Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Varoluşçuluk, insanın önceden verilmiş bir özü olmadan dünyaya geldiğini ve kim olacağını seçimleriyle belirlediğini savunur; kökleri Kierkegaard'a ve Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ına (1864) uzanır.
- Sartre bu düşünceyi «varoluş özden önce gelir» ve insanın «özgür olmaya mahkûm» olduğu formülleriyle özetledi (Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir, 1946); Gizli Oturum'da «cehennem başkalarıdır».
- Camus «varoluşçu» etiketini reddetti; Sisifos Söyleni'nde (1942) absürdü insanın anlam arayışı ile evrenin akıldışı sessizliğinin karşılaşması olarak tanımladı ve cevabını başkaldırıda buldu: «Sisifos'u mutlu düşünmek gerekir».
- Yabancı'nın (1942) ilk paragrafı absürdü dilde gösterir: annenin ölüm günü bilinmez, telgraf bilgi verir ama anlam vermez, paragraf başladığı yere döner.
- Martin Esslin 1960'ta Beckett, Ionesco ve Adamov'un oyunlarını «absürt tiyatrosu» adıyla topladı; Godot'yu Beklerken 5 Ocak 1953'te Paris'te sahnelendi. Türkçede Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı (1959) yabancılaşmayı işler.
Kazanımlar
- Varoluşçuluğun temel iddiasını Sartre'ın «varoluş özden önce gelir» formülüyle ve öncülleri Kierkegaard ile Dostoyevski'yle açıklayabilir.
- Camus'nün absürt kavramını ve Sisifos söylencesine verdiği yorumu anlatabilir; Camus'nün kendini varoluşçu saymadığını belirtebilir.
- Yabancı'nın açılış paragrafında absürt duygusunun dile nasıl yansıdığını çözümleyebilir.
- Absürt tiyatrosunun adını, başlıca yazarlarını ve anlatım özelliklerini tanıtabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Bir roman şöyle başlar: «Bugün annem öldü. Ya da belki dün, bilmiyorum.»
Bir oğlun annesinin ölümünü hangi gün öğrendiğini bilmemesi. Anlatıcı, huzurevinden gelen telgrafın kuru cümlelerini aktarır, sonra ekler: bu, hiçbir şey anlatmıyor. Roman 1942'de, Almanya'nın işgali altındaki Paris'te yayımlanır. Yazarı Cezayir'de büyümüş genç bir gazetecidir: Albert Camus. Kitabın adı Yabancı'dır.
Okuru rahatsız eden, ölüm değildir; ölüm karşısındaki bu sakin ilgisizliktir. Bir insan kendi hayatına karşı nasıl bu kadar yabancı olabilir?
Büyük soru
Dünya bize hazır bir anlam vermiyorsa, insan nasıl yaşar? Ve edebiyat, anlamın yokluğunu nasıl anlatır?
Bağlam
Önceki ünitenin sonunda avangart akımların yeni bir dünya vaat ettiğini ve bir dünya savaşının daha bu vaadi yıktığını görmüştük. 1940'lar Fransa'ya işgali ve direnişi, Avrupa'ya toplama kamplarını, dünyaya atom bombasını getirdi. Tanrı'nın, tarihin ya da ilerlemenin insana bir anlam güvencesi verdiği düşüncesi derin biçimde sarsılmıştı.
Varoluşçuluk bu ortamda, özellikle Paris'te, bir felsefe ve edebiyat hareketi olarak yükseldi. Ama soruları daha eskiydi. On dokuzuncu yüzyılda Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard, soyut felsefe sistemlerine karşı tek tek insanın kaygısını ve seçimini merkeze koymuştu. Dostoyevski de 1864'te yayımlanan Yeraltından Notlar'da aklın ve hesabın insanı tam olarak açıklayabileceği inancıyla alay etmişti. Yeraltı adamına göre «iki kere iki dört» artık hayat değil, baylar, ölümün başlangıcıdır; «iki kere iki beş» de bazen pek şirin bir şeydir.
Ana anlatı — varoluş özden önce gelir
Hareketin en tanınmış yüzü Jean-Paul Sartre'dır. Savaşın hemen ardından Paris'te verdiği ve 1946'da kitap olarak yayımlanan Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir konferansı, felsefesini tek bir formüle bağladı: «L'existence précède l'essence», yani varoluş özden önce gelir.
