Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Öztürkçe, yabancı kökenli sözcüklerden arındırılmış, Türkçe kök ve eklerle kurulmuş dil; özleştirme bu yöndeki çabadır. 1932'den sonra derleme ve tasfiye hızlandı ve İslâm Ansiklopedisi'nin ifadesiyle aşırı özleştirmecilik bir dil karmaşasına yol açtı.
- Kvergić'in çalışmasından yola çıkan Güneş-Dil teorisi (1935–1936) bütün dillerin kaynağını Türkçe saydı ve tasfiyeciliği durdurdu; bugün dilbilimde geçerli sayılmaz.
- 1940'larda türetmeler sürdü; «Anayasa» 1945'te kabul edildi, 1952'de geri alındı ama sonunda yerleşti; 1951 kurultayında kurum ağır eleştirilere uğradı; 1983'te Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'na bağlandı.
- Atatürk'ün Geometri kitabı (1937) üçgen, açı, çap, teğet gibi kalıcı terimler önerdi; aynı sayfadaki «direget» tutmadı, «hacım» ve «misal» değiştirilmedi. Kalıcılığı saydamlık, kısalık, ihtiyaç ve kurumsal kullanım belirledi.
- Nurullah Ataç öztürkçenin edebiyattaki en tanınmış savunucusu oldu; sözcük seçimi zaman zaman bir tutum göstergesine dönüştü, ama Türkçe aynı kavram için birden çok sözcüğün yaşadığı katmanlı bir dil hâline geldi.
Kazanımlar
- Öztürkçe ve özleştirme kavramlarını tanımlayıp 1932'den 1983'e uzanan başlıca evreleri (derleme, Güneş-Dil, 1940'ların türetmeleri, 1951 kurultayı, 1983 düzenlemesi) sıralayabilir.
- Güneş-Dil teorisinin ortaya çıkışını ve tasfiyeciliği neden durdurduğunu açıklayabilir.
- Atatürk'ün Geometri kitabından örneklerle türetilen sözcüklerden hangilerinin yerleşip hangilerinin tutmadığını çözümleyerek bir sözcüğün kalıcılığını etkileyen etkenleri tartışabilir.
- Öztürkçe tartışmasının edebî dile etkisini, Nurullah Ataç örneği ve yazarların sözcük seçimi üzerinden farklı görüşleri dengeleyerek değerlendirebilir.
Video metni
Soğuk açılış
1936–1937 kışında Dolmabahçe Sarayı'nda Mustafa Kemal, geometri öğretmenleri için kırk dört sayfalık küçük bir kılavuz kitap yazdı. O güne kadar Türk okullarında üçgene «müselles», dik açıya «zaviye-i kaime» deniyordu. Kitap bunların yerine yeni sözcükler önerdi: üçgen, açı, çap, yarıçap, teğet, yatay, düşey, köşegen. Bugün bu sözcükleri kullanmayan bir Türkiye Türkçesi konuşuru yok.
Ama aynı kitabın ilk sayfasında başka bir öneri de var. Bir cismin uzunluğu, genişliği ve yüksekliği için «boyut» sözcüğü öneriliyor ve yanına bir seçenek daha ekleniyor: «direget». Boyut bugün her yerde. Direget'i ise neredeyse kimse hatırlamıyor.
Aynı sayfada, aynı elden çıkmış iki öneri: biri dile yerleşti, öbürü kayboldu. Öztürkçe tartışmasının bütün hikâyesi bu iki sözcüğün arasındaki mesafede saklı.
Büyük soru
Türkçeyi Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerden arındırma çabası nerede başarılı oldu, nerede takıldı? Bir sözcüğü yaşatan ya da unutturan nedir? Ve bu uzun tartışma, Türk edebiyatının dilini nasıl değiştirdi?
Bağlam
Önceki ünitelerde gördüğümüz iki çizgi burada birleşir. Bir yanda Genç Kalemler'in 1911'deki orta yolu vardı: yerleşik ödünç sözcükleri koru, yalnızca yabancı dilbilgisi kurallarını at. Öbür yanda 1928'de değişen harfler ve dört yıl sonra kurulan cemiyetle başlayan derleme çalışmaları vardı. 1930'larda bu ikinci çizgi, Genç Kalemler'in reddettiği tasfiyeciliğe doğru ilerledi.
