İçeriğe geç

Ünite EDB-204-06 · Seviye 2A — Türk Edebiyatı Tarihi

Kâtip Çelebi ve Naima

EDB-204 Klasik Nesir ve Mesnevi Geleneği

2.084 kelime · yaklaşık 9 dakika okuma · anlatım 10 dk

  • vekāyi'nâme
  • vakanüvis
  • ibret
  • müsvedde
  • doğrudan konuşma
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Kâtib Çelebi (1609–1657) seferlere katılmış bir divan kâtibiydi; sonra kendini ilme verdi ve Fezleke, Keşfü'z-zunûn, Cihannümâ gibi eserler bıraktı. Naîmâ (1655 dolayları–1716) Halepli bir kâtipti; ilk vakanüvis olduğu yaygın kanaattir, tarihi 1734'te Müteferrika matbaasında basıldı.
  2. Kâtib Çelebi tarafsızlığı savundu, anlamı üsluptan önde tuttu, secie pek az yer verdi. Devlet adamlarının tarih ve coğrafya okumasında ısrar etti; tanığı olduğu Bağdat kuşatmasını ise canlı anlattı.
  3. Naîmâ tarih yazanlar için şu şartları saydı: doğru sözlülük, şayialardan uzak durmak, araştırmak, ibret çıkarmak, tarafsızlık, kolay anlaşılır dil, fıkra ve şiirle süsleme ve nücum bilgisi. Mukaddimesi İbn Haldûn, Âlî ve Kâtib Çelebi'ye dayanır.
  4. Târîh-i Naîmâ, kayıp bir tarihin, Şârihulmenârzâde'nin müsveddelerine dayanır ve Fezleke'den değiştirilmeden alınmış bölümler içerir. Ünlü üslubunun kime ait olduğu tartışmalıdır.
  5. Genç Osman'ın 1622'de sadrazamın cesedi başındaki sözleri doğrudan konuşma, pişmanlık ve hüküm yoluyla bir ibret sahnesi kurar. Sahnenin gücü kaynağını göstermez; bu yüzden tarih metni hem anlatı hem de sınanacak bir kayıt olarak okunur.

Kazanımlar

  • Kâtib Çelebi ile Naîmâ'nın hayatlarını, başlıca eserlerini ve Osmanlı tarih yazımındaki yerlerini açıklayabilir.
  • Kâtib Çelebi'nin anlamı ve tarafsızlığı öne alan tarih anlayışını, Naîmâ'nın tarih yazanlar için saydığı şartlarla karşılaştırabilir.
  • Târîh-i Naîmâ'dan bir sahneyi okuyup doğrudan konuşmanın ve ibret çıkarmanın bir tarih metninde nasıl işlediğini yorumlayabilir; sahnenin kaynağı sorusunu fark edebilir.
  • «Tarih yazımı edebiyat mıdır?» sorusunu, anlatının gücü ile kaynağın sınanması arasındaki ilişki üzerinden tartışabilir.

Video metni

Soğuk açılış

Mayıs 1622, İstanbul. Yeniçeriler Sultan II. Osman'ı tahttan indirmiş, amcası Mustafa'yı yeniden tahta çıkarmıştır. Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa, üstünde çift kat zırhla, sakaların çalıştığı yapının önünde öldürülmüştür.

Tahttan inen genç padişahı paşanın cesedinin yanından geçirirler. Osman durur ve konuşur. Cesedin sahibi suçsuzdu, der; kendisine hep askerin hakkında iyilik söylerdi. Onun sözünü dinleseydi başına bu iş gelmezdi. Kendisini yoldan çıkaranlar ise hocası ile harem ağasıydı.

Bu cümleler bir tarih kitabındadır. Yazarı Naîmâ ise o gün henüz doğmamıştı: otuz üç yıl sonra, Halep'te dünyaya gelecekti.

Büyük soru

Bir tarihçi, görmediği bir sahnede bir padişahı konuşturur. Konuşmanın içine bir hüküm de koyar: suçlu kimdir, kim haklı çıkmıştır. Bu bir tanıklığın kaydı mıdır, yoksa bir anlatıcının kurduğu sahne mi? Osmanlı tarihçileri bu iki işi birbirinden ayırıyor muydu?

Bağlam

Osmanlı'da olayları yıl yıl kaydeden tarihlere vekāyi'nâme denir. On yedinci yüzyılda bu geleneğin iki büyük adı birbirine eserle bağlıdır.

Kâtib Çelebi 1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır; divandaki kâtipler arasında Hacı Halife diye tanınır. On dört yaşında babasının yanında Anadolu Muhasebesi kalemine girdi, orduyla Erzurum'a, Bağdat'a, Hemedan'a ve Revan'a gitti. Bağdat kuşatmasını ve dönüşteki kıtlığı gözüyle gördü. Sonra, kendi deyişiyle, «cihâd-ı asgar»dan «cihâd-ı ekber»e döndü: küçük savaştan büyük savaşa, yani ilme. Kalan mirasını kitaplara yatırdı. 1657'de öldüğünde arkasında yirmi yılda hazırladığı Keşfü'z-zunûn bibliyografyası, Cihannümâ coğrafyası ve 1592–1654 yıllarını anlatan Türkçe vekāyi'nâmesi Fezleke vardı.

Naîmâ 1655 dolaylarında Halep'te, bir yeniçeri ailesinde doğdu. İstanbul'da divan kâtibi oldu ve sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa'nın himayesine girdi. İlk resmî vakanüvis olduğu yaygın bir kanaattir. Eserini 1702'de paşaya sundu. Kitap 1734'te İbrâhim Müteferrika'nın matbaasında beş yüz nüsha olarak basıldı. Naîmâ 1716'da Mora'da, Balyabadra'da öldü.

Ana anlatı — Mânâ önce gelir

Kâtib Çelebi'nin tarih anlayışı bir alet anlayışıdır. Gökyay'a göre Arapça genel tarihini yazarken elinden 1300 eser geçtiğini söyler. Seferlerde komutanların yaptığı hataları tarih bilmemelerine bağlar. Devlet adamlarının tarih ve coğrafya okumasında ısrar eder. Tarih yazarken duyguları bir yana bırakıp tarafsız kalmayı savunur.

Bu anlayış üslubuna da yansır. Gökyay, onun edebiyattan ve üsluptan çok anlamı öne aldığını, sözü uzatmaktan kaçındığını yazar. Secie, yani nesirde uyaklı söyleyişe eserlerinde pek az yer verir; zaman zaman cinas ve teşbih kullanır. Kullandığı kaynakları eleştirmekten de çekinmez. Eleştirdiği kitaplar arasında Âlî Mustafa Efendi'nin büyük tarihi Künhü'l-ahbâr ve Hadîdî'nin manzum Osmanlı tarihi vardır.

Yine de sade yazmak renksiz yazmak demek değildir. Gökyay'a göre Kâtib Çelebi, bizzat bulunduğu Bağdat kuşatmasını ve savaşın safhalarını oldukça canlı bir biçimde anlatır. Gördüğü şehirleri ve menzilleri hem Fezleke'de hem Cihannümâ'da tarif eder. Canlılık süsten değil, tanıklıktan gelir.

Ana anlatı — Tarih yazana yedi şart

Naîmâ tarihinin başına uzun bir mukaddime koydu. İpşirli'ye göre bu giriş, İbn Haldûn'un, Âlî Mustafa Efendi'nin ve Kâtib Çelebi'nin fikirlerinden hareketle yazılmıştır. Naîmâ'nın tarih felsefesine dair hükümleri ona ait özgün fikirler değildir. Ama tarih yazanlardan beklediği şartlar, onun kendi işine nasıl baktığını gösterir.

İpşirli'nin özetine göre bu şartlar şunlardır. Tarihçi doğru sözlü olmalı, şayialara ve dedikodulara kulak asmamalı. Bir konunun aslını bilmiyorsa bilenlerden araştırmalı. Olayı yalnız anlatmakla kalmamalı, ondan ibret çıkarılacak biçimde yazmalı. İnsanları değerlendirirken duygularına kapılmamalı. Kolay anlaşılır bir dil kullanmalı. Metni güzel fıkralarla, manzum ve mensur parçalarla süslemeli. Bir de yıldızlar ilmi, nücum hakkında bilgi edinmeli.

İki şart yan yana okununca bir gerilim görünür. Naîmâ hem kolay anlaşılır bir dil ister hem de süslemeyi bir şart sayar. Şartın sözü bir okuma önerir: istenen süs fıkra ve şiir parçalarıdır, cümleyi ağırlaştıran söz oyunları değil. Böyle okunursa iki şart birbirini tamamlar. İbret şartı da aynı yöne işaret eder: tarih, okuyana bir şey öğretmek için anlatılır. Çalışkan'ın aktardığı yoruma göre Naîmâ, böyle yazılmayan tarihlerin destanlardan farkı olmadığını düşünür.