Bu cümlenin anlamını bir nesneyle karşılaştırarak kavrayabiliriz. Bir makas yapılmadan önce, onu yapanın aklında ne işe yarayacağı bellidir: özü, varlığından önce gelir. Sartre'a göre insan böyle değildir. İnsan önce vardır, dünyaya atılır, sonra ne olacağını kendi seçimleriyle belirler. Önceden verilmiş bir insan doğası, bir kader, bir amaç yoktur. Bu yüzden Sartre bir başka ünlü cümlesinde insanın «özgür olmaya mahkûm» olduğunu söyler. Özgürlük bir armağan değil, kaçılamayan bir yüktür: seçmemek de bir seçimdir.
Sartre bu düşünceleri felsefenin yanında oyunlarında ve romanlarında da işledi. 1944'te sahnelenen Gizli Oturum (Huis clos) oyununda cehennem, ateş ve işkence aletleriyle değil, birbirinin bakışından kaçamayan üç insanla kurulur. Oyunun ünlü cümlesi bunu özetler: «l'enfer, c'est les Autres», cehennem başkalarıdır.
Ana anlatı — absürt: Sisifos'u mutlu düşünmek
Albert Camus çoğu zaman Sartre'la birlikte anılır, ama kendisi «varoluşçu» etiketini hayatı boyunca kesinlikle reddetti. Onun kavramı absürttür. Camus 1942'de yayımlanan Sisifos Söyleni denemesinde absürdü şöyle tanımlar: insanın hayata bir anlam verme ihtiyacı ile evrenin bu ihtiyaç karşısındaki «akıldışı sessizliği» arasındaki karşılaşma. Absürt ne yalnızca insanda ne yalnızca dünyadadır; ikisinin karşı karşıya gelişinde doğar.
Camus bu duygu için antik bir mite başvurur. Tanrılar Sisifos'u sonsuza dek bir kayayı bir dağın tepesine yuvarlamaya mahkûm etmiştir; kaya tepeye varınca yeniden aşağı düşer ve iş baştan başlar. Önceki derste gördüğümüz mitlerin yeniden yazımına bir örnek daha: Camus Sisifos'u bir ceza değil, insan durumunun kendisi olarak okur. Anlamsız görünen bir emeği sonsuza dek tekrarlamak. Ama denemenin sonunda beklenmedik bir sonuca varır. Tepeye varan her tırmanış bir insan yüreğini doldurmaya yeter; Camus'nün son cümlesiyle: «Il faut imaginer Sisyphe heureux», Sisifos'u mutlu düşünmek gerekir.
Camus'ye göre absürdün farkına varmak intiharı haklı çıkarmaz. Cevap başkaldırıdır: anlamsızlığı bilerek yaşamaya devam etmek, umuda ya da kaçışa sığınmadan, yaşamı tüm yoğunluğuyla üstlenmek.
Yaygın yanlış«Camus varoluşçu bir filozoftur; varoluşçuluk ile absürt aynı şeydir.»
— Camus Sartre'la birlikte anılsa da «varoluşçu» etiketini hayatı boyunca reddetti. İki düşünce benzer bir yerden, önceden verilmiş bir anlamın yokluğundan yola çıkar, ama farklı yerlere varır. Sartre'da vurgu insanın kendini seçimleriyle yaratma özgürlüğü ve sorumluluğundadır. Camus'de vurgu, insanın anlam arayışı ile dünyanın sessizliği arasındaki giderilemez çatışmadadır ve cevap bu çatışmayı bilerek yaşamaktır.
Absürt duygusu 1950'lerde tiyatroya da taşındı. Eleştirmen Martin Esslin 1960'taki bir denemesinde Samuel Beckett, Eugène Ionesco ve Arthur Adamov gibi yazarların oyunlarını absürt tiyatrosu adıyla bir araya getirdi. Beckett'in Godot'yu Beklerken oyunu 5 Ocak 1953'te Paris'teki küçük Théâtre de Babylone'da sahnelendi. İki adam bir ağacın altında, hiç gelmeyecek biri olan Godot'yu bekler. Bu oyunlarda olay örgüsü çoğu zaman çembersel ilerler, başladığı yerde biter; mantıklı konuşma yerini akıldışı sözlere ve sonunda sessizliğe bırakır.
Metin anı
Romanın açılışına dönüp paragrafın tamamını okuyalım. Yabancı'nın ilk satırları:
Aujourd'hui, maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas. J'ai reçu un télégramme de l'asile : « Mère décédée. Enterrement demain. Sentiments distingués. » Cela ne veut rien dire. C'était peut-être hier.
Bugünkü Türkçeyle: «Bugün annem öldü. Ya da belki dün, bilmiyorum. Huzurevinden bir telgraf aldım: "Anneniz vefat etti. Cenaze yarın. Saygılarımızla." Bu hiçbir şey anlatmıyor. Belki de dündü.»
İlk cümlenin sözcüğü «maman»dır: resmî «ma mère» değil, anne için kullanılan gündelik, sevecen sözcük. Bu yakın sözcük, cümlenin geri kalanındaki uzak tavırla karşıtlık kurar. Sözcük yakındır; tavır uzaktır.
İkinci cümle zamanı çözer: «Ya da belki dün, bilmiyorum.» Bir insanın hayatındaki en büyük olaylardan biri, takvimde yerini bile bulamaz. Anlatıcı yalan söylemez, bilmediğini açıkça söyler. Absürt burada bir felsefe olarak değil, bir hafıza boşluğu olarak belirir.
Sonra telgraf gelir. Üç kısa cümle, üç kalıp: vefat, cenaze, saygılar. Ölüm, resmî bir dilin hazır formüllerine sığdırılmıştır. Anlatıcının yorumu tek bir cümledir: «Bu hiçbir şey anlatmıyor.» Telgraf bilgi verir ama anlam vermez; tıpkı Camus'nün sessiz evreni gibi.
Paragraf başladığı yere döner: «Belki de dündü.» Tam da absürt tiyatrosunun çembersel yapısı gibi. Hiçbir şey ilerlemez, hiçbir şey çözülmez. Camus'nün kahramanı Meursault romanın ikinci kısmında bir cinayet yüzünden yargılanacak; mahkemede ise annesinin cenazesindeki tavrı da sık sık önüne getirilecektir. İlk paragraf bu gerilimi daha şimdiden kurar: dünyanın beklediği duyguları ve anlamları üretmeyen bir adam.
Cevap ve bağlantı
Dünya bize hazır bir anlam vermiyorsa insan nasıl yaşar? Bu ünitenin yazarları farklı cevaplar verdi. Sartre'a göre insan anlamını kendi seçimleriyle yaratır ve bu seçimlerin sorumluluğunu taşır. Camus'ye göre anlam arayışı ile dünyanın sessizliği arasındaki çatışma hiç kapanmaz, ama bu çatışmayı bilerek yaşamak mümkündür: Sisifos'u mutlu düşünmek gerekir. Beckett'in tiyatrosu ise bu soruyu bir cevaba bağlamadan sahnede asılı bırakır.
Edebiyat anlamın yokluğunu nasıl anlatır? Yabancı'nın ilk paragrafında gördüğümüz gibi: büyük sözcüklerle değil, anlamı taşıması beklenen dilin, bir telgrafın, bir takvimin, bir «maman» sözcüğünün boşa düşmesiyle.
Türk edebiyatında da bu sorulara yankı veren metinler yazıldı. Yusuf Atılgan'ın 1959'da yayımlanan Aylak Adam'ı, babasından kalan kiralarla çalışmadan yaşayan ve toplumla uyuşamayan C.'nin bir yılını anlatır; roman yabancılaşmayı ve yalnızlığı işler. Batı'da birbirini izleyen akımların Türkiye'ye nasıl ve hangi sırayla ulaştığı sorusuna ise akımlar dersinin kapanışında döneceğiz.
Kapanış kancası
Klasisizmden absürde kadar bu derste yedi akım gördük. Fransa'da ya da Almanya'da bu akımlar birbirini on yıllar, hatta yüzyıllar arayla izledi. Ama İstanbul'a geldiklerinde sıraları bozuldu: Racine ile Lamartine aynı kitapta, Molière ile Hugo aynı yıllarda Türkçeye çevrildi. Bir akım başka bir dile gecikerek girdiğinde ne olur? Kendisi olarak mı kalır, yoksa yeni bir şeye mi dönüşür?
Özet kartı
- Varoluşçuluk, insanın önceden verilmiş bir özü olmadan dünyaya geldiğini ve kim olacağını seçimleriyle belirlediğini savunur; kökleri Kierkegaard'a ve Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ına (1864) uzanır.
- Sartre bu düşünceyi «varoluş özden önce gelir» ve insanın «özgür olmaya mahkûm» olduğu formülleriyle özetledi (Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir, 1946); Gizli Oturum'da «cehennem başkalarıdır».
- Camus «varoluşçu» etiketini reddetti; Sisifos Söyleni'nde (1942) absürdü insanın anlam arayışı ile evrenin akıldışı sessizliğinin karşılaşması olarak tanımladı ve cevabını başkaldırıda buldu: «Sisifos'u mutlu düşünmek gerekir».
- Yabancı'nın (1942) ilk paragrafı absürdü dilde gösterir: annenin ölüm günü bilinmez, telgraf bilgi verir ama anlam vermez, paragraf başladığı yere döner.
- Martin Esslin 1960'ta Beckett, Ionesco ve Adamov'un oyunlarını «absürt tiyatrosu» adıyla topladı; Godot'yu Beklerken 5 Ocak 1953'te Paris'te sahnelendi. Türkçede Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı (1959) yabancılaşmayı işler.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| varoluşçuluk | existentialism | İnsanın önceden verilmiş bir öz olmadan var olduğunu ve kendini seçimleriyle belirlediğini savunan hareket |
| absürt | the absurd | İnsanın anlam arayışı ile dünyanın cevap vermeyen sessizliği arasındaki çatışma |
| absürt tiyatrosu | Theatre of the Absurd | Anlamsız dünyada insanın durumunu çembersel yapı ve çözülmüş diyaloglarla sahneye taşıyan tiyatro |
| yabancılaşma | alienation | Bireyin kendi hayatına, çevresine ve toplumun beklediği anlamlara uzak düşmesi |
| başkaldırı | revolt | Camus'ye göre anlamsızlığı bilerek, umuda ya da inkâra sığınmadan yaşamayı sürdürmek |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) «Varoluş özden önce gelir» ne demektir? Bir makas örneğiyle açıklayın.
- (Kazanım 1) Dostoyevski'nin yeraltı adamı «iki kere iki dört» formülüne neden karşı çıkar? Bu itiraz varoluşçulukla nasıl ilişkilidir?
- (Kazanım 2) Camus'ye göre absürt nerede doğar? Sisifos söylencesini nasıl yorumlar?
- (Kazanım 3) Yabancı'nın açılış paragrafında absürt duygusu hangi dil öğeleriyle kurulur? En az üçünü yazın.
- (Kazanım 4) Absürt tiyatrosu adını kim, ne zaman koydu? Bu oyunların iki anlatım özelliğini yazın.
Cevaplar
- Bir makas yapılmadan önce ne işe yarayacağı, yani özü, yapanın aklında bellidir; özü varlığından önce gelir. Sartre'a göre insan ise önce vardır, dünyaya atılır, sonra ne olacağını kendi seçimleriyle belirler; önceden verilmiş bir insan doğası ya da amaç yoktur.
- Çünkü bu formül, insanın akılla ve hesapla tamamen açıklanabileceği, hayatın bitmiş bir sonuca bağlanabileceği inancını temsil eder; yeraltı adamına göre böyle bir formül artık hayat değil, ölümün başlangıcıdır. Bu itiraz, insanı soyut sistemlere ve önceden belirlenmiş bir öze indirgemeyi reddeden varoluşçu düşünceyi önceler.
- İnsanın hayata anlam verme ihtiyacı ile evrenin bu ihtiyaca cevap vermeyen akıldışı sessizliğinin karşılaşmasında; ne yalnızca insanda ne yalnızca dünyadadır. Camus Sisifos'un sonsuz emeğini insan durumunun imgesi olarak okur, ama tırmanışın kendisinin bir insan yüreğini doldurmaya yettiğini söyler: Sisifos'u mutlu düşünmek gerekir.
- «Maman» sözcüğünün yakınlığı ile anlatıcının uzak tavrı arasındaki karşıtlık; ölüm gününün bilinmemesi («Ya da belki dün, bilmiyorum»); telgrafın kalıp cümleleri ve anlatıcının «Bu hiçbir şey anlatmıyor» yorumu; paragrafın «Belki de dündü» ile başladığı yere dönmesi.
- Eleştirmen Martin Esslin, 1960 tarihli bir denemesinde. Özellikler: olay örgüsünün çembersel olması, başladığı yerde bitmesi; mantıklı konuşmanın yerini akıldışı sözlere ve sessizliğe bırakması; hiç gerçekleşmeyecek bir bekleyiş (herhangi ikisi).
Okuma
- Albert Camus, Yabancı (1942), I. kısım, 1. bölüm: Türkçede çeşitli çevirileri var; ilk paragrafı iki farklı çeviride karşılaştırın, «maman» sözcüğünün nasıl karşılandığına bakın.
- Dostoyevski, Yeraltından Notlar (1864), I. kısım, 9. bölüm: «iki kere iki dört» tartışması.
- Yusuf Atılgan, Aylak Adam (1959).