Bu tartışmanın iki anahtar kavramı var. Öztürkçe, Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerden arındırılmış, Türkçe kök ve eklerle kurulmuş dil anlamında kullanılır. Özleştirme ise bu yöndeki çabanın adıdır: yabancı kökenli sözcüklerin yerine Türkçe sözcükler koymak, bulunamazsa türetmek.
Bu tartışmayı ele alırken bir ölçüyü baştan koyalım. Öztürkçe tartışması hem dilbilimsel hem siyasal bir tartışmaydı; taraflar birbirini sert biçimde eleştirdi. Bu ünite hangi tarafın haklı olduğuna karar vermeyecek. Ölçülebilir olanı, yani hangi sözcüklerin yerleştiğini, hangi kurumların ne yaptığını, yazarların nasıl yazdığını izleyecek.
Ana anlatı — tasfiyenin yükselişi ve Güneş-Dil freni
Ansiklopedideki kurum maddesi, 1932'den sonraki ilk yılları tek bir cümleyle özetler: aşırı özleştirmecilik yeni bir dil karmaşasına yol açtı. Yerleşmiş Arapça ve Farsça sözcükler dilden atılıyor, yerlerine halk ağzından ya da eski metinlerden getirilen, ama çoğu kişinin anlamadığı sözcükler konuyordu.
Aynı maddeye göre bu durumdan rahatsız olanlardan biri Atatürk'ün kendisiydi. 1935'in sonlarına doğru Viyanalı Hermann F. Kvergić adlı bir araştırmacının Türkçe ile başka diller arasındaki ilişkiler üzerine yazdığı kırk bir sayfalık yayımlanmamış bir çalışma Atatürk'e ulaştı. Atatürk bu çalışmayı inceledi ve ondan yararlanarak notlar hazırladı. Bu süreçten Güneş-Dil teorisi doğdu. Teoriye göre bütün dillerin kaynağı Türkçeydi; öbür diller Türkçeden türemişti.
Teorinin dil tartışmasına etkisi şaşırtıcıydı. Madem bütün diller Türkçeden türemişti, o hâlde Arapça ya da Farsça kökenli sanılan sözcükler de aslında Türkçe kökenliydi ve atılmalarına gerek yoktu. Kurum maddesinin kaydına göre bütün dillerin kaynağı Türkçe sayıldığı için tasfiyecilik tamamen durdu. 1936'daki üçüncü kurultayın en çok tartışılan konusu bu teoriydi.
Güneş-Dil teorisi bugün dilbilimde bilimsel bir geçerliliği kabul edilen bir görüş değildir; bir dönemin ideolojik ve siyasi ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendirilir. Ama dil tarihi açısından bir işlev gördü: hızla ilerleyen tasfiyeyi durdurdu ve yerleşik sözcüklerin kalmasına bir gerekçe sağladı. Önceki ünitelerde gördüğümüz Altay tartışmasında olduğu gibi, dilin kökeni üzerine iddialar yine dilin bugünkü biçimi hakkındaki kararlarla iç içe geçmişti.
Ana anlatı — sözcüklerin kaderi
Tasfiye durmuştu, ama türetme durmadı. İslâm Ansiklopedisi'ne göre 1940–1950 arasında yabancı sözlerin yerine Türkçe kök ve eklerden yeni sözler türetildi. Bu dönemin en çok konuşulan örneklerinden biri, devletin temel kanununun adıdır. 1945'te Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu'nun adı özleştirilerek «Anayasa» yapıldı. 1950 seçimlerinden sonra siyasi hava değişti; 1952'de özleştirilmiş metin eski hâline döndürüldü. Ama sözcük kaybolmadı: sonraki anayasaların hepsi «Anayasa» adını taşıdı ve bugün kimse «Teşkîlât-ı Esâsiyye» demiyor.
Tartışma kurumların kendisine de sıçradı. 8 Şubat 1951'de toplanan olağanüstü kurultayda Türk Dil Kurumu, özleştirme adı altında dili tahrip etmekle suçlandı. Kurumun başkanlığını o güne kadar Maarif vekilleri yürütüyordu; bu uygulamaya son verildi. 1983'te ise Türk Dil Kurumu dernek niteliğini yitirdi ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altında anayasal bir kamu kurumuna dönüştü. Bir dil tartışması, altmış yıl boyunca siyasetin gündeminden hiç inmedi.
Peki bir sözcüğü yaşatan nedir? Geometri kitabı iyi bir laboratuvardır. Kalıcı olan sözcüklerin ortak özelliklerine bakalım. «Üçgen», «dörtgen», «köşegen» Türkçenin kendi ekleriyle, saydam bir mantıkla kurulmuştur: sözcüğü duyan, ne anlama geldiğini tahmin edebilir. «Açı», «çap», «yatay», «düşey» kısa, söylemesi kolay ve gündelik sözcüklere yakındır. Bu sözcükler üstelik okul kitaplarına girdi; her yıl yeni bir kuşak onları öğrendi. Kurumsal kullanım, saydam yapı ve kısalık, bir terimin kaderini belirleyen başlıca etkenler gibi görünür.
«Direget» ise bu sınavı geçemedi. Yanında sunulan «boyut» daha kısaydı ve kitabın kendisi de «boyut»u öne koymuştu. İki eş anlamlıdan biri seçildiğinde öbürü yavaş yavaş unutuldu. Aynı kitabın içinde bir başka ayrıntı daha var: «hacım» ve «misal» gibi Arapça sözcükler de kitapta kaldı. Özleştirme, en ateşli döneminde bile, her şeyi değiştirmedi.
Yaygın yanlış«Öztürkçe sözcüklerin hepsi tuttu» ya da «öztürkçe sözcüklerin hiçbiri tutmadı.»
— İki genelleme de yanlıştır. «Üçgen», «açı», «boyut», «anayasa» gibi pek çok türetme yerleşti; «direget» gibi birçok öneri ise kayboldu. Bir sözcüğün kalıcılığını saydam yapısı, kısalığı, gerçek bir boşluğu doldurması ve okul, basın, kanun gibi kurumlarda kullanılması belirledi. Tartışma çoğu zaman bu ayrıntıları görmeden iki uca savruldu.
Ana anlatı — edebî dile etkisi
Öztürkçe tartışması en görünür izini edebiyatta bıraktı, çünkü yazar sözcüğünü her cümlede yeniden seçer. Bu tartışmanın edebiyattaki en tanınmış adı, eleştirmen ve denemeci Nurullah Ataç'tır. İslâm Ansiklopedisi'ndeki Ataç maddesi, onun bir tarihten sonraki yazılarında Arapça ve Farsça kökenli sözcüklere amansız bir savaş açtığını, sadeleşmenin en uç biçimini savunduğunu ve çoğunu kendisinin uydurduğu sözcüklerle yazdığını yazar. Aynı madde, onun cümle düzenini de, yüklemi sona koymayan «devrik tümce» anlayışını da Türkçenin yapısına aykırı bulur. Bu değerlendirme, tartışmanın bir tarafının bakışını da taşır; Ataç'ı savunanlar onun devrik cümlesini konuşma dilinin doğal ritmine yaklaşma çabası olarak görür.
Ataç'ın etkisi özellikle genç yazarlar ve şairler üzerinde güçlüydü. Onun eleştirileri merakla izlendi, onun sözcükleri denendi. Böylece öztürkçe, yalnız bir kurumun sözlük çalışması olmaktan çıkıp bir üslup tercihine dönüştü.
Bu dönüşümün bir sonucu, sözcük seçiminin bir işaret hâline gelmesiydi. Aynı kavram için iki sözcük yan yana yaşamaya başladı: «kelime» ve «sözcük», «eser» ve «yapıt», «hikâye» ve «öykü», «cümle» ve «tümce». Yazarın hangi sözcüğü seçtiği, zaman zaman onun dil konusundaki, hatta siyasetteki tutumunun bir göstergesi olarak okundu. Edebiyat eleştirisinde «öykü» mü «hikâye» mi denmesi bile tartışma konusu olabildi.
