İçeriğe geç

Ünite EDB-204-03 · Seviye 2A — Türk Edebiyatı Tarihi

Leyla ile Mecnun ve Hüsrev ü Şirin

EDB-204 Klasik Nesir ve Mesnevi Geleneği

2.141 kelime · yaklaşık 10 dakika okuma · anlatım 10 dk

  • vuslat
  • hicran
  • istiğnâ
  • mecâzî aşk
  • hakîkî aşk
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Leylâ ile Mecnûn'un kökü, 689 dolaylarında öldüğü kabul edilen Kays b. Mülevvah'a nisbet edilen Arap şiirlerindedir; Türkçede ilk Gülşehrî (1317) anlattı, ilk müstakil mesneviyi Şâhidî (1478) yazdı.
  2. Hüsrev ile Şîrîn, Sâsânî hükümdarı Pervîz'in hayatından doğar; Şâhnâme'de işlenip Nizâmî'nin 1180 tarihli mesnevisiyle klasikleşir; Türk edebiyatında yirmi iki mesnevisi bilinir.
  3. Leylâ ile Mecnûn'da engel toplumsal bir kuraldır ve hikâye bir soyulma, hicran hikâyesidir; Hüsrev ile Şîrîn'de engeller sarayın siyasetinden gelir ve hikâye vuslatla, sonra ölümle biter.
  4. Nevâî, Ferhâd ü Şîrîn'de «aşkın lezzetinden çok ıstırabını yaşayanı» öne çıkarmak için Hüsrev'in yerine Ferhâd'ı merkeze koydu; Ferhâd halk hikâyesine, karagöze ve divan telmihlerine geçti.
  5. Fuzûlî'nin Mecnûn'u Leylâ'nın kavuşma teklifini «Men hod yohem ol ki var sensen» diyerek reddeder; sahne, sevgilinin suretini aşan bir aşkı, mecâzî aşktan hakîkî aşka geçişi anlatır.

Kazanımlar

  • Leylâ ile Mecnûn ve Hüsrev ile Şîrîn hikâyelerinin Arap ve İran kökenlerini ve Türk edebiyatına geçiş yollarını açıklayabilir.
  • İki hikâyenin olay örgülerini karşılaştırarak birinin vuslatı aşan, öbürünün vuslata varan bir aşk anlattığını gösterebilir.
  • Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'unda Mecnûn'un Leylâ'yı reddettiği sahneden beyitleri okuyup mecâzî aşktan hakîkî aşka geçişi yorumlayabilir.
  • Ferhâd'ın Nevâî'nin elinde hikâyenin merkezine taşınmasını, geleneğin acıyı ve vuslatı nasıl değerlendirdiğine dair bir örnek olarak tartışabilir.

Video metni

Soğuk açılış

Çölde bir buluşma. Yıllardır birbirinden ayrı düşmüş iki sevgili sonunda yüz yüzedir. Kız konuşur: «Leylî menem ârzû-yı cânun.» Canının arzusu olan Leylâ benim. Hasretle beklediğin an geldi, çekinme, yanıma gel, fırsatı kaçırma.

Bütün hikâye bu an için kurulmuştur. Kavuşma engelleri aşılmış, sevgili kendi ayağıyla gelmiştir. Ama genç adam, artık herkesin Mecnûn, yani «deli» dediği Kays, geri çekilir. Ona bakmaya dayanamayacağını, onun hayalinin bile kendisini yakmaya yettiğini söyler.

Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'unun bu sahnesi, bir aşk hikâyesinden beklediğimiz her şeyi tersine çevirir. Sevgili gelmiş, âşık onu istememiştir.

Büyük soru

Önceki ünitede Varka ve Gülşah'ı okuduk: engeller, entrika, sahte ölüm ve sonunda kavuşma. Divan edebiyatının en çok yazılan iki çift kahramanlı hikâyesi ise bambaşka iki yola sapar. Leylâ ile Mecnûn bir çölde vuslatı reddeden bir âşıkla biter; Hüsrev ile Şîrîn bir sarayda, düğünle ve sonra ölümle. Aynı iki kahramanlı şema, aşk hakkında neden bu kadar farklı iki şey söyler?

