İçeriğe geç

Ünite EDB-109-03 · Seviye 1 — Temel

Realizm ve natüralizm

EDB-109 Edebi Akımlar

2.207 kelime · yaklaşık 10 dakika okuma · anlatım 12 dk

  • realizm
  • natüralizm
  • gerçeklik yanılsaması
  • deneysel roman
  • mizaç
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Realizm, on dokuzuncu yüzyılın ortasında romantizme tepki olarak doğdu; gözleme dayanarak, idealleştirmeden, sıradan insanların hayatını ve toplumsal koşulları anlatmayı amaçladı. Stendhal romanı «büyük yolda dolaşan bir ayna» diye tanımladı (1830).
  2. Balzac İnsanlık Komedyası'nda Fransız toplumunun bütün tiplerini kayda geçirmeyi amaçladı ve kendini toplumun «kâtibi» saydı; Flaubert Madame Bovary'de (1857) yorum yapmayan, ayrıntıları konuşturan bir anlatımla realizmin örnek romanını yazdı.
  3. Natüralizm, Zola'nın önderliğinde realizmi bilimsel bir yönteme dönüştürmeye çalıştı; Thérèse Raquin önsözü (1868) karakterleri değil mizaçları, Deneysel Roman (1880) kalıtım ve çevrenin insanı belirleyişini inceledi; Rougon-Macquart yirmi romanlık bir aile deneyidir.
  4. Flaubert, Emma'nın manastırda okuduğu romantik romanları tek bir liste cümlesinde sayarak romantizmi ironik bir envantere çevirir.
  5. Maupassant'a göre realist gerçeği kopyalamaz, seçip düzenleyerek gerçeğin yanılsamasını verir: yetenekli realistler «illüzyonistler»dir. Türkiye'de Beşir Fuad natüralizmi tanıttı (1885), Recâizâde Ekrem Araba Sevdası'nda romantik okurla alay etti (1896).

Kazanımlar

  • Realizmin romantizme tepki olarak doğuşunu Stendhal, Balzac ve Flaubert'in görüşleri ve eserleriyle açıklayabilir.
  • Natüralizmi Zola'nın «deneysel roman» anlayışı, kalıtım ve çevre ilkeleriyle realizmden ayırt edebilir.
  • Madame Bovary'deki manastır okumaları pasajında realist romanın romantik edebiyata yönelttiği eleştiriyi gösterebilir.
  • Maupassant'ın «illüzyonistler» görüşünden yola çıkarak realist romanın gerçeği kopyalamadığını, seçip düzenlediğini tartışabilir.

Video metni

Soğuk açılış

Normandiya'da bir manastır okulu. On beş yaşındaki bir kız, her ay sekiz günlüğüne çamaşır onarmaya gelen yaşlı bir kadının önlüğünden gizlice romanlar alıyor. Romanlarda terk edilmiş kadınlar ıssız köşklerde bayılıyor, atlılar ay ışığında dörtnala geliyor, erkekler aslan gibi yiğit, kuzu gibi yumuşak.

Kız büyüyünce bir taşra doktoruyla evlenir. Hayatında romanlardaki hiçbir şey yoktur. O da hayatını romanlara benzetmeye çalışır; borçlanır, âşık olur, aldanır ve sonunda kendini zehirler. Kızın adı Emma Bovary'dir.

Ama bu romanın asıl hedefi, Emma'dan çok onun okuduğu romanlardır. Gustave Flaubert, bir önceki kuşağın edebiyatına bir aynaya bakar gibi bakıp ona gülüyordu.

Büyük soru

Bir roman hayatı «olduğu gibi» gösterebilir mi? Ve gösterdiğinde, bu gerçekten hayatın kendisi midir?

Bağlam

Romantizm duyguyu, bireyi ve hayal gücünü yüceltmişti. On dokuzuncu yüzyılın ortasına gelindiğinde yeni bir kuşak bu duyguların abartılı, bu hayallerin kaçış olduğunu düşünmeye başladı. Avrupa hızla değişiyordu: fabrikalar, demiryolları, büyüyen şehirler, yeni bir orta sınıf. Bilim her alanda gözleme ve deneye dayanan bir yöntem öneriyordu.