Ama edebiyat bu ikiliği bir zenginliğe de dönüştürdü. Bir yazar bugün, aynı kavramın iki sözcüğünü farklı tonlar için kullanabilir: biri daha resmî, öbürü daha gündelik; biri daha eski, öbürü daha yeni duyulan. Öztürkçe tartışması Türkçeye tek bir «doğru» dil bırakmadı; katmanlı, seçim yapmaya elverişli bir söz varlığı bıraktı. Bu katmanlardan hangisinin daha güzel olduğu bir zevk meselesidir; hangisinin hangi bağlamda ne anlam taşıdığı ise ölçülebilir bir bilgidir.
Yaygın yanlış«Öztürkçe sözcük kullanmak ya da kullanmamak, bir yazarın değerini belirler.»
— Sözcük seçimi bir üslup kararıdır ve yazarın değeri bu tercihten değil, metnin bütününden anlaşılır. Aynı dönemde öztürkçeye yakın yazan da, yerleşik ödünç sözcükleri seçen de güçlü eserler verdi. Tartışmanın siyasal yükü, bu estetik tercihlerin zaman zaman bir sadakat sınavı gibi okunmasına yol açtı.
Metin anı
Şimdi Geometri kitabının ilk sayfasındaki tanımlara bakalım:
2. Cisimde üç «Boyut» yahut «Direget» vardır: Uzunluk, genişlik ve yükseklik.
3. Bir cismin «Uzay» içinde doldurduğu açıklığa o cismin «Hacım» ı denir.
4. Üç boyutlu her uzam, bir «Hacım» dır.
5. İki boyutlu uzam'a, «Yüzey» denir.
Satırları bir sözcük savaşının cephesi gibi okuyalım. İkinci maddede iki öneri yan yanadır: «Boyut» yahut «Direget». Yazar henüz birini seçmemiştir; iki seçeneği okurun ve öğretmenin önüne koyar. Bugün bu yarışın sonucunu biliyoruz: «boyut» kazandı, «direget» sözlüklerin kenarında kaldı.
Üçüncü maddede «Uzay» sözcüğü görünür. Bugün uzay, bir cismin içinde durduğu boşluk kadar gökyüzünün ötesi, astronotların gittiği yer anlamında da kullanılır. Bir geometri terimi olarak önerilen sözcük, zamanla anlamını genişletti ve gündelik dile yerleşti. Aynı cümlede ise «Hacım» sözcüğü, yani Arapça kökenli «hacim», olduğu gibi kalmıştır. Öztürkçe bir kitapta bile bazı eski sözcükler yerini korudu.
Dördüncü ve beşinci maddeler «uzam» ve «yüzey» sözcüklerini kullanır. «Yüzey» bugün hem bilimde hem gündelik dilde yaygındır. «Uzam» ise daha çok felsefe ve bilim dilinde, belirli bir terim olarak yaşar. Aynı kitapta aynı sayfada önerilen sözcüklerin her biri farklı bir kader yaşamıştır: biri gündelik dilin sözcüğü oldu, biri uzmanlık dilinde kaldı, biri unutuldu, biri de hiç değiştirilmedi.
Bu dört satır, öztürkçe tartışmasının iki ucundaki iddiaları birlikte çürütür. Özleştirme her şeyi silip süpürmedi, çünkü «hacım» ve «misal» aynı sayfada duruyor. Ama boşuna da değildi, çünkü «boyut», «uzay» ve «yüzey» bugün dilin ayrılmaz parçası. Bir dilin sözcükleri kararname ile değil, kullananların seçimiyle yerleşir; ama kararname ve okul kitabı o seçimin önüne yeni seçenekler koyabilir.
Cevap ve bağlantı
Öztürkçe tartışması, 1930'larda derleme ve tasfiyeyle başladı, anlaşılmayan sözcüklerin yol açtığı karışıklık üzerine Güneş-Dil teorisiyle durdu, 1940'larda türetmelerle sürdü, 1950'lerden sonra siyasi tartışmanın bir parçası oldu ve 1983'teki kurumsal düzenlemeye kadar uzandı. Başarısı ve başarısızlığı sözcük sözcük ölçülebilir: «üçgen», «açı», «boyut», «anayasa» gibi pek çok türetme yerleşti; «direget» gibi birçoğu kayboldu. Kalıcılığı belirleyen, sözcüğün saydamlığı, kısalığı, gerçek bir ihtiyacı karşılaması ve kurumlarda kullanılmasıydı.
