Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Osmanlı Türkçesi, on beşinci yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar Arap alfabesiyle yazılan, yüksek üsluplarında Arapça ve Farsça sözcük ve kurallarla yoğunlaşan Türk yazı dilidir.
- Ödünç alınanlar yalnız sözcükler değildi: Farsça izafet («Devlet-i Aliyye», «Kāmûs-ı Türkî») ve Arapça çoğullar («şuarâ», «münşeat») de yazı diline girdi.
- Cümle iskeleti Türkçe kaldı: fiiller Türkçe eklerle çekimlendi, yüklem sonda durdu; bu yüzden Osmanlı Türkçesi ayrı bir dil değil, Türkçenin bir evresi ve üslubudur.
- Fasih, orta ve kaba Türkçe katmanları vardı; ödünçlerin yoğunluğu katmana göre değişiyordu ve halk edebiyatı sade bir Türkçeyle yaşıyordu.
- Şemseddin Sâmi «Osmanlıca» adına itiraz edip sözlüğüne Kāmûs-ı Türkî (1900) adını verdi; Ziya Paşa 1868'de «Şiir ve İnşâ»da inşa derlemelerinde «üçte bir Türkçe kelime bulunamaz» diyerek yazı dilinin ağırlığını eleştirdi.
Kazanımlar
- Osmanlı Türkçesinin Arapça ve Farsçadan aldığı sözcük ve dilbilgisi unsurlarını (terkip, Arapça çoğul) örneklerle gösterebilir.
- Osmanlı Türkçesinin cümle iskeletinin Türkçe kaldığını bir metin üzerinde çözümleyebilir.
- Fasih, orta ve kaba Türkçe üslup katmanlarını ayırt ederek «tek dil, çok üslup» görüşünü açıklayabilir.
- «Osmanlıca» adına yöneltilen itirazları ve Ziya Paşa'nın inşa eleştirisini tartışarak «üç dilin karışımı» görüşünü değerlendirebilir.
Video metni
Soğuk açılış
1868'de Londra'da yayımlanan bir gazetede bir Osmanlı devlet adamı ve şair, kendi dilinin resmî yazışmalarını ağır bir dille eleştirdi. Ünlü mektup ve inşa derlemelerini anlatırken bunların içinde «üçte bir Türkçe kelime bulunamaz» dedi. Ama bu cümleyi yazdığı makale de Arapça ve Farsça sözcüklerle, uzun terkiplerle doluydu.
Bir Osmanlı aydını, kendi yazı dilinin Türkçe olmaktan uzaklaştığından yakınıyordu; hem de o dilin en tipik örneklerinden biri olan bir cümleyle. Peki bu dil gerçekten Türkçe miydi?
Büyük soru
Osmanlı Türkçesi, Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından doğmuş ayrı bir dil miydi, yoksa ödünç sözcük ve kurallarla zenginleşmiş Türkçenin bir üslubu mu?
Bağlam
Önceki ünitede 1200'lerin sonundan 1300'lere Anadolu'da gelişen, sade olmaya çalışan Eski Anadolu Türkçesini gördük. On beşinci yüzyıldan itibaren, Osmanlı Devleti büyüyüp İstanbul bir imparatorluk başkentine dönüştükçe, yazı dili de değişti. Saray, medrese ve devlet dairelerinde yetişen kâtipler ve şairler, Arapça ve Farsça bildiklerini gösteren, bu dillerden gelen sözcükleri ve kuralları bol kullanan bir üslup geliştirdi. Bu yazı diline bugün Osmanlı Türkçesi diyoruz. Yirminci yüzyılın başına kadar sürdü.
Bu dilin adı da bir tartışmadır. Osmanlılar onu çoğu zaman «Lisân-ı Osmânî», yani Osmanlı dili ya da «Osmanlıca» diye adlandırdı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında bu ada itirazlar yükseldi. Ansiklopedideki Şemseddin Sâmi maddesine bakılırsa, önce Ali Suâvi ile Süleyman Paşa, ardından 1880'lerden itibaren Şemseddin Sâmi, bu dile «Osmanlıca» denmesinin doğru olmadığını savundu. Sâmi'ye göre Osmanlıca da Çağatayca da geniş bir coğrafyaya yayılmış Türk dilinin kollarıydı; bu dil, Osmanlı Devleti'nin kurucusundan çok önce de vardı. Bu görüşle hazırladığı ve 1900'de yayımladığı büyük sözlüğe Kāmûs-ı Türkî, yani «Türkçe Sözlük» adını verdi.