Realizm, bu dünyada doğan edebiyat anlayışıdır. İdealleştirmeden, gözleme dayanarak, sıradan insanların gündelik hayatını ve toplumun gerçek koşullarını anlatmayı amaçlar. Kahramanlar artık şövalyeler ya da dâhiler değil; taşra doktorları, memurlar, tüccarlar, işçilerdir.

Realizmin öncüleri, akımın adı konmadan önce yazdı. Stendhal 1830'da yayımladığı Kırmızı ve Siyah'ta, romanın ne olduğunu bir imgeyle anlattı:

un roman est un miroir qui se promène sur une grande route. Tantôt il reflète à vos yeux l'azur des cieux, tantôt la fange des bourbiers de la route.

Bugünkü Türkçeyle: «Roman, büyük bir yolda dolaşan bir aynadır. Bazen gözlerinize göklerin mavisini, bazen yoldaki bataklıkların çamurunu yansıtır.» Stendhal hemen ardından bir savunma yapar: aynayı taşıyana ahlaksız diyenler, aynayı değil, bataklığın oluşmasına göz yuman yol müfettişini suçlamalıdır. Roman gerçeği yaratmaz, gösterir; çamur varsa suçlu ayna değildir.

Honoré de Balzac ise daha iddialı bir plan kurdu. Romanlarını ve öykülerini İnsanlık Komedyası (La Comédie humaine) başlığı altında topladı ve bu külliyata yazdığı önsözde kendini bir tarihçinin yardımcısı olarak tanımladı: «Fransız toplumu tarihçi olacaktı, bana yalnızca onun kâtibi olmak düşüyordu.» Balzac'ın romanları bir dönemin bütün toplumsal tiplerini, meslekleriyle, paralarıyla, evleriyle kayda geçirmeyi amaçlıyordu.

Ana anlatı — realist roman

Realizmin örnek romanı olarak en sık anılan eser, Flaubert'in 1857'de yayımlanan Madame Bovary'sidir. Romanın ilk cümlesini anlatı türleri ünitesinde, yargılanma hikâyesini sansür ve mahkeme ünitesinde görmüştük. Burada romanın bir akım olarak ne yaptığına bakacağız.

Flaubert'in romanı iki kez realisttir. Önce konusuyla: sıkıcı bir taşra kasabası, orta hâlli bir doktor, borçlar, bir eczacı, bir tefeci. Sonra yöntemiyle: yazar yorum yapmaz, taraf tutmaz, kahramanını yargılamaz. Ayrıntılar, eşyalar, sesler ve konuşmalar kendi başlarına konuşur. Emma'nın hayal kırıklığını okur, anlatıcının bir yakınmasından değil, bir düğün yemeğinin, bir tarım fuarının, bir eczacının gevezeliğinin ayrıntılarından hisseder.

Bu yüzden realizm yalnızca bir konu seçimi değil, bir bakış disiplinidir. Romantik yazar dünyayı kendi duygusunun rengine boyar; realist yazar kendi duygusunu geri çeker ve dünyayı konuşturmaya çalışır.

Ana anlatı — natüralizm: romancı bir bilim insanı mı?

Realizmin bir adım ötesi natüralizmdir. Önderi Émile Zola'dır. Zola, realistlerin gözlemine bir laboratuvar düzeni vermek istedi. 1867'de dergide tefrika edilen, ertesi yıl ikinci baskısına bir önsöz eklediği Thérèse Raquin romanında amacını şöyle açıkladı:

J'ai choisi des personnages souverainement dominés par leurs nerfs et leur sang, dépourvus de libre arbitre, entraînés à chaque acte de leur vie par les fatalités de leur chair.

Bugünkü Türkçeyle: «Sinirlerinin ve kanlarının mutlak egemenliği altındaki, özgür iradeden yoksun, hayatlarının her eyleminde bedenlerinin kaderi tarafından sürüklenen kişiler seçtim.» Zola aynı önsözde karakterleri değil mizaçları incelemek istediğini söyler ve kahramanlarını «insan hayvanları» diye niteler.

Zola bu düşünceyi 1880'de Deneysel Roman (Le Roman expérimental) adlı kitabında bir kurama dönüştürdü. Fizyolog Claude Bernard'ın deneysel tıp üzerine kitabından etkilenmişti. Zola'ya göre romancı bir deneyci gibi çalışmalıydı: belli bir mizaçtaki bir insanı belli bir çevreye yerleştirir ve kalıtımla çevrenin onu nereye sürükleyeceğini gözlemler. Roman, çağın bilimsel ruhunun edebiyattaki karşılığıydı.

Bu programın en büyük ürünü, yirmi romandan oluşan Rougon-Macquart dizisidir. 1871'den 1893'e kadar yayımlanan dizi, bir ailenin kuşaklar boyunca kalıtsal yatkınlıklarını ve farklı toplumsal çevrelerde nasıl değiştiğini izler: madenciler, çamaşırcılar, borsacılar, rahipler, fahişeler.

Yaygın yanlış«Realizm ile natüralizm aynı şeydir.»
Doğrusu

— İkisi de gözleme dayanır ve romantizmin idealleştirmesine karşı çıkar. Ama realizm, insanı toplumsal koşulları içinde, iradesi ve seçimleriyle anlatır. Natüralizm bir adım daha ileri gider: insanın davranışını kalıtımın ve çevrenin belirlediğini varsayar, romanı bir bilimsel deney gibi kurar. Flaubert'in Emma'sı hayalleri ve seçimleriyle yıkılır; Zola'nın Thérèse'i ise yazarının deyişiyle «bedeninin kaderi» tarafından sürüklenir.

Metin anı

Şimdi soğuk açılıştaki sahneye, Madame Bovary'nin birinci kısmının altıncı bölümüne dönelim. Flaubert, manastırdaki genç kızların gizlice okuduğu romanları tek bir cümlede sıralar:

Ce n'était qu'amours, amants, amantes, dames persécutées s'évanouissant dans des pavillons solitaires, postillons qu'on tue à tous les relais, chevaux qu'on crève à toutes les pages, forêts sombres, troubles du cœur, serments, sanglots, larmes et baisers, nacelles au clair de lune, rossignols dans les bosquets, messieurs braves comme des lions, doux comme des agneaux, vertueux comme on ne l'est pas, toujours bien mis, et qui pleurent comme des urnes.

Bugünkü Türkçeyle: «Aşklardan, âşıklardan, sevgililerden başka bir şey yoktu: ıssız köşklerde bayılan zulüm görmüş hanımlar, her menzilde öldürülen arabacılar, her sayfada çatlatılan atlar, karanlık ormanlar, gönül çalkantıları, yeminler, hıçkırıklar, gözyaşları ve öpücükler, ay ışığında kayıklar, korularda bülbüller; aslan gibi yiğit, kuzu gibi yumuşak, hiç kimsenin olamayacağı kadar erdemli, her zaman şık giyimli ve testiler gibi gözyaşı döken beyler.»

Cümlenin biçimi, anlattığı şeyin eleştirisidir. Bir liste gibi akar ve durmaz. Romantik romanın bütün donanımı, bayılan kadınlar, dörtnala atlar, bülbüller, ay ışığı, peş peşe bir depo envanteri gibi sayılır. Her biri tek başına duygulu bir sahne olabilirdi; yan yana dizildiklerinde sıradanlaşırlar. Flaubert, romantizmi bir envantere çevirerek onu tüketir.

İroni cümlenin sonunda iyice belirginleşir. «Aslan gibi yiğit, kuzu gibi yumuşak»: iki klişe benzetme, birbirini iptal eder. «Hiç kimsenin olamayacağı kadar erdemli»: burada anlatıcı bir an için sesini çıkarır ve bu beylerin gerçekte var olmadığını söyler. Ve son darbe: «testiler gibi gözyaşı döken». Duygunun kendisi, bir mutfak eşyasının imgesine indirgenmiştir.