Naîmâ'nın başlıca kaynağı ise Kâtib Çelebi'dir. İpşirli'ye göre Naîmâ, Fezleke'den birçok bölümü hiçbir değişiklik yapmadan aktardı. Sade yazan tarihçinin cümleleri, süsü şart sayan tarihçinin kitabında yaşamaya devam etti.

Ana anlatı — Üslup kimin?

Târîh-i Naîmâ'yı ünlü yapan, İpşirli'nin sözleriyle renkli tasvirleri, romanvari anlatımı, nükteli ve imalı ifadeleri ve olayların iç yüzünü anlatmadaki titizliğidir. İpşirli'ye göre bu şöhret başka hiçbir Osmanlı tarihine nasip olmamıştır. Ama aynı madde bir soru da sorar: bu üslup kimindir?

Naîmâ'nın tarihi, Şârihulmenârzâde Ahmed Efendi adlı bir müderrisin yazdığı ve bugüne ulaşmayan bir tarihin müsveddelerine dayanır. Naîmâ bu müsveddeleri temize çekmekle görevlendirilmişti. İpşirli'ye göre eserde en çok ilgi çeken bölümlerin ve fıkraların Şârihulmenârzâde'nin kaleminden çıktığı hesaba katılırsa, Naîmâ'ya atfedilen cazip üslubun da ona ait olduğu düşünülebilir. Öte yandan Naîmâ, metni kaynakları karşılaştırarak ve sözlü kaynaklara başvurarak yeni bir kalıba sokmuş görünmektedir. Bu müsveddelerin, Naîmâ'nın evinde çıkan bir yangında onun kitaplarıyla birlikte yanmış olması muhtemeldir.

Bu durum, eski tarih kitaplarında «yazar» kavramının bugünkünden farklı çalıştığını gösterir. Bir tarihçi, başkalarının müsveddelerini, kaynaklardan aktarılmış bölümleri ve kendi araştırmasını tek bir anlatıda birleştirir. Okurun karşısındaki ses tek bir kişiye ait olmayabilir.

Yaygın yanlış«Bir tarih kitabının edebî anlatımı, uydurduğunu gösterir.»
Doğrusu

Kâtib Çelebi süsten kaçındı ama tanık olduğu kuşatmayı canlı anlattı. Naîmâ doğru sözlülüğü ve araştırmayı ilk şartlar arasında saydı, ama süsü ve ibreti de şart saydı. Canlı anlatım bir sahnenin doğru ya da yanlış olduğunu tek başına göstermez. Onu sınamak için sahnenin kaynağına bakmak gerekir.

Metin anı

1622'deki sahneye dönelim. Yakup Şahiner'in sadrazamlar üzerine makalesinde aktardığı biçimiyle Naîmâ, Genç Osman'ın sözlerini şöyle yazar:

Bu mazlûm bî-günâh idi, her zaman kul hakkında bana iyilik söylerdi. Eğer onun sözü ile hareket etseydim başıma bu hal gelmezdi. Beni idlâl eden hoca ile dârüssaâde ağası idi.

Üç cümlelik bu konuşma, bir tarih metninin edebiyat araçlarını nasıl kullandığını gösterir. Birincisi doğrudan konuşmadır. Olay anlatıcının sesiyle değil, padişahın ağzından aktarılır. Okur, sahnenin içine konur.

Konuşmanın bir de zamanlaması vardır. Padişah, kendisine iyi öğüt vereni ancak onun cesedi önünde tanır. Pişmanlık, iş işten geçtikten sonra gelir. Bu, Naîmâ'nın ibret şartının sahneye dönüşmüş hâlidir: dinlenmeyen öğüdün bedeli.

Son cümle ise bir hükümdür. Olayın sorumluları iki kişi olarak adlandırılır: padişahın hocası ve sarayın harem ağası. Bu yargıyı tarihçi kendi sesiyle değil, olayın mağduru olan padişahın ağzından verir. Hükmün gücü de buradan gelir.

Asıl soru da burada başlar. Bu sözleri kim duydu ve kim yazdı? Naîmâ o gün doğmamıştı. Kâtib Çelebi on üç yaşındaydı. Naîmâ'nın bu yıllar için başvurduğu kaynaklar arasında Fezleke de, Şârihulmenârzâde'nin kayıp müsveddeleri de vardır. Sahnenin hangisinden geldiğini metin tek başına söylemez.

Cevap ve bağlantı

Tarih yazımı edebiyat mıdır? İki tarihçi bu soruya farklı ağırlıklarla cevap verir. Kâtib Çelebi için tarih, devlet adamının hatadan kaçınmak için okuması gereken bir bilgidir; bu yüzden sözü uzatmaz, anlamı öne alır. Naîmâ için tarih aynı zamanda okunmalı ve ibret vermelidir; bu yüzden fıkrayı, şiiri ve sahneyi şart sayar. İkisi de doğruluğu ilk sıraya koyar.

Bugünkü okur için iki yanın da bir değeri var. Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı ve Köprülüler gibi kitaplarında Naîmâ'dan geniş ölçüde yararlandı. Naîmâ'nın sahneleri, Osmanlı tarihini okunur kılan anlatılar arasına girdi. Ama canlı bir sahne, kaynağından daha hızlı yayılır. Genç Osman'ın cesed başındaki sözleri tarihçinin kaydı olarak da okunabilir, bir anlatıcının kurgusu olarak da. Hangisi olduğunu belirleyen şey, sahnenin güzelliği değil, kaynaklarının sınanmasıdır.

Kapanış kancası

Kâtib Çelebi secie pek az yer verdi. Ama aynı yüzyılın başında nesri tam ters yönde işleyen iki kadı vardı. Üsküp kadısı Veysî, 1628'de öldüğünde yarım kalan bir siyer bıraktı; dili ağırdı, ama kitap çok okundu ve Atâî ile Nâbî ona devam yazdı. Onu üstadı sayan Saraybosnalı Nergisî ise sanatlı nesri en ileri noktasına taşıdı. İki yüzyıl sonra Nâmık Kemal onu sert bir dille eleştirecekti. Bir cümleyi bu kadar ağırlaştırmak neyin ifadesiydi? Okur, anlamı süsün altından nasıl çıkarırdı?

Özet kartı

  1. Kâtib Çelebi (1609–1657) seferlere katılmış bir divan kâtibiydi; sonra kendini ilme verdi ve Fezleke, Keşfü'z-zunûn, Cihannümâ gibi eserler bıraktı. Naîmâ (1655 dolayları–1716) Halepli bir kâtipti; ilk vakanüvis olduğu yaygın kanaattir, tarihi 1734'te Müteferrika matbaasında basıldı.
  2. Kâtib Çelebi tarafsızlığı savundu, anlamı üsluptan önde tuttu, secie pek az yer verdi. Devlet adamlarının tarih ve coğrafya okumasında ısrar etti; tanığı olduğu Bağdat kuşatmasını ise canlı anlattı.
  3. Naîmâ tarih yazanlar için şu şartları saydı: doğru sözlülük, şayialardan uzak durmak, araştırmak, ibret çıkarmak, tarafsızlık, kolay anlaşılır dil, fıkra ve şiirle süsleme ve nücum bilgisi. Mukaddimesi İbn Haldûn, Âlî ve Kâtib Çelebi'ye dayanır.
  4. Târîh-i Naîmâ, kayıp bir tarihin, Şârihulmenârzâde'nin müsveddelerine dayanır ve Fezleke'den değiştirilmeden alınmış bölümler içerir. Ünlü üslubunun kime ait olduğu tartışmalıdır.
  5. Genç Osman'ın 1622'de sadrazamın cesedi başındaki sözleri doğrudan konuşma, pişmanlık ve hüküm yoluyla bir ibret sahnesi kurar. Sahnenin gücü kaynağını göstermez; bu yüzden tarih metni hem anlatı hem de sınanacak bir kayıt olarak okunur.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
Vekāyi'nâmeChronicleOlayları yıl yıl sıralayan tarih kitabı
VakanüvisCourt chroniclerDevlet adına olayları kaydeden resmî tarihçi
İbretMoral lessonBir olaydan çıkarılan öğüt ve ders
MüsveddeDraftTemize çekilmemiş ilk yazım; Naîmâ'nın tarihi başkasının müsveddelerine dayanır
Doğrudan konuşmaDirect speechBir kişinin sözlerinin kendi ağzından aktarılması