Bağlam

İki hikâye iki ayrı dünyadan gelir. İslâm Ansiklopedisi'ndeki Leylâ ve Mecnûn maddesinin Arap edebiyatı bölümünde İsmail Durmuş, Mecnûn lakabının 689 dolaylarında öldüğü kabul edilen Kays b. Mülevvah adlı bir şaire ait olduğunu yazar. Hikâye, ona ait ya da nisbet edilen şiirlerdeki küçük olayların zamanla birbirine bağlanmasıyla oluşmuş görünür; onuncu yüzyılda Ebü'l-Ferec el-İsfahânî'nin el-Egânî'sinde yazıya geçer. Özü sadedir: aynı kabileden iki genç sever, aşkları dillere düşer, kızın namusu lekelendiği için Kays'ın isteği reddedilir, Leylâ başkasıyla evlendirilir ve Kays aklını kaybeder.

Hüsrev ile Şîrîn ise bir saraydan gelir. Mustafa Erkan'a göre Hüsrev, 590–628 yılları arasında hüküm süren Sâsânî hükümdarı Pervîz'dir; tarihî kaynaklar onun Şîrîn'le ilişkisine yalnızca birkaç satır ayırır. Konuyu ilk kez Firdevsî'nin Şâhnâme'si işler, ama ona klasik biçimini veren Nizâmî'dir; Nizâmî mesnevisini 1180'de tamamlamıştır.

Her iki hikâye de Türkçeye çok erken ve pek çok kez geçer. Pala'ya göre Leylâ ile Mecnûn'u Türkçede ilk anlatan Gülşehrî'dir, 1317'de yetmiş dokuz beyitle; ilk müstakil mesnevi ise Edirneli Şâhidî'nin 1478 tarihli eseridir. Erkan'a göre Türk edebiyatında yirmi iki Hüsrev ü Şîrîn mesnevisi bilinir; ilki Altın Orda şairi Kutb'un 1341 tarihli çevirisi, Anadolu'daki ilki Fahrî'nin 1367 tarihli eseridir.

Ana anlatı — çölde bir aşk

Leylâ ile Mecnûn'un dünyası bir kabile ve bir çöldür. Engel bir düşman ya da bir rakip değil, bir toplumsal kuraldır: aşkı dillere düşen kızın namusu lekelenmiştir ve o kız âşığına verilmez. Leylâ başkasıyla evlendirilir. Kays çöle düşer, vahşi hayvanlarla yaşar, adı «Mecnûn»a döner.

Bu hikâyenin kahramanı bir şey kazanmaz; bir şey olur. Mecnûn'un bütün yolculuğu bir soyulmadır: akıl, aile, toplum, sonunda sevgilinin bedeni bile geride kalır. Divan şiiri bu yüzden Mecnûn'u âşıkların örneği sayar.

Ana anlatı — sarayda bir aşk

Hüsrev ile Şîrîn'in dünyası ise bir saraydır. Erkan'ın özetlediği Nizâmî versiyonunda Hüsrev, Şîrîn'e önce bir ressamın anlattıklarıyla, Şîrîn de ona Hüsrev'in resimleriyle âşık olur. Uzun bir yol başlar: kılık değiştirmeler, yanlış yerlerde beklemeler, tahttan düşme ve tahta dönme, Hüsrev'in önce bir Bizans prensesiyle, sonra başka bir kızla evlenmesi. Şîrîn ise Hüsrev'in vuslat isteğini reddeder ve ondan önce mertçe tahtını kurtarmasını ister.

Bu hikâyede üçüncü bir kişi belirir: Ferhâd. Erkan'a göre Nizâmî'de o, su yolları yapmakla ün salmış usta bir mühendistir. Şîrîn için kayalar arasında bir süt yolu açar ve ona âşık olur. Hüsrev onu, Bîsütun dağını delip bir yol açarsa Şîrîn'den uzak duracağına söz vererek imkânsız bir işe yollar. Ferhâd her vuruşta dağdan bir parça indirir; iş bitmek üzereyken Hüsrev ona Şîrîn'in öldüğü haberini gönderir. Ferhâd bu haberle hemen can verir. Önceki ünitede Varka ve Gülşah'ta gördüğümüz yalancı ölüm haberi, burada bir âşığı gerçekten öldürür.