Emma bu romanları okuyarak büyüdü ve hayatını onlara göre ölçtü. Onun trajedisi, realist romanın romantik romana yönelttiği suçlamadır: bu kitaplar gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bir hayat vaat eder ve o hayatı arayanı yıkar. Okur olarak bu cümleye gülerken, Flaubert bize kendi okumalarımızı da sorgulatır.

Cevap ve bağlantı

Bir roman hayatı «olduğu gibi» gösterebilir mi? Realistler bu iddiayla yola çıktı. Ama realizmin en zeki savunucularından biri, Flaubert'in öğrencisi Guy de Maupassant, 1888'de Pierre ve Jean romanına yazdığı önsözde bu iddiayı inceltti. Hayatta her gün sayısız insan kazayla ölür, ama bir romancı ana kahramanının başına, sırf gerçekçi olmak için, hikâyenin ortasında bir kiremit düşüremez. Sanat seçer, düzenler, önemliyi öne çıkarır. Maupassant'a göre gerçeği yazmak, olayları karmakarışık sıralarıyla kopyalamak değil, gerçeğin eksiksiz bir yanılsamasını vermekti. Vardığı sonuç kışkırtıcıdır: yetenekli realistlere «illüzyonistler» demek daha doğru olurdu.

Realizm ve natüralizm Türk edebiyatına Tanzimat'ın ikinci kuşağıyla girdi. Beşir Fuad 1885'te yayımladığı Victor Hugo kitabında, dönemin yazarlarının büyük usta saydığı Hugo'yu ve romantizmi eleştirip karşısına Zola'yı ve natüralizmi koydu; bu kitap natüralizmi Türkiye'de tanıtan ilk eser sayılır. Recâizâde Mahmud Ekrem'in 1896'da tefrika edilen Araba Sevdası'nda ise Emma Bovary'nin İstanbullu bir akrabası vardır: Fransız romanlarıyla kafası dolu, Çamlıca'da gördüğü bir kadına hayalî bir aşkla bağlanan alafranga Bihruz Bey. Roman, kahramanı aracılığıyla romantik akımla alay eder.

Kapanış kancası

Madame Bovary'nin mahkemeye çıktığı 1857'de Paris'te bir şiir kitabı da yayımlandı ve altı şiiri ahlaka aykırı bulunarak kitaptan çıkarıldı. Ama bu şiirler dünyayı bir ayna gibi yansıtmak istemiyordu. Söylemek yerine sezdirmeyi, anlatmak yerine telkin etmeyi seçiyorlardı. Romancılar gerçeğe yönelirken şairlerin bir kısmı biçimin kusursuzluğuna, bir kısmı da sözcüklerin müziğine yöneldi.

Özet kartı

  1. Realizm, on dokuzuncu yüzyılın ortasında romantizme tepki olarak doğdu; gözleme dayanarak, idealleştirmeden, sıradan insanların hayatını ve toplumsal koşulları anlatmayı amaçladı. Stendhal romanı «büyük yolda dolaşan bir ayna» diye tanımladı (1830).
  2. Balzac İnsanlık Komedyası'nda Fransız toplumunun bütün tiplerini kayda geçirmeyi amaçladı ve kendini toplumun «kâtibi» saydı; Flaubert Madame Bovary'de (1857) yorum yapmayan, ayrıntıları konuşturan bir anlatımla realizmin örnek romanını yazdı.
  3. Natüralizm, Zola'nın önderliğinde realizmi bilimsel bir yönteme dönüştürmeye çalıştı; Thérèse Raquin önsözü (1868) karakterleri değil mizaçları, Deneysel Roman (1880) kalıtım ve çevrenin insanı belirleyişini inceledi; Rougon-Macquart yirmi romanlık bir aile deneyidir.
  4. Flaubert, Emma'nın manastırda okuduğu romantik romanları tek bir liste cümlesinde sayarak romantizmi ironik bir envantere çevirir.
  5. Maupassant'a göre realist gerçeği kopyalamaz, seçip düzenleyerek gerçeğin yanılsamasını verir: yetenekli realistler «illüzyonistler»dir. Türkiye'de Beşir Fuad natüralizmi tanıttı (1885), Recâizâde Ekrem Araba Sevdası'nda romantik okurla alay etti (1896).