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Kâtib Çelebi ile Naîmâ'nın hayatlarını birer cümleyle özetleyin. İki tarihçinin eserleri birbirine nasıl bağlıdır?
  2. (Kazanım 2) Kâtib Çelebi'nin tarih ve üslup anlayışını Naîmâ'nın şartlarıyla karşılaştırın. Naîmâ'nın «kolay anlaşılır dil» ve «süsleme» şartları neden birbiriyle çelişmez?
  3. (Kazanım 3) Genç Osman'ın sözlerinde doğrudan konuşma, pişmanlık ve hüküm nasıl işler? Bu sahne Naîmâ'nın hangi şartını karşılar?
  4. (Kazanım 3) Bu sahnenin bir tanıklık mı yoksa bir kurgu mu olduğunu neden metnin kendisinden anlayamayız? Hangi bilgiler bu soruyu zorlaştırır?
  5. (Kazanım 4) «Tarih yazımı edebiyat mıdır?» sorusuna iki tarihçiden ve Ahmed Refik örneğinden yararlanarak cevap verin. Hem «evet» hem «hayır» için birer gerekçe gösterin.

Cevaplar

  1. Kâtib Çelebi (1609–1657) İstanbullu bir divan kâtibiydi; gençliğinde seferlere katıldı, sonra kendini ilme verdi, Fezleke, Keşfü'z-zunûn ve Cihannümâ'yı yazdı. Naîmâ (1655 dolayları–1716) Halepli bir yeniçeri ailesinden gelen bir kâtipti; Amcazâde Hüseyin Paşa'nın himayesinde vakanüvis oldu, tarihini 1702'de sundu. Naîmâ'nın başlıca kaynağı Kâtib Çelebi'nin Fezleke'sidir ve birçok bölümü değiştirmeden aktarmıştır; mukaddimesi de kısmen Kâtib Çelebi'nin görüşlerine dayanır.
  2. Kâtib Çelebi tarihi devlet adamları için yararlı bir bilgi olarak görür, tarafsızlığı savunur, anlamı üsluptan önde tutar, sözü uzatmaz ve secie pek az yer verir. Naîmâ da doğruluğu, araştırmayı ve tarafsızlığı şart sayar; ama ibret çıkarmayı ve metni fıkra ve şiirle süslemeyi de ister. İki şart çelişmez, çünkü Naîmâ'nın istediği süs, dili ağırlaştıran söz oyunu değil, okuru metne bağlayan fıkra ve şiir parçalarıdır; dil ise kolay anlaşılır kalmalıdır.
  3. Olay anlatıcının özetiyle değil, padişahın kendi ağzından aktarılır; okur sahnenin içine girer. Padişah iyi öğüt vereni ancak onun cesedi önünde tanır; pişmanlık iş işten geçtikten sonra gelir. Son cümle, olayın sorumlularını, hocayı ve harem ağasını adlandırır; hüküm tarihçinin değil mağdurun ağzından verildiği için daha güçlüdür. Sahne, Naîmâ'nın ibret şartını karşılar: dinlenmeyen öğüdün bedeli gösterilir.
  4. Metin sözlerin kimden duyulduğunu söylemez. Naîmâ olaydan otuz üç yıl sonra doğdu. Bu yıllar için kaynakları arasında Fezleke ve Şârihulmenârzâde'nin kayıp müsveddeleri vardır; Naîmâ bazı bölümleri değiştirmeden aktarmış, bazılarını karşılaştırarak yeniden kurmuştur. Müsveddeler bugün elimizde olmadığı için sahnenin ilk kez kimin kaleminden çıktığını ve bir tanığa dayanıp dayanmadığını yalnız bu metinden belirleyemeyiz.
  5. Bir yönüyle evet: Naîmâ tarihin okunmasını, ibret vermesini ve fıkra, şiir, sahneyle süslenmesini ister; kitabı bu yüzden ünlüdür ve Ahmed Refik gibi yazarlar onun sahnelerini okunur tarih kitaplarına taşımıştır. Bir yönüyle hayır: Kâtib Çelebi de Naîmâ da doğruluğu ve araştırmayı ilk şart sayar, Kâtib Çelebi süsten kaçınır. Tarih metni edebiyatın araçlarını kullanabilir, ama sahnenin değeri güzelliğiyle değil, kaynağının sınanmasıyla belirlenir. İki okuma birlikte yapılmalıdır.