Ana anlatı — ödünç alınan: sözcükler ve kurallar
Osmanlı Türkçesinin en görünür özelliği, Arapça ve Farsçadan gelen çok sayıda sözcüktür. Ama ödünçleme sözcüklerle sınırlı kalmadı; bazı dilbilgisi kuralları da onlarla birlikte geldi.
Bunların en tanınmışı terkiptir, yani Farsça kurallarla kurulan tamlamalar. Türkçede «devletin yüceliği» ya da «yüce devlet» dediğimiz ilişkiyi Osmanlı Türkçesi, Farsçadaki gibi iki sözcüğün arasına bir «-ı/-i» sesi koyarak kurar: «Devlet-i Aliyye», «Kāmûs-ı Türkî», «Lisân-ı Osmânî». Bu yapıya izafet de denir. Sözcüklerin sırası Türkçenin tersidir: Türkçede sıfat önde, isim arkadadır; izafette isim öndedir.
Arapçadan ise çoğul biçimleri geldi. Türkçede çoğul, sözcüğe «-ler/-lar» eklenerek yapılır. Osmanlı Türkçesinde ise pek çok Arapça sözcük kendi çoğul biçimleriyle kullanıldı: «şair»in çoğulu «şuarâ», «münşeat» ise «inşa edilmiş yazılar» anlamındaki bir çoğul. Bu biçimleri doğru kullanmak, eğitimli olmanın bir göstergesiydi.
Terkipler üst üste bindikçe uzun zincirler oluşur. Ziya Paşa'nın makalesindeki «mütetâbiü'l-izâfât ibâreler», yani «tamlamaları art arda gelen ifadeler» sözü tam da bunu anlatır. Bu zincirler yazı dilini konuşma dilinden giderek uzaklaştırdı.
Ana anlatı — iskelet Türkçe kaldı
Bu kadar çok ödünç sözcük ve kurala rağmen, Osmanlı Türkçesinin cümle iskeleti Türkçe kaldı. Fiiller Türkçe eklerle çekimlendi, yüklem cümlenin sonunda durdu, zamanlar ve kişiler Türkçe eklerle kuruldu. Arapça ya da Farsça bir isim, çoğu zaman Türkçe bir yardımcı fiille birlikte kullanıldı: «ifade etmek», «mütalaa etmek», «muktedir olmak».
Ziya Paşa'nın kendi cümlesine bakalım: «... öyle müşevveş ve mütetâbiü'l-izâfât ibâreler yazmışlardır ki ...». «Müşevveş» Arapçadır, «mütetâbiü'l-izâfât» Arapça bir tamlamadır, «ibâre» Arapçadır. Ama cümleyi taşıyan fiil «yazmışlardır»dır: Türkçe bir kök, Türkçe bir zaman eki, Türkçe bir kişi eki. «Öyle ... ki» bağlaması da Türkçedir. İsimlerin önemli bir kısmı ödünç, ama cümlenin kemikleri Türkçe.
Bu durum, dilbilimcilerin Osmanlı Türkçesini ayrı bir dil değil, Türkçenin bir evresi ve bir yazı üslubu saymasının temel nedenidir. Bir dilin kimliği, sözcüklerinin nereden geldiğiyle değil, dilbilgisinin nasıl işlediğiyle belirlenir. İngilizce de söz varlığının büyük bir kısmını Latinceden ve Fransızcadan almıştır, ama kimse onu bir Latince–Fransızca–İngilizce karışımı saymaz.
Ana anlatı — tek dil, çok üslup
Osmanlı toplumunda herkes aynı Osmanlı Türkçesini konuşmuyordu. On dokuzuncu yüzyılın dilbilgisi kitapları ve sözlükleri, aynı dilin en az üç üslup katmanından söz eder. Fasih Türkçe, yani «açık, düzgün Türkçe», şiirin ve yönetimin diliydi; Arapça ve Farsça ödünçlerin en yoğun olduğu katmandı. Orta Türkçe, eğitimli kesimlerin ve ticaretin diliydi. Kaba Türkçe ise halkın gündelik diliydi.