Sonunda Hüsrev ile Şîrîn büyük bir düğünle evlenir. Erkan'a göre Şîrîn'in etkisiyle değişen Hüsrev, dünyanın geçiciliği üzerine düşünmeye başlar. Ama hikâye mutlulukta durmaz: Hüsrev'i oğlu öldürtür, Şîrîn de onun türbesinde, tabutuna sarılarak kendi hançeriyle hayatına son verir.

Yaygın yanlış«Divan edebiyatının aşk mesnevileri hep kavuşamayan âşıkları anlatır.»
Doğrusu

Leylâ ile Mecnûn böyledir, ama Hüsrev ile Şîrîn düğünle evlenir; Hüsrev'in aşkı onu bir hükümdar olarak olgunlaştırır. Varka ve Gülşah da kavuşmayla biter. Gelenek vuslatı da hicranı da anlattı; ama en çok sevdiği hikâyelerin bir kısmı, acıyı vuslatın üstüne koyan hikâyelerdir.

Ana anlatı — Ferhâd'ın yükselişi

Bu tercih en açık biçimde bir yer değiştirmede görülür. Erkan'a göre Ali Şîr Nevâî, 1484'te Çağatay Türkçesiyle yazdığı Ferhâd ü Şîrîn'de hikâyenin merkezinden Hüsrev'i çıkarır ve yerine Ferhâd'ı koyar. Gerekçesi açıktır: aşkı anlatan bir eserde, aşkın lezzetinden çok ıstırabını yaşayan kişi ön planda tutulmalıdır. Nevâî Hüsrev'in duygularını bir heves sayar; Ferhâd'ı ise bir Çin hakanının şehzadesi yapar, macerasını ejderha ve tılsım gibi masal motifleriyle zenginleştirir ve platonik bir aşkın bütün aşamalarını onun üzerinden anlatır.

Nevâî'den sonra bu yol açık kalır. Lâmiî Çelebi 1512'de bir Ferhâdnâme tamamlar; Erkan başka Ferhâd ü Şîrîn'ler de sayar. Hikâye ayrıca Ferhad ile Şîrin adıyla bir halk hikâyesine ve karagöz oyunlarına geçer. Divan şiirinde de, 101-08'de gördüğümüz gibi, «Ferhad» ve «dağ» kelimeleri bir telmihle bütün bu hikâyeyi çağırır. Halk hikâyesinin adında artık hükümdar değil, dağı delen sevdalı vardır: Ferhad ile Şîrin.

Metin anı

Çöldeki buluşmaya geri dönelim. Leylâ kavuşmayı teklif etmiştir. Mecnûn'un cevabından dört beyit:

Menden berî eyledün meni sen
Arza kime eyleyem seni men
Mende olan âşikâr sensen
Men hod yohem ol ki var sensen
Dâim sana mendedür tecellî
Men gayrden olmuşam teselli
Ger men men isem neşen sen ey yâr
V'er sen sen isen neyem men-i zâr

Önce kelime oyununa bakalım. Beyitler «men» ve «sen» kelimeleri üzerine kurulur; bu dört beyitte ikisi de defalarca geçer ve birbirinin yerine geçer. İkinci beyitte «ben» yok olur: «Men hod yohem.» Ben zaten yokum. «Sen» ise var olanın kendisidir. Son beyit bunu bir bilmeceye çevirir: ben bensem sen nesin, sen sensen ben neyim? İki zamir bir terazinin iki kefesi gibidir; biri ağırlaştıkça öbürü boşalır.

Sonra anlama bakalım. Leylâ'nın bedeni karşısındadır, ama Mecnûn onu dışarıda aramaya gerek görmez, çünkü Leylâ artık onun içindedir: «Mende olan âşikâr sensen.» Bu ret bir soğukluk değil, bir tamamlanmadır. Önceki beyitlerde Mecnûn, aşkın vuslat binasını mânâ âleminde sağlamca kurduğunu, artık görünüşe tutsak olmayacağını söylemişti. Sevgilinin sureti bir basamaktı; basamak aşılmıştır.

Hüsrev'le karşılaştıralım. Hüsrev vuslatı ister, erteler, sonunda elde eder; aşkı onu bir hükümdar olarak değiştirir. Mecnûn ise vuslat önüne konduğunda onu reddeder, çünkü artık ona ihtiyacı yoktur. Biri aşkın dünyada tamamlanmasını, öbürü dünyanın ötesinde tamamlanmasını anlatır.

Cevap ve bağlantı

Büyük soruya dönelim. İki hikâye aynı iki kahramanlı şemayı paylaşır, ama farklı dünyalardan gelir ve farklı yerlere varır. Leylâ ile Mecnûn bir kabilenin kurallarından doğar ve çölde, sevgilinin suretini aşan bir aşkla biter. Hüsrev ile Şîrîn bir sarayın siyasetinden doğar ve vuslatla, sonra ölümle biter. Birincisinin kahramanı soyulur, ikincisinin kahramanı olgunlaşır.

Türk şairleri ikisini de defalarca yazdı. Ama geleneğin bir eğilimi de görünür: Fuzûlî'nin Mecnûn'u vuslatı reddeder, Nevâî ise hükümdarı merkezden çıkarıp dağ delen sevdalıyı koyar, çünkü ona göre aşkın ıstırabını yaşayan ön planda olmalıdır. Bu bir estetik tercihtir, bir kural değil. Şeyhî'nin Hüsrev'i ve Nizâmî'nin saray hikâyesi de yüzyıllarca okundu ve sevildi. Ama halk hikâyelerine ve karagöz perdesine bu hikâyeler, Leylâ ile Mecnûn ve Ferhad ile Şîrin adlarıyla geçti; hükümdarın adı ikinci başlıktan düştü.

Kapanış kancası

Bu iki hikâyeyi Türkçeye taşıyan şairlerin pek çoğu, onları tek başına değil, beş mesnevilik bir dizinin parçası olarak yazdı. Nizâmî'nin Hamse'si, Nevâî'nin Türkçe Hamse'si ve Osmanlı'da Lâmiî'den Atâî'ye uzanan hamseler. Bir şair neden beş büyük mesnevi birden yazmaya girişirdi? Beşliyi tamamlamak, bir şaire ne kazandırırdı?

Özet kartı

  1. Leylâ ile Mecnûn'un kökü, 689 dolaylarında öldüğü kabul edilen Kays b. Mülevvah'a nisbet edilen Arap şiirlerindedir; Türkçede ilk Gülşehrî (1317) anlattı, ilk müstakil mesneviyi Şâhidî (1478) yazdı.
  2. Hüsrev ile Şîrîn, Sâsânî hükümdarı Pervîz'in hayatından doğar; Şâhnâme'de işlenip Nizâmî'nin 1180 tarihli mesnevisiyle klasikleşir; Türk edebiyatında yirmi iki mesnevisi bilinir.
  3. Leylâ ile Mecnûn'da engel toplumsal bir kuraldır ve hikâye bir soyulma, hicran hikâyesidir; Hüsrev ile Şîrîn'de engeller sarayın siyasetinden gelir ve hikâye vuslatla, sonra ölümle biter.
  4. Nevâî, Ferhâd ü Şîrîn'de «aşkın lezzetinden çok ıstırabını yaşayanı» öne çıkarmak için Hüsrev'in yerine Ferhâd'ı merkeze koydu; Ferhâd halk hikâyesine, karagöze ve divan telmihlerine geçti.
  5. Fuzûlî'nin Mecnûn'u Leylâ'nın kavuşma teklifini «Men hod yohem ol ki var sensen» diyerek reddeder; sahne, sevgilinin suretini aşan bir aşkı, mecâzî aşktan hakîkî aşka geçişi anlatır.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
VuslatUnionÂşığın sevgiliye kavuşması
HicranSeparationSevgiliden ayrı kalmanın acısı
İstiğnâSelf-sufficiency, aloofnessİhtiyaç duymamak; bu sahnede âşığın sevgiliye karşı müstağni olması
Mecâzî aşkMetaphorical loveBir insana duyulan aşk; tasavvufta hakîkî aşka köprü
Hakîkî aşkTrue loveTasavvufi düşüncede Allah'a duyulan aşk