Edebiyat için sonuç çift yönlüdür. Bir yanda sözcük seçimi zaman zaman bir tutum göstergesine dönüştü ve estetik bir tercih siyasi bir anlam kazandı. Öbür yanda Türkçe, aynı kavram için birden çok sözcüğün yaşadığı katmanlı bir dile dönüştü ve yazarlara ton ve renk için yeni imkânlar sundu.
Dersin açılışındaki soruyu hatırlayalım. On üç yüzyıllık bir taş yazıtı ancak kısmen anlayabiliyoruz; ama bir asırlık bir gazete sayfasını da sözlüksüz okumakta zorlanabiliyoruz. Türkçenin serüveni, ses değişmelerinden alfabe değişikliklerine, ödünç sözcüklerden özleştirmeye kadar, hem yavaş hem de ani değişimlerle doludur. Dünyanın başka dilleri de benzer tartışmalar yaşadı: İbranice yeniden konuşulan bir dile dönüştürülürken yeni sözcükler türetildi, Fransızca ve İzlandaca yabancı sözcüklere karşı kurumlar kurdu. Hepsinde aynı soru çıktı karşımıza: bir dil kendi sözcüğünü nerede bulur?
Kapanış kancası
Sözcüklerin serüveni kadar eski bir serüven daha var: hikâyelerin serüveni. «Tanrı», «Umay», «Erlik» gibi adlar, Türkçenin bütün değişimlerinden geçerek yaşadı, çünkü onları taşıyan anlatılar yaşadı. Bir tanrının doğuşunu anlatan bir mit, bir kahramanın savaşını anlatan bir destan, bir yerin adını açıklayan bir efsane ve «bir varmış bir yokmuş» diye başlayan bir masal arasındaki fark nedir? Bu türler birbirinden nerede ayrılır, nerede birbirine geçer? Mitler, destanlar ve masallar üzerine yeni ders bu sorularla açılıyor.
Özet kartı
- Öztürkçe, yabancı kökenli sözcüklerden arındırılmış, Türkçe kök ve eklerle kurulmuş dil; özleştirme bu yöndeki çabadır. 1932'den sonra derleme ve tasfiye hızlandı ve İslâm Ansiklopedisi'nin ifadesiyle aşırı özleştirmecilik bir dil karmaşasına yol açtı.
- Kvergić'in çalışmasından yola çıkan Güneş-Dil teorisi (1935–1936) bütün dillerin kaynağını Türkçe saydı ve tasfiyeciliği durdurdu; bugün dilbilimde geçerli sayılmaz.
- 1940'larda türetmeler sürdü; «Anayasa» 1945'te kabul edildi, 1952'de geri alındı ama sonunda yerleşti; 1951 kurultayında kurum ağır eleştirilere uğradı; 1983'te Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'na bağlandı.
- Atatürk'ün Geometri kitabı (1937) üçgen, açı, çap, teğet gibi kalıcı terimler önerdi; aynı sayfadaki «direget» tutmadı, «hacım» ve «misal» değiştirilmedi. Kalıcılığı saydamlık, kısalık, ihtiyaç ve kurumsal kullanım belirledi.
- Nurullah Ataç öztürkçenin edebiyattaki en tanınmış savunucusu oldu; sözcük seçimi zaman zaman bir tutum göstergesine dönüştü, ama Türkçe aynı kavram için birden çok sözcüğün yaşadığı katmanlı bir dil hâline geldi.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| öztürkçe | pure Turkish | Yabancı kökenli sözcüklerden arındırılmış, Türkçe kök ve eklerle kurulmuş dil; bu dili savunan tutum |
| özleştirme | language purification | Yabancı kökenli sözcüklerin yerine derleme, eski metin ya da türetme yoluyla Türkçe sözcükler koyma çabası |
| Güneş-Dil teorisi | Sun Language Theory | Bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu ileri süren, 1935–1936'da ortaya konan ve bugün geçerli sayılmayan görüş |
| terim türetme | term coinage | Uzmanlık alanlarındaki kavramlara Türkçe kök ve eklerden yeni ad kurma |
| devrik tümce | inverted sentence | Yüklemin sonda olmadığı cümle düzeni; yazıda bir üslup tercihi olarak da kullanılır |
| sözcük seçimi | lexical choice | Yazarın aynı kavram için var olan sözcükler arasından ton, bağlam ve tutuma göre yaptığı seçim |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Şu olayları zaman sırasına koyun: «Anayasa» sözcüğünün kabulü, III. Türk Dil Kurultayı, Olağanüstü Türk Dil Kurultayı, Türk Dil Kurumu'nun Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınması.