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
realizmrealismGözleme dayanarak, idealleştirmeden, sıradan hayatı ve toplumsal koşulları anlatan akım
natüralizmnaturalismİnsanın davranışını kalıtım ve çevrenin belirlediğini varsayan, romanı bir deney gibi kuran akım
gerçeklik yanılsamasıillusion of realityRomanın hayatı kopyalamadan, seçip düzenleyerek gerçeği okuyormuş duygusu uyandırması
deneysel romanexperimental novelZola'nın, romancının kişileri belli koşullara yerleştirip deneyci gibi gözlemlediği roman anlayışı
mizaçtemperamentNatüralizmde davranışı belirlediği düşünülen bedensel ve sinirsel yapı

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Stendhal'in «ayna» imgesi realizm hakkında ne söyler? Stendhal bu imgeyle kendini hangi suçlamaya karşı savunur?
  2. (Kazanım 2) Realizm ile natüralizm arasındaki temel fark nedir? Zola'nın Thérèse Raquin önsözünden bir ifadeyle açıklayın.
  3. (Kazanım 3) Flaubert'in manastır okumaları cümlesi romantik romanı nasıl eleştirir? Cümlenin biçiminden ve son benzetmelerinden örnek verin.
  4. (Kazanım 4) Maupassant neden yetenekli realistlere «illüzyonistler» denmesi gerektiğini söyler?
  5. (Kazanım 1) Recâizâde Ekrem'in Bihruz Bey'i ile Flaubert'in Emma Bovary'si arasında nasıl bir benzerlik vardır?

Cevaplar

  1. Roman, gerçeği yaratmaz, yansıtır: bazen göğün mavisini, bazen yolun çamurunu gösterir. Stendhal bu imgeyle romancının ahlaksızlıkla suçlanmasına karşı çıkar: çamuru gösteren aynayı değil, çamurun oluşmasına göz yuman yol müfettişini, yani toplumu suçlamak gerekir.
  2. Realizm insanı toplumsal koşulları içinde, iradesi ve seçimleriyle anlatır; natüralizm insanın davranışını kalıtımın ve çevrenin belirlediğini varsayar ve romanı bir deney gibi kurar. Zola, kişilerini «sinirlerinin ve kanlarının egemenliği altındaki, özgür iradeden yoksun» insanlar olarak seçtiğini ve karakterleri değil mizaçları incelediğini söyler.
  3. Cümle romantik romanın bütün öğelerini, bayılan kadınları, atları, bülbülleri, ay ışığını, bir depo envanteri gibi durmaksızın sıralar ve böylece onları sıradanlaştırır. Sondaki benzetmeler ironiyi keskinleştirir: «aslan gibi yiğit, kuzu gibi yumuşak» birbirini iptal eden klişelerdir; «hiç kimsenin olamayacağı kadar erdemli» bu kişilerin gerçekte var olmadığını söyler; «testiler gibi gözyaşı döken» duyguyu bir mutfak eşyasına indirger.
  4. Çünkü sanat hayatı olduğu gibi kopyalayamaz: hayatta kazalar, rastlantılar ve önemsiz olaylar her şeyi aynı düzeyde bırakır; romancı ise seçer, düzenler, önemliyi öne çıkarır. Gerçeği yazmak, olayları karmakarışık sıralarıyla aktarmak değil, gerçeğin eksiksiz bir yanılsamasını vermektir.
  5. İkisi de romanlardan edindikleri romantik hayallerle gerçek hayatı ölçer. Emma manastırda okuduğu romanların vaat ettiği tutkuyu taşra evliliğinde arar; Bihruz Bey Fransız romanlarından edindiği hayallerle Çamlıca'da gördüğü bir kadına hayalî bir aşkla bağlanır. İki roman da kahramanı aracılığıyla romantik edebiyatla alay eder.