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Leylâ ile Mecnûn ve Hüsrev ile Şîrîn hikâyeleri nereden gelir? Türk edebiyatına ilk kimler tarafından taşınmışlardır?
  2. (Kazanım 2) İki hikâyede kavuşmanın önündeki engeller nasıl farklıdır? Her iki hikâye nasıl sona erer?
  3. (Kazanım 3) «Mende olan âşikâr sensen / Men hod yohem ol ki var sensen» beytinde «men» ve «sen» zamirleri nasıl bir ilişki kurar? Mecnûn, Leylâ'yı neden reddeder?
  4. (Kazanım 3) Bu sahneyi Hüsrev'in vuslata bakışıyla karşılaştırın. «Mecâzî aşk» ve «hakîkî aşk» kavramları bu farkı nasıl açıklar?
  5. (Kazanım 4) Nevâî, Ferhâd'ı neden hikâyenin merkezine taşımıştır? Bu tercih geleneğin acıya ve vuslata bakışı hakkında ne gösterir? Bu bakışın bir kural değil bir tercih olduğunu nasıl gösterirsiniz?

Cevaplar

  1. Leylâ ile Mecnûn, 689 dolaylarında öldüğü kabul edilen Kays b. Mülevvah'a nisbet edilen Arap şiirlerindeki olayların birleşmesiyle oluşur ve el-Egânî'de yazıya geçer. Hüsrev ile Şîrîn, Sâsânî hükümdarı Pervîz'in hayatından doğar, Şâhnâme'de işlenir ve Nizâmî'yle klasikleşir. Leylâ ile Mecnûn'u Türkçede ilk Gülşehrî (1317) ve Âşık Paşa (1330) anlatır, ilk müstakil mesneviyi Şâhidî (1478) yazar; Hüsrev ile Şîrîn'i ilk Kutb (1341), Anadolu'da ilk Fahrî (1367) Türkçeye taşır.
  2. Leylâ ile Mecnûn'da engel toplumsal bir kuraldır: aşkı dillere düşen kız namusu lekelendiği için âşığa verilmez ve başkasıyla evlendirilir; hikâye kavuşmadan, Mecnûn'un sevgilinin suretini aşmasıyla biter. Hüsrev ile Şîrîn'de engeller sarayın siyasetinden, taht kavgalarından, evliliklerden ve Ferhâd'dan gelir; hikâye düğünle, ardından Hüsrev'in öldürülmesi ve Şîrîn'in onun türbesinde kendini öldürmesiyle biter.
  3. «Ben» yok olur, «sen» var olanın kendisi olur: «ben zaten yokum, var olan sensin.» Zamirler bir terazinin kefeleri gibi birbirinin yerine geçer. Mecnûn Leylâ'yı reddeder, çünkü Leylâ artık onun içindedir; sevgilinin suretine ihtiyacı kalmamıştır, aşkın vuslat binası mânâ âleminde kurulmuştur.
  4. Hüsrev vuslatı ister, erteler ve sonunda elde eder; aşkı onu dünyada olgunlaştırır. Mecnûn ise önüne konan vuslatı reddeder. Mecâzî aşk bir insana duyulan aşktır ve tasavvufi yorumda bir köprüdür; hakîkî aşk Allah'a duyulan aşktır. Mecnûn'un sureti aşması, mecâzî aşktan hakîkî aşka geçiş olarak okunabilir; Hüsrev'in aşkı ise mecâzî aşkın dünyada tamamlanmasıdır.
  5. Nevâî'ye göre aşkı anlatan bir eserde aşkın lezzetinden çok ıstırabını yaşayan kişi ön planda olmalıdır; bu yüzden Hüsrev'in duygularını heves sayıp Ferhâd'ı merkeze koydu. Bu, geleneğin acıyı vuslatın üstüne koyma eğilimini gösterir; Fuzûlî'nin Mecnûn'u da aynı yönü izler. Ama bu bir kural değildir: Nizâmî'nin ve Şeyhî'nin saray aşkını anlatan mesnevileri de yüzyıllarca okundu, Varka ve Gülşah kavuşmayla biter ve Türk edebiyatında yirmi iki Hüsrev ü Şîrîn mesnevisi bilinir.