Bu katmanlar birbirinden kopuk değildi. Aynı kişi, divanda fasih bir dille yazıp evinde kaba Türkçeyle konuşabilirdi. Bu, bugün de tanıdık bir durumdur: bir mahkeme kararının, bir akademik makalenin ve bir sokak sohbetinin dili aynı Türkçedir, ama aynı sözcükleri kullanmaz.
Bu açıdan bakınca, «Osmanlıca üç dilin karışımıdır» sözü, Osmanlı Türkçesinin yalnızca en üst katmanına bakınca ortaya çıkan bir izlenimdir. Aynı dönemde halk hikâyeleri, türküler, maniler, meddah anlatıları, Karagöz perdesi sade bir Türkçeyle yaşıyordu. Osmanlı Türkçesi, bu çok katmanlı dilin yazıya en çok geçen, en prestijli üst katmanıydı.
Yaygın yanlış«Osmanlıca ayrı bir dildi; Osmanlılar Türkçe konuşmuyordu.»
— Osmanlı Türkçesi Türkçenin bir evresi ve yazı üslubudur; dilbilgisi iskeleti Türkçedir. Arapça ve Farsça ödünçlerin yoğunluğu üslup katmanına göre değişirdi: şiir ve resmî yazışmada çok yoğun, gündelik konuşmada ve halk edebiyatında az. Şemseddin Sâmi gibi dönemin dilcileri de bu dile «Osmanlıca» değil «Türkçe» denmesini savundu.
Metin anı
Şimdi, Londra'da çıkan sürgün gazetesi Hürriyet'in on birinci sayısındaki yazının inşa üzerine olan bölümüne bakalım:
Münşe'at-ı Feridun ve âsâr-ı Veysî ve Nergisî ve sâir münşe'ât-ı mu'tebere ele alınsa içlerinde üçte bir Türkçe kelime bulunamaz ve bir maslahat ifade ederken bed'i ve beyan fenleri karıştırlarak ibrâz-ı belâgat için öyle müşevveş ve mütetâbiü'l-izâfât ibâreler yazmışlardır ki Kâmus ve Ferheng beraber olmadıkça ... mânasını istihrâca muktedir olamaz.
Bugünkü Türkçeyle: «Feridun'un inşa derlemesi, Veysî'nin ve Nergisî'nin eserleri ve öbür saygın inşa kitapları ele alınsa, içlerinde üçte bir Türkçe kelime bulunmaz. Bir işi anlatırken belagat gösterisi için süsleme ve anlatım sanatlarını karıştırarak öyle karışık, tamlamaları art arda gelen ifadeler yazmışlardır ki Arapça ve Farsça sözlük yanında olmadıkça ... anlamını çıkarmaya kimse güç yetiremez.»
Pasajı iki katmanda okuyalım. Önce söylediği şeye. Ziya Paşa'nın hedefi Osmanlı inşası, yani resmî ve edebî düzyazıdır. «Münşe'at-ı Feridun», on altıncı yüzyılda derlenmiş ünlü bir resmî yazışma derlemesidir; Veysî ve Nergisî ağır, süslü düzyazının ustaları sayılırdı. Ziya Paşa'ya göre bu metinleri anlamak için «Kâmus» ve «Ferheng», yani ünlü bir Arapça ve bir Farsça sözlük gerekir. Bir işi anlatmak için yazılan metin, belagat gösterisine dönüşmüştür.
Sonra nasıl söylediğine. Pasajın kendisi, eleştirdiği üslubun izlerini taşır: «münşe'ât-ı mu'tebere», «ibrâz-ı belâgat», «mütetâbiü'l-izâfât» gibi Farsça ve Arapça tamlamalar; «maslahat», «müşevveş», «istihrâc», «muktedir» gibi Arapça sözcükler. Ama cümle «ele alınsa», «bulunamaz», «yazmışlardır ki», «olmadıkça», «olamaz» gibi Türkçe fiillerle ve bağlaçlarla ilerler. Ziya Paşa, yüksek Osmanlı Türkçesini eleştirirken bile onun içinden konuşuyor; ama kendi cümlesi, eleştirdiği münşeatınkinden çok daha kolay izlenir.
Bu çelişki bir ikiyüzlülük değil, bir dönemin gerçeğidir. On dokuzuncu yüzyılın ortasında bir aydın, yazı dilinin halktan koptuğunu görüyordu, ama elindeki tek yazı aracı o dildi. Dili sadeleştirmek, bir makale yazmakla olmayacak kadar uzun bir yolculuktu.
Cevap ve bağlantı
Osmanlı Türkçesi üç dilin karışımı değil, Türkçenin bir evresi ve bir yazı üslubuydu. Arapça ve Farsçadan çok sayıda sözcük ve izafet, Arapça çoğul gibi bazı dilbilgisi kuralları aldı; ama fiilleri, ekleri, cümle dizilişi Türkçe kaldı. Ödünçlerin yoğunluğu üslup katmanına göre değişti: fasih dilde çok, orta dilde daha az, halkın dilinde en az. Bu yüzden «üç dilin karışımı» izlenimi, en çok şiir ve resmî inşa gibi üst katmanlara bakıldığında doğar.
Dönemin dilcileri de bu soruyu sordu. Şemseddin Sâmi, dile «Osmanlıca» değil «Türkçe» denmesini savundu ve sözlüğüne Kāmûs-ı Türkî adını verdi. Ziya Paşa ise yazı dilinin halkın anlayamayacağı kadar ağırlaştığını söyledi. Bu iki eleştiri, sonraki yarım yüzyılın büyük dil tartışmalarının habercisidir.
Dünya dilleri de benzer tablolar sunar. İngilizcenin söz varlığının büyük kısmı Latince ve Fransızca kökenlidir; Farsça Arapçadan, Japonca Çinceden çok sayıda sözcük almıştır. Hiçbiri bu yüzden ayrı bir dil sayılmaz. Bir dil ödünç aldıkça değişir, ama dilbilgisi iskeleti ayakta kaldıkça aynı dil olmayı sürdürür.
Kapanış kancası
Ziya Paşa 1868'de sorunu adlandırmıştı: yazı dili halkın dilinden kopmuştu. Aradan kırk üç yıl geçtiğinde bir avuç genç yazar bu sorunu bir programa dönüştürdü: «yeni lisan». Konuşulan İstanbul Türkçesini yazının ölçüsü yapmayı, Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarını yazıdan çıkarmayı önerdiler. Bu öneri neden bu kadar tartışma yarattı, ve sadeleşme hareketi yazı dilini gerçekte ne kadar değiştirdi? Sıradaki ünite bu soruların peşine düşüyor.
Özet kartı
- Osmanlı Türkçesi, on beşinci yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar Arap alfabesiyle yazılan, yüksek üsluplarında Arapça ve Farsça sözcük ve kurallarla yoğunlaşan Türk yazı dilidir.
- Ödünç alınanlar yalnız sözcükler değildi: Farsça izafet («Devlet-i Aliyye», «Kāmûs-ı Türkî») ve Arapça çoğullar («şuarâ», «münşeat») de yazı diline girdi.
- Cümle iskeleti Türkçe kaldı: fiiller Türkçe eklerle çekimlendi, yüklem sonda durdu; bu yüzden Osmanlı Türkçesi ayrı bir dil değil, Türkçenin bir evresi ve üslubudur.
- Fasih, orta ve kaba Türkçe katmanları vardı; ödünçlerin yoğunluğu katmana göre değişiyordu ve halk edebiyatı sade bir Türkçeyle yaşıyordu.
- Şemseddin Sâmi «Osmanlıca» adına itiraz edip sözlüğüne Kāmûs-ı Türkî (1900) adını verdi; Ziya Paşa 1868'de «Şiir ve İnşâ»da inşa derlemelerinde «üçte bir Türkçe kelime bulunamaz» diyerek yazı dilinin ağırlığını eleştirdi.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Osmanlı Türkçesi | Ottoman Turkish | 15.–20. yüzyıl başında Osmanlı Devleti'nde kullanılan, yüksek üsluplarında Arapça ve Farsça unsurlarla yoğunlaşan Türk yazı dili |
| terkip | Persian-style compound | Farsça kurallarla, izafet yoluyla kurulan tamlama |
| izafet | izafet construction | İki sözcüğü «-ı/-i» bağlayıcısıyla ve Türkçeye göre ters sırayla birleştiren Farsça tamlama yapısı |
| üslup katmanı | register | Aynı dilin ortama, eğitime ve konuya göre değişen kullanım biçimi |
| inşa | chancery prose | Osmanlı'da resmî yazışma ve süslü edebî düzyazı sanatı |
| ödünç dilbilgisi | borrowed grammar | Ödünç sözcüklerle birlikte başka dilden gelen dilbilgisi kuralları |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) «Devlet-i Aliyye» ve «şuarâ» örnekleri Osmanlı Türkçesinin Farsça ve Arapçadan aldığı hangi dilbilgisi unsurlarını gösterir?
- (Kazanım 2) Ziya Paşa'nın «... öyle müşevveş ve mütetâbiü'l-izâfât ibâreler yazmışlardır ki ...» cümlesinde Türkçe olan unsurları ve ödünç olanları ayırın.
- (Kazanım 3) Fasih, orta ve kaba Türkçe katmanları kimlerin, hangi alanların diliydi? Bu ayrım «üç dilin karışımı» görüşünü nasıl sınırlar?
- (Kazanım 4) Şemseddin Sâmi «Osmanlıca» adına neden itiraz etti? Görüşünü hangi eserinin adıyla gösterdi?
- (Kazanım 4) Ziya Paşa'nın inşa eleştirisindeki çelişki nedir ve bu çelişkiden dönemle ilgili hangi sonuç çıkarılabilir?
Cevaplar
- «Devlet-i Aliyye» Farsçadan gelen izafeti (terkibi): «-i» bağlayıcısıyla ve Türkçeye göre ters sırayla kurulan tamlamayı; «şuarâ» ise «şair»in Arapça çoğul biçimini, yani «-ler/-lar» yerine kullanılan Arapça çoğulu gösterir.
- Türkçe unsurlar: «öyle ... ki» bağlaması ve «yazmışlardır» fiili (Türkçe kök, zaman ve kişi ekleri). Ödünç unsurlar: «müşevveş», «ibâre» (Arapça sözcükler) ve «mütetâbiü'l-izâfât» (Arapça tamlama).
- Fasih Türkçe şiirin ve yönetimin, orta Türkçe eğitimli kesimlerin ve ticaretin, kaba Türkçe halkın gündelik diliydi. Ödünçlerin yoğunluğu katmana göre değiştiği için «üç dilin karışımı» izlenimi yalnızca en üst katmana bakınca doğar; halkın dili ve halk edebiyatı sade bir Türkçeydi.
- Osmanlıca ve Çağataycanın geniş bir coğrafyaya yayılmış Türk dilinin kolları olduğunu, bu dilin Osmanlı Devleti'nden çok önce de var olduğunu düşündüğü için. «Lisân-ı Türkî» adını önerdi ve 1900'de yayımladığı sözlüğe Kāmûs-ı Türkî adını verdi.
- Ziya Paşa, Arapça ve Farsça ödünçlerle ağırlaşmış inşayı eleştirirken kendi cümlesini de Arapça sözcükler ve Farsça tamlamalarla kurar. Bu, yazı dilinin halktan koptuğunu gören bir aydının bile elinde başka bir yazı aracı olmadığını, sadeleşmenin uzun bir süreç olacağını gösterir.
Okuma
- Ziya Paşa, «Şiir ve İnşâ» (1868), Türkçe Vikikaynak'ta tam metin.
- «Şemseddin Sâmi», TDV İslâm Ansiklopedisi (çevrimiçi). «Osmanlıca» adı tartışması ve Kāmûs-ı Türkî.
- Şemseddin Sâmi, Kāmûs-ı Türkî (1900); günümüz harfleriyle hazırlanmış baskıları var. Bir Osmanlı Türkçesi sözlüğünün yapısını görmek için.