Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Eski Anadolu Türkçesi, on üçüncü yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar Anadolu'da Oğuz ağzı temelinde gelişen yazı dilidir; Osmanlı Türkçesinin ve bugünkü Türkiye Türkçesinin atasıdır.
- Karamanoğlu Mehmed Bey 1277'de divanda ve mecliste Türkçeden başka dil konuşulmamasını emretti, ama beyliğin resmî dili zamanla yine Farsça oldu; Türkçeyi yazı diline dönüştüren, onu seçen yazarlardı.
- Yunus Emre (ölümü 1320 olarak kaydedilir, tarih tartışmalıdır) ve Âşık Paşa (Garibnâme, 1330, 12.000 beyit) halkın anlayacağı dilde yazmayı seçti.
- Dilin özellikleri: eklerde yuvarlak ünlüler (bizüm, degülsin, bilür), genizsi n (Taŋrı, aŋa), sözbaşında g (gişi), «ol», «itmek», «virmek»; Türkçe sözcüklerin yanında Arapça ve Farsça ödünçler.
- Âşık Paşa'nın «Türk diline kimesne bakmaz idi» beyitleri, Türkçe yazmayı bilgiyi halka ulaştırma kararı olarak anlatır; Yunus'un bugüne yakınlığı Oğuