Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Batı akımlarının Türk edebiyatına ulaşma süresi hızla kısaldı: klasisizmde yaklaşık iki yüzyıl (1677 Phèdre – 1859 Şinasi), romantizmde yarım yüzyıl, realizmde otuz-kırk yıl, sembolizmde on bir yıl (1886 Moréas – 1897 Cenab), fütürizmde on üç yıl (1909 – 1922 Nâzım Hikmet).
- Fransa'da sırayla gelen akımlar Türkiye'ye birkaç on yıl içinde, neredeyse aynı anda ulaştı; bu eşzamanlılık akımların seçilip birleştirilmesine de olanak verdi.
- 1897'de Ahmed Midhat Efendi, Cenab Şahabeddin'in «sâât-i semen-fâm» gibi yeni terkiplerini ve Servet-i Fünûn şairlerini «dekadan» olmakla suçladı; Cenab «Sembolizm Nedir?» ve «Dekadizm Nedir?» yazılarıyla cevap verdi; Midhat «Teslîm-i Hakîkat»le geri adım attı.
- 1900'de Ali Ekrem «Şiirimiz» makalesinde Servet-i Fünûncuları Fransızcayı taklit etmekle eleştirdi; yerlileşme sorusu yenilikçilerin kendi içine taşındı.
- Cenab'ın «Elhân-ı Şitâ»sı (1897) nakaratlı, kısa-uzun dizeli müzikal yapısı ve «mezâmir-i sükût» gibi terkipleriyle sembolist müzik ve telkin anlayışını Osmanlı Türkçesinin sözcükleriyle yeniden kurar.
Kazanımlar
- Batı edebi akımlarının Türk edebiyatına ulaşma sürelerini tarihleriyle karşılaştırıp «gecikme»nin nasıl kısaldığını gösterebilir.
- Akımların Türkiye'ye sırayla değil aynı anda gelmesinin, yani eşzamanlılığın, sonuçlarını açıklayabilir.
- 1897'deki «Dekadanlar» tartışmasının taraflarını ve sorusunu anlatabilir.
- Cenab Şahabeddin'in «Elhân-ı Şitâ» şiirinde sembolist müzik anlayışının Osmanlı Türkçesinin sözcükleriyle nasıl yerlileştiğini çözümleyebilir.
Video metni
Soğuk açılış
İstanbul, 1897. Tanınmış bir gazeteci ve romancı, Sabah gazetesinde bir yazı yayımlar. Başlığı Fransızca bir sözcüktür: «Dekadanlar». Hedefi, Servet-i Fünûn dergisinin çevresindeki genç şairlerdir. Onların şiirlerinde «sâât-i semen-fâm» gibi, yani «yasemin renkli saatler» gibi ifadeler vardır. Bir saatin rengi olabilir mi? Gazeteciye göre bu, dilin ve zevkin çöküşüdür.
Suçlanan şairlerden biri, Cenab Şahabeddin, birkaç hafta içinde aynı dergide iki yazıyla cevap verir. Başlıkları da Fransızca terimlerdir: «Dekadizm Nedir?» ve «Sembolizm Nedir?» Paris'te Moréas'nın sembolist manifestosunun yayımlanmasının üzerinden yalnızca on bir yıl geçmiştir.
Büyük soru
Batı'da birbirini yüzyıllar içinde izleyen akımlar Türkiye'ye nasıl, hangi hızla ve hangi sırayla geldi? Ve yola çıkan bir akım, vardığı yerde neyini korur, neyini yitirir?
Bağlam
Önceki yedi ünitenin her biri bir akımı anlattı ve sonunda onun Türk edebiyatındaki izine değindi. Şimdi o izleri yan yana koyup bir soru soralım: Her akım Türkiye'ye ne kadar sonra ulaştı?
Önce gecikmeyi ölçelim. Klasisizmin Fransız Akademisi 1635'te kuruldu, Racine Phèdre'i 1677'de sahneledi; Şinasi'nin Racine'den ve La Fontaine'den çevirileri 1859'da, Molière'in Türkçe sahneye uyarlanması 1869'da başladı. Aradaki mesafe yaklaşık iki yüzyıldır. Cromwell önsözünün tarihi 1827'dir; romantik dramın izlerini taşıyan Namık Kemal'in Vatan yâhud Silistre'si 1873'te sahnelendi: yarım yüzyıl kadar. Madame Bovary 1857'de çıktı; Beşir Fuad natüralizmi 1885'te tanıttı, Araba Sevdası 1896'da tefrika edildi: otuz, kırk yıl. Moréas'nın sembolist manifestosu 1886'da yayımlandı; Cenab'ın «Sembolizm Nedir?» yazısı 1897'de: on bir yıl. Marinetti'nin manifestosu 1909'da çıktı; Nâzım Hikmet'in Mayakovski'den etkilenen ilk serbest denemesi 1922'de: on üç yıl.
Rakamlar bir eğilim gösterir: gecikme hızla kısaldı. On dokuzuncu yüzyılın ortasında iki yüzyıllık bir mesafe, yüzyılın sonunda on yılın altına iniyordu. Paris'te okuyan öğrenciler, Fransızca bilen okurlar, çeviriler ve dergiler bu mesafeyi kapatıyordu. Cenab'ın Verlaine'i Paris'teki öğrencilik yıllarında okuduğunu sembolizm ünitesinde görmüştük.
Ana anlatı — eşzamanlılık: sırası bozulan akımlar
Gecikmenin ikinci bir sonucu daha vardı. Fransa'da klasisizm, romantizm, realizm ve sembolizm birbirini on yıllar ya da yüzyıllar arayla izlemişti; her biri bir öncekine karşı çıkarak doğmuştu. Türkiye'ye ise bu akımların birçoğu birkaç on yıl içinde, neredeyse aynı anda geldi.
1859'da Şinasi'nin çevirdiği şairler arasında hem on yedinci yüzyılın trajedi yazarı Racine hem de bir romantik, Lamartine vardı. Molière uyarlamalarının sahnelendiği yıllarda da dönemin yazarlarının çoğu İslâm Ansiklopedisi'nin deyişiyle «taklit bir romantizmin» peşindeydi. Beşir Fuad Zola'yı ve natüralizmi savunurken, karşısına Hugo'yu ve romantizmi koymuştu; ama bu iki akım İstanbul'da neredeyse aynı kuşağın okumasıydı.
Bu durum bir kayıp gibi görünebilir: akımlar kendi tarihlerinden koparılıp karışık bir yığın hâlinde gelmiştir. Ama bir fırsat da yarattı. Türk yazarları akımları bir tarih sırasıyla değil, bir seçme listesiyle kullanabildi. Beşir Fuad romantizmi eleştirirken Hugo'yu da, Zola'yı da okuyordu; Hâşim hem sembolist hem empresyonist bir şiir yazdı. Akımların arasındaki savaş, İstanbul'da çoğu zaman bir seçme ve birleştirme işine dönüştü.
Ana anlatı — yerlileşme: Dekadanlar tartışması
Soğuk açılıştaki tartışmaya dönelim, çünkü bir akımın başka bir dile geçerken nasıl değiştiğini en iyi o gösterir.
Cenab Şahabeddin, Türk şiirine o güne kadar kullanılmamış yeni terkipler getirdi. İslâm Ansiklopedisi bunlardan bazılarını sayar: «sâât-i semenfâm», yasemin renkli saatler; «tûf-ı tesliyet», avunmanın yankısı; «nây-ı zümürrüd», zümrüt yeşili ney; «ûd-ı mükevkeb», yıldızlı ut. Bu terkiplerin çoğu, biri soyut biri somut iki kavramı, ya da bir duyuyu başka bir duyuyla birleştirir. Baudelaire'in sonesinde duyuların birbirine karıştığını hatırlayalım: sinestezi İstanbul'a gelmiş, ama Arapça ve Farsça kelimelerle örülmüş Osmanlı terkipleriyle giyinmişti.
Bu yenilik yadırgandı ve alay konusu oldu. Ahmed Midhat Efendi, Cenab'ı ve onun yolundaki şairleri, o yıllarda Fransa'da benzer şairler için kullanılan bir sıfatla, dekadan olmakla suçladı. Sözcük «çöken, bozulan» demekti; Ahmed Midhat dilde ve zevkte bir çöküşe işaret etmek istiyordu. Cenab «Dekadizm Nedir?» ve «Sembolizm Nedir?» yazılarıyla kendilerinin dekadanlıkla ilgisi olmadığını, zaman değiştikçe sanat anlayışının ve sözcüklerin de değişebileceğini savundu. Tartışmaya Tevfik Fikret, Hüseyin Cahid, Şemseddin Sâmi ve başkaları da katıldı. Sonunda Ahmed Midhat, «Teslîm-i Hakîkat» başlıklı yazısında yanlış anlaşıldığını ve Servet-i Fünûncuları dekadanlıkla suçlamadığını açıklama ihtiyacı duydu.
İlginç olan, tartışmanın bir süre sonra Servet-i Fünûn'un içine taşınmasıdır. 1900'de şair Ali Ekrem, «Şiirimiz» başlıklı makalesinde Cenab Şahabeddin ile Halit Ziya'nın Fransızcayı taklit edip yapay bir dil kullandığını söyledi ve bu tür «alafranga» ifadelerden kaçınmak gerektiğini yazdı. Bu yazı, topluluğun dağılmasının başlangıçlarından biri oldu. Yerlileşme sorusu, yani yabancı bir akımın ne kadarının alınıp ne kadarının dönüştürüleceği, dışarıdan gelen bir eleştiri olmaktan çıkıp yenilikçilerin kendi sorusu olmuştu.
Yaygın yanlış«Türk edebiyatı Batı akımlarını olduğu gibi taklit etti.»
— Akımlar Türkiye'ye çeviri, okuma ve tartışma yoluyla geldi ve her aşamada dönüştü. Molière'in tipleri Türk toplumunun insanlarına ve hece veznine uyarlandı; Cenab Şahabeddin sembolist sinesteziyi Osmanlı Türkçesinin terkipleriyle kurdu; Nâzım Hikmet Mayakovski'nin merdivenlerini kendi sesiyle doldurdu. Üstelik «taklit» suçlaması bile yerli bir tartışmanın konusuydu: Ali Ekrem'in eleştirisi, yeniliği savunanların kendi içinden geldi.
Metin anı
Cenab Şahabeddin'in Kasım 1897'de Servet-i Fünûn'un özel bir sayısında yayımlanan «Elhân-ı Şitâ», yani «Kış Nağmeleri», tartışmanın tam ortasında yazılmış bir şiirdir. İlk bölümü:
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş;
Eşini gâib eyleyen bir kuş
gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar...
Bugünkü Türkçeyle: «Beyaz bir titreyiş, dumanlı bir uçuş; eşini yitirmiş bir kuş gibi kar, geçmiş bahar günlerini arar.»
Önce biçime bakalım. Dördüncü dize ile ikinci dize arasına yalnız bırakılmış yarım bir satır girer: «gibi kar». Bu yarım dize, şiir boyunca her bölümde yeniden döner; bir sonraki bölümde de «karlar» sözcüğü aynı biçimde tek başına bir satırda durur. Bu bir nakarattır, bir şarkının dönüp gelen sesi. Verlaine'in «Her şeyden önce müzik» dizesini hatırlayalım: Cenab'ın şiiri anlamı önce bir ses düzeniyle kurar. Kısa ve uzun dizelerin art arda gelişi, bir kar tanesinin havada bir durup bir ilerlemesini taklit eder.
Sonra imgeye bakalım. Kar bir titreyiş, bir uçuş, sonra eşini yitirmiş bir kuştur. Bir doğa olayı, bir insan duygusuyla, yitirilmiş bir sevgiliyle eşleşir. Kar bahar günlerini «arar»: kış, kaybedilmiş bir mevsimin yasını tutar. Şiir kış manzarası çizmez; bir ruh hâlini sezdirir.
