıda kitap bastı; Naîmâ'nın tarihi beş yüz nüsha çıktı. Bu yüzden sesli okuma ve elle kopyalama uzun süre asıl yollar olarak kaldı.
- Okumuş ve iyi yaşamayı seven insanlar yirmi otuz kişilik halkalar hâlinde toplanır; kimi kitap okur, kimi tavla ve satranç oynar, kimi yeni yazdığı şiirleri getirip tartışırdı. Kahvehanelerde dinî ve destanımsı kitaplar sesli okunur, karagöz, meddah ve âşıklar sanatlarını icra ederdi; bu yüzden «mekteb-i irfan» gibi adlarla anıldı. Aynı zamanda «devlet sohbeti» denen siyasi dedikodunun yayıldığı bir kamusal alandı; bu yüzden birçok kez yasaklandı, IV. Murad 1633'te bütün kahvehaneleri kapattırdı. Kahvehane kahve ve sohbet için toplanılan genel mekândır. Kıraathane Tanzimat'tan sonra ortaya çıkan, gazete, dergi ve kitap bulunduran, edebî sohbetlerin yapıldığı bir kahvehane türüdür; ilk örneği 1857'de açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. Nâmık Kemal gibi yazarların buluştuğu bu mekânlar okumayı toplumsal bir değer hâline getirdi; bu yüzden seçkin müşteri çekmek isteyen kahveciler tabelalarına «kıraathane» yazdı.
- Cönk, uzunlamasına açılan, ensiz, uzun bir yazma defterdir; halk arasında «sığır dili» denir. Mecmua, bir ya da birçok yazardan seçilmiş metinlerin derlendiği kitaptır; not defteri olarak doğup düzenli bir türe dönüşmüştür. Cönklerde şiirler, türküler, mâniler, ilâhiler, dualar, ilaç tarifleri, bilmeceler, doğum ve ölüm tarihleri, hesaplar bulunur. Farklı ellerden çıktıkları, sık el değiştirdikleri, sayfaları koparıldığı ve derleyenleri çoğu zaman belli olmadığı için genellikle anonim sayılırlar.
- Gökyay'a göre cönklerde ağırlıkla âşıkların, seyrek olarak divan şairlerinin şiirleri bulunur. Köksal bu tanımı eksik bulur: 63 cönkte en çok şiiri olan şair Nesîmî'dir, Fuzûlî dördüncüdür; ilk onların dağılımı saz şairleri için yüzde 21,65, tekke için 35,69, divan için 42,66'dır. Bu veriler, cönklerin yalnız halk şiirinin değil, divan ve tekke şiirinin de önemli bir taşıyıcısı olduğunu gösterir. Köksal, cönklerin yarıdan fazlasını halk ve tasavvuf şiirinin oluşturduğu yolundaki Cunbur tespitini en gerçekçi değerlendirme sayar.
- Beyitler, okurların kâğıdı değerli bulup yaprak kestiğini ve kaldığı yeri ya da sevdiği şiiri bulmak için sayfa kenarını büktüğünü gösterir. Kitap, okurun elinde kullanılan, dolaşan ve yıpranan bir eşyadır; cönk hem bir derlemedir hem de sahibinin korumaya çalıştığı bir kişisel «divan»dır. Ünite, kursun sorusuna şunu ekler: Osmanlı'da hikâye yazıldığı anda bitmezdi. Sesli okunur, yeniden anlatılır, kopyalanır, seçilip deftere geçirilir ve her kopyada biraz değişirdi. Hikâyeyi yazarlar kadar dinleyiciler, derleyiciler ve okurlar da taşırdı.
Okuma
- Mehmet Fatih Köksal, «Divan Şiiri-Cönk İlişkisi ve "Cönk" Redifli Gazeller» (SEFAD 37, 2017) — cönklerin sayımı, cönk üzerine beyitler ve cönk redifli gazeller.
- Orhan Şaik Gökyay'ın İslâm Ansiklopedisi'ndeki «Cönk» maddesi — cönkün şekli, içeriği ve kayıt işaretleri.
- Ahmet Yaşar'ın aynı ansiklopedideki «Kahvehane» maddesi — kahvehanenin tarihi, yasaklar ve kıraathaneler.