Okuma

  • Mehmet İpşirli'nin İslâm Ansiklopedisi'ndeki «Naîmâ» maddesi — mukaddimedeki şartlar ve Şârihulmenârzâde sorunu.
  • Orhan Şaik Gökyay'ın aynı ansiklopedideki «Kâtib Çelebi» maddesi — hayatı, eserleri ve tarih anlayışı.
  • Yakup Şahiner, «Târih-i Na'îmâ'ya Göre Osmanlı Sadrazamları: 1607-1629» (Tarih ve Tarihçi, 2022) — Naîmâ'nın sadrazamları anlatırken kullandığı sahneler ve konuşmalar.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:10 Soğuk açılış: 1622, bir saray avlusu; yerde zırhlı bir beden. Genç bir padişah iki askerin arasında durur, dudakları kıpırdar. Konuşmanın metni boş bir sayfada belirir; sayfanın altında «1655» tarihi yanar.
  • 1:10–1:40 Büyük soru: aynı sayfa ikiye bölünür; bir yanda «tanıklık», öbür yanda «sahne».
  • 1:40–3:30 Bağlam: bir divan kaleminde genç bir kâtip hesap defteri tutar; sonra ordu yolda, Bağdat surları. Aynı kâtip kitaplarla dolu bir odada, mumun ışığında yazar. Ardından Halep'ten İstanbul'a bir yol ve bir matbaa presi: «1734».
  • 3:30–5:20 Ana anlatı — Mânâ önce gelir: bir sayfadan fazlalık kelimeler tek tek silinir, geriye kısa bir cümle kalır. Bir haritada sefer yolları.
  • 5:20–7:30 Ana anlatı — Tarih yazana yedi şart: yedi madde bir parşömen üstünde sırayla belirir; «kolay anlaşılır dil» ile «süsleme» maddeleri aynı anda parlar.
  • 7:30–9:10 Ana anlatı — Üslup kimin?: bir masada bir yığın müsvedde; bir el onları temize çeker. Sonra bir ev yanar, kâğıtlar kül olur.
  • 9:10–11:40 Metin anı: konuşmanın üç cümlesi üç ayrı ışıkla belirir: ses, pişmanlık, hüküm. Son cümlede iki silüet, bir hoca ve bir harem ağası, gölgede kalır.
  • 11:40–13:00 Cevap ve bağlantı: iki masa yan yana; birinde bir hikâye kitabı açık, öbüründe bir kaynak listesiyle aynı sahnenin izleri sürülür.
  • 13:00–13:30 Kapanış kancası: bir sayfada bir cümle uzar, tamlamalar birbirine eklenir, satır sayfanın kenarına taşar.

Telaffuz

  • Kâtib Çelebi: «kaa-TİB çe-le-Bİ»; Hacı Halife: «ha-CI ha-lii-FE»; Fezleke: «fez-le-KE»; Keşfü'z-zunûn: «keş-füz-zu-NUUN»; Cihannümâ: «ci-han-nü-MAA»; cihâd-ı asgar: «ci-HAA-dı as-GAR»; cihâd-ı ekber: «ci-HAA-dı ek-BER».
  • Naîmâ: «na-ii-MAA»; Amcazâde Hüseyin Paşa: «am-ca-zaa-DE hü-se-YİN PA-şa»; Şârihulmenârzâde: «şaa-ri-hul-me-naar-zaa-DE»; Râşid: «RAA-şid»; Balyabadra: «bal-ya-BAD-ra»; Müteferrika: «mü-te-fer-ri-KA».
  • vekāyi'nâme: «ve-kaa-yi-NAA-me»; vakanüvis: «va-ka-nü-VİS»; ibret: «ib-RET»; secî: «SEC-î»; nücum: «nü-CUUM»; mazlûm: «maz-LUUM»; bî-günâh: «bii-gü-NAAH»; idlâl: «id-LAAL»; dârüssaâde: «daa-rüs-sa-aa-DE».
  • Orhan Şaik Gökyay: «or-HAN şa-İK gök-YAY»; Mehmet İpşirli: «meh-MET ip-şir-Lİ»; Yakup Şahiner: «ya-KUP şa-hi-NER»; Ahmed Refik: «ah-MED re-FİK».