Şiirin sonuna doğru terkipler yoğunlaşır: «Karlar... bütün elhânı mezâmir-i sükûtun», karlar, sessizlik kavallarının bütün nağmeleridir. Sessizliğin kavalı olabilir mi? Tam da Ahmed Midhat'ın itiraz ettiği türden bir birleşim. Ama burada sinestezi bir gösteriş değil, şiirin sorusudur: kar yağarken duyulan, bir sesin yokluğudur. Fransız sembolizminin müziği ve telkini, «mezâmir», «sükût», «elhân» gibi eski sözcüklerle İstanbul'da yeniden kurulmuştur.
Cevap ve bağlantı
Akımlar Türkiye'ye nasıl geldi? Gecikerek, ama gittikçe kısalan bir gecikmeyle: klasisizmde iki yüzyıl, sembolizmde on yıl. Sırasız, çoğu zaman aynı anda, birbirine karışarak. Ve her seferinde dönüşerek: Molière hece ölçüsüyle, Baudelaire'in sinestezisi Osmanlı terkipleriyle, Mayakovski'nin basamakları Nâzım'ın sesiyle.
Yola çıkan akım vardığı yerde aynı kalır mı? Bu dersin cevabı: kalmaz, ama bu bir kusur değildir. Akım, geldiği dilin sözcükleriyle, o dilin geçmişiyle ve o toplumun tartışmalarıyla yeniden kurulur. «Dekadanlar» tartışması, bir terimin bile yolculuk ederken nasıl anlam değiştirdiğini gösterdi: Paris'te bir şair grubunun adı olan «dekadan», İstanbul'da dil ve zevk üzerine bir kavganın silahı oldu.
Kapanış kancası
Ahmed Midhat, Cenab'ın dizelerini anlaşılmaz buluyordu. Cenab ise şiirin her şeyi açıkça söylemek zorunda olmadığını savunuyordu. Bir metin yüzeyde bir şey söyleyip altında başka bir şey taşıyabilir mi? Bir kar tanesi yalnızca bir kar tanesi midir? Bir sonraki derste metinlerin katmanlarına, yüzeydeki anlam ile derindeki anlama bakacağız.
Özet kartı
- Batı akımlarının Türk edebiyatına ulaşma süresi hızla kısaldı: klasisizmde yaklaşık iki yüzyıl (1677 Phèdre – 1859 Şinasi), romantizmde yarım yüzyıl, realizmde otuz-kırk yıl, sembolizmde on bir yıl (1886 Moréas – 1897 Cenab), fütürizmde on üç yıl (1909 – 1922 Nâzım Hikmet).
- Fransa'da sırayla gelen akımlar Türkiye'ye birkaç on yıl içinde, neredeyse aynı anda ulaştı; bu eşzamanlılık akımların seçilip birleştirilmesine de olanak verdi.
- 1897'de Ahmed Midhat Efendi, Cenab Şahabeddin'in «sâât-i semen-fâm» gibi yeni terkiplerini ve Servet-i Fünûn şairlerini «dekadan» olmakla suçladı; Cenab «Sembolizm Nedir?» ve «Dekadizm Nedir?» yazılarıyla cevap verdi; Midhat «Teslîm-i Hakîkat»le geri adım attı.
- 1900'de Ali Ekrem «Şiirimiz» makalesinde Servet-i Fünûncuları Fransızcayı taklit etmekle eleştirdi; yerlileşme sorusu yenilikçilerin kendi içine taşındı.
- Cenab'ın «Elhân-ı Şitâ»sı (1897) nakaratlı, kısa-uzun dizeli müzikal yapısı ve «mezâmir-i sükût» gibi terkipleriyle sembolist müzik ve telkin anlayışını Osmanlı Türkçesinin sözcükleriyle yeniden kurar.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| gecikme | belatedness | Bir akımın doğduğu edebiyattan başka bir edebiyata ulaşıncaya kadar geçen süre |
| eşzamanlılık | simultaneity | Kaynakta sırayla gelen akımların alıcı edebiyata aynı dönemde, birbirine karışarak ulaşması |
| yerlileşme | domestication / localization | Yabancı bir akımın alıcı edebiyatın dili, geleneği ve tartışmalarıyla dönüştürülerek benimsenmesi |
| dekadan | décadent | «Çöken, bozulan»; 1897'de Servet-i Fünûn şairlerine yöneltilen suçlamanın adı |
| yeni terkip | new compound | Soyut ile somutu ya da farklı duyuları birleştiren alışılmadık Osmanlı tamlamaları |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Klasisizm ile sembolizmin Türk edebiyatına ulaşma sürelerini tarihleriyle karşılaştırın. Bu farkın bir nedeni ne olabilir?
- (Kazanım 2) Eşzamanlılık ne demektir? Şinasi'nin 1859'da çevirdiği şairlerden bir örnekle açıklayın.
- (Kazanım 3) «Dekadanlar» tartışmasının tarafları kimlerdi ve tartışma hangi dil özelliği üzerine başladı? Tartışma nasıl sonuçlandı?
- (Kazanım 4) «Elhân-ı Şitâ»daki «gibi kar» ve «karlar» satırlarının işlevi nedir? Bu yapı hangi sembolist ilkeyi hatırlatır?
- (Kazanım 4) «Mezâmir-i sükût» terkibi neden Ahmed Midhat'ın itiraz ettiği türden bir birleşimdir ve şiirde ne anlatır?
Cevaplar
- Klasisizm: Racine'in Phèdre'i 1677, Şinasi'nin Racine çevirileri 1859; yaklaşık iki yüzyıl. Sembolizm: Moréas'nın manifestosu 1886, Cenab'ın «Sembolizm Nedir?» yazısı 1897; on bir yıl. Nedenleri: Paris'te okuyan öğrenciler, Fransızca bilen okurlar, çeviriler ve dergiler aracılığıyla Avrupa edebiyatıyla bağların sıklaşması (örneğin Cenab'ın Paris'te sembolistleri okuması).
- Kaynak edebiyatta sırayla gelen akımların alıcı edebiyata aynı dönemde ulaşmasıdır. Şinasi'nin 1859 tarihli kitabında on yedinci yüzyılın klasik yazarı Racine ile on dokuzuncu yüzyılın romantik şairi Lamartine aynı ciltte yan yana yer alır.
- Bir yanda Ahmed Midhat Efendi, öbür yanda Cenab Şahabeddin ve Servet-i Fünûn şairleri; Tevfik Fikret, Hüseyin Cahid ve Şemseddin Sâmi de katıldı. Tartışma Cenab'ın «sâât-i semen-fâm» gibi, soyut ile somutu ya da farklı duyuları birleştiren yeni terkipleri üzerine başladı. Ahmed Midhat «Teslîm-i Hakîkat»te yanlış anlaşıldığını ve onları dekadanlıkla suçlamadığını açıkladı.
- Bunlar her bölümde dönüp gelen nakaratlardır; kısa ve uzun dizelerin art arda gelişiyle birlikte şiire bir şarkı düzeni verir ve kar tanesinin havada bir durup bir ilerlemesini taklit eder. Verlaine'in «Her şeyden önce müzik» ilkesini, anlamın önce ses düzeniyle kurulmasını hatırlatır.
- Çünkü sessizlik (sükût) ile bir çalgıyı (mezâmir, kavallar) birleştirir: soyut bir kavramı somut bir sesle, bir yokluğu bir varlıkla eşleştirir. Şiirde kar yağarken duyulan şeyin bir sesin yokluğu olduğunu, sessizliğin kendisinin bir müzik gibi duyulduğunu anlatır.
Okuma
- Cenab Şahabeddin, «Elhân-ı Şitâ» (1897): Türkçe Vikikaynak'ta; şiiri yüksek sesle okuyup nakaratların yerini işaretleyin.
- Cenab Şahabeddin, Bütün Şiirleri, haz. Mehmet Kaplan ve diğerleri (Dergâh, 2018).
- Araba Sevdası (Recâizâde Ekrem) ile Beşir Fuad'ın Hugo kitabı: realizm ile romantizmin İstanbul'daki karşılaşması için.