- (Kazanım 2) Güneş-Dil teorisi neyi ileri sürüyordu ve tasfiyeciliği neden durdurdu? Teori bugün dilbilimde nasıl değerlendirilir?
- (Kazanım 3) Geometri kitabının ilk sayfasındaki «boyut», «direget», «uzay» ve «hacım» sözcüklerinin her birinin sonraki kaderini yazın. Bu farklı kaderleri hangi etkenler açıklar?
- (Kazanım 4) İslâm Ansiklopedisi'ndeki madde Nurullah Ataç'ın dil tutumunu nasıl tanımlar? Ataç'ın devrik cümlesine yönelik iki farklı değerlendirme yazın.
- (Kazanım 4) Öztürkçe tartışmasının edebî dile iki ayrı etkisini yazın.
Cevaplar
- III. Türk Dil Kurultayı (24 Ağustos 1936) → «Anayasa» sözcüğünün kabulü (1945) → Olağanüstü Türk Dil Kurultayı (8 Şubat 1951) → Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınma (1983).
- Bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu, öbür dillerin Türkçeden türediğini ileri sürüyordu. Bütün diller Türkçeden türemiş sayıldığı için Arapça ya da Farsça kökenli sanılan sözcükleri atmanın gereği kalmadı ve tasfiyecilik durdu. Bugün dilbilimde bilimsel geçerliliği kabul edilmez, dönemin ideolojik ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendirilir.
- «Boyut» yerleşti ve yaygınlaştı; «direget» kayboldu; «uzay» yerleşti ve anlamı gökyüzünün ötesini de kapsayacak biçimde genişledi; «hacım» (hacim) Arapça kökenli olduğu hâlde kitapta da, dilde de kaldı. Etkenler: sözcüğün kısalığı ve saydam yapısı, eş anlamlılar arasında tercih edilmesi, gerçek bir ihtiyacı karşılaması, okul kitapları gibi kurumlarda kullanılması.
- Madde, Ataç'ın bir tarihten sonra Arapça ve Farsça asıllı kelimelere amansız bir savaş açtığını, sadeleşmenin en uç biçimini savunduğunu, çoğunu kendisinin uydurduğu kelimelerle yazdığını belirtir. Madde devrik tümceyi Türkçenin yapısına aykırı bulur; Ataç'ı savunanlar ise onu konuşma dilinin doğal ritmine yaklaşma çabası olarak görür.
- Sözcük seçimi zaman zaman yazarın dil ve siyaset konusundaki tutumunun bir göstergesi olarak okundu («kelime/sözcük», «eser/yapıt», «hikâye/öykü»); öte yandan Türkçe aynı kavram için birden çok sözcüğün yaşadığı katmanlı bir dile dönüştü ve yazarlara farklı tonlar için yeni imkânlar sağladı.
Okuma
- Mustafa Kemal Atatürk, Geometri (1937); Türk Dil Kurumu'nun tıpkıbasımı var, «Başlangıç Tarifler» bölümü Türkçe Vikikaynak'ta.
- İslâm Ansiklopedisi'nin (TDV) kurum maddesi, çevrimiçi. Kurumun tarihi, Güneş-Dil teorisi, 1951 kurultayı ve 1983 düzenlemesi.
- «Ataç, Nurullah», TDV İslâm Ansiklopedisi (çevrimiçi). Öztürkçenin edebiyattaki en tanınmış savunucusu.
- «Geometri (kitap)», Vikipedi (Türkçe). Kitabın yazılış hikâyesi ve terimlerin Osmanlıca karşılıkları.