Okuma

  • Muhammet Nur Doğan'ın hazırladığı Fuzûlî baskısı — Leylâ'nın çölde Mecnûn'a geldiği ve Mecnûn'un onu reddettiği bölüm (beyit 2663–2730 dolayı).
  • Mustafa Erkan'ın İslâm Ansiklopedisi'ndeki «Hüsrev ve Şîrin» maddesi — Nizâmî versiyonunun özeti ve Türkçedeki yirmi iki mesnevi.
  • İsmail Durmuş ve İskender Pala'nın aynı ansiklopedideki «Leylâ ve Mecnûn» maddesi — hikâyenin Arap kökü ve Türk şairleri.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:10 Soğuk açılış: gece, çöl; bir kız bir kayanın yanında durur, karşısında saçı sakalı birbirine karışmış bir genç. Kız elini uzatır; genç bir adım geri çekilir. Ekranda kısa bir cümle: «Leylî menem.»
  • 1:10–1:40 Büyük soru: bir çöl ve bir saray, iki yarım ekran; ortada aynı iki silüet.
  • 1:40–3:40 Bağlam: bir Arap kabilesinin çadırları ve eski bir kitap, el-Egânî; sonra bir Sâsânî sarayı ve Şâhnâme. İki yol haritası Türkçeye uzanır: Gülşehrî, Şâhidî, Kutb, Fahrî adları tarihlerle belirir.
  • 3:40–5:30 Ana anlatı — çölde bir aşk: bir çadırın kapısı kapanır; genç çöle yürür, arkasında akıl, aile ve kabile birer gölge gibi kalır. Vahşi hayvanlar etrafında toplanır.
  • 5:30–8:00 Ana anlatı — sarayda bir aşk: bir ressamın elinden asılan resimler, bir göl kenarında kılık değiştirmiş iki yabancı, bir taht el değiştirir. Bir dağ; bir adam kazmayla vurur, her vuruşta bir kaya düşer. Bir ulak gelir, adam yere yığılır.
  • 8:00–9:30 Ana anlatı — Ferhâd'ın yükselişi: bir hikâye kitabının kapağında «Hüsrev» adı silinir, yerine «Ferhâd» yazılır. Ardından bir karagöz perdesinde Ferhâd'ın gölgesi.
  • 9:30–12:20 Metin anı: «men» ve «sen» kelimeleri bir terazinin iki kefesinde; biri ağırlaştıkça öbürü boşalır, sonunda «men» kefesi boş kalır. Mecnûn'un göğsünde Leylâ'nın yüzü bir ayna gibi belirir.
  • 12:20–13:40 Cevap ve bağlantı: çöl ve saray yeniden yan yana; çölde bir iz, sarayda bir türbe.
  • 13:40–14:10 Kapanış kancası: beş cilt kitap yan yana dizilir; bir şair beşincisini rafa koyar.

Telaffuz

  • Mecnûn: «mec-NUUN»; Kays b. Mülevvah: «KAYS bin mü-lev-VAH»; el-Egânî: «el-e-gaa-Nλ; Ebü'l-Ferec el-İsfahânî: «e-bül-fe-REC el-is-fa-haa-Nλ; Şâhidî: «şaa-hi-Dλ; Gülşen-i Uşşâk: «gül-ŞE-ni uş-ŞAAK».
  • Hüsrev Pervîz: «hüs-REV per-VİİZ»; Şîrîn: «şii-RİİN»; Ferhâd: «fer-HAAD»; Bîsütun: «bii-sü-TUN»; Kutb: «KUTB»; Fahrî: «fah-Rλ; Lâmiî: «laa-mi-λ.
  • vuslat: «vus-LAT»; hicran: «hic-RAAN»; istiğnâ: «is-tiğ-NAA»; mecâzî: «me-caa-Zλ; hakîkî: «ha-kii-Kλ; tecellî: «te-cel-Lλ.
  • İsmail Durmuş: «is-maa-İL dur-MUŞ»; İskender Pala: «is-ken-DER PA-la»; Mustafa Erkan: «mus-TA-fa er-KAN».