Okuma

  • Gustave Flaubert, Madame Bovary (1857), I. kısım, 6. bölüm: Emma'nın manastır yılları; Türkçe çevirilerinden biriyle Fransızcasını karşılaştırarak okuyun.
  • Guy de Maupassant, Pierre ve Jean önsözü «Roman» (1888): Fransızca metin Vikikaynak'ta.
  • Recâizâde Mahmud Ekrem, Araba Sevdası (1896): günümüz harfleriyle birkaç baskısı var.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–0:50 Soğuk açılış: bir manastırın dikiş odası; yaşlı bir kadının önlüğünden bir kitap kayar ve bir kızın eline geçer. Kitabın sayfalarından ay ışığı, atlılar ve bayılan kadınlar yükselir; sonra sahne gri bir taşra kasabasına döner.
  • 0:50–1:10 Büyük soru: bir ayna ile bir tablo çerçevesi yan yana; ikisinde de aynı sokak, ama biri kırpılmış ve ışığı düzenlenmiş.
  • 1:10–3:10 Bağlam: fabrika bacaları, demiryolu, kalabalık bir çarşı. Stendhal'in yolda yürüyen aynası: bir karede gök, bir karede çamur. Balzac'ın masasında kâtip defterleri, her birinde bir meslek.
  • 3:10–5:00 Ana anlatı — realist roman: bir taşra kasabasının ayrıntıları yakın çekimde; eczacı dükkânı, tarım fuarı, bir düğün sofrası. Anlatıcının sesi kısılır, eşyaların sesi yükselir.
  • 5:00–7:40 Ana anlatı — natüralizm: bir laboratuvar masası; üzerinde bir cam fanus ve içinde minyatür bir oda, bir insan figürü. Bir soy ağacı dallanır; dallarda madenci, çamaşırcı, borsacı silüetleri.
  • 7:40–9:50 Metin anı: Flaubert'in listesi bir depo envanteri gibi etiketli kutulara dizilir: «bayılan hanımlar», «bülbüller», «ay ışığında kayıklar». Son benzetmede bir testiden su taşar.
  • 9:50–11:10 Cevap ve bağlantı: bir kiremit düşerken havada durur ve silinir; bir sihirbaz perdesi. Ardından İstanbul: Çamlıca'da gösterişli bir araba ve bir Fransız romanı okuyan şık bir genç.
  • 11:10–11:40 Kapanış kancası: 1857 tarihli bir şiir kitabı; altı sayfası kesilip çıkarılır; kalan sayfalardan sözcükler müzik notalarına dönüşür.

Telaffuz

  • Emma Bovary: «em-MA bo-va-Rİ»; Gustave Flaubert: «güs-TAV flo-BER».
  • Stendhal: «sten-DAL»; Le Rouge et le Noir: «lö RUJ e lö NUAR»; un roman est un miroir: «ön ro-MAN e tön mir-UAR».
  • Honoré de Balzac: «o-no-RE dö bal-ZAK»; La Comédie humaine: «la ko-me-Dİ ü-MEN».
  • Émile Zola: «e-MİL zo-LA»; Thérèse Raquin: «te-REZ ra-KEN»; Rougon-Macquart: «ru-GON ma-KAR»; Claude Bernard: «klod ber-NAR».
  • Guy de Maupassant: «gi dö mo-pa-SAN»; Pierre et Jean: «piyer e JAN».
  • Ce n'était qu'amours, amants, amantes: «sö ne-TE ka-MUR, a-MAN, a-MANT».
  • Beşir Fuad: «be-ŞİR fu-AD»; Recâizâde Mahmud Ekrem: «re-caa-i-zaa-DE mah-MUD ek-REM»; Bihruz: «bih-RUZ»; Perîveş: «pe-rii-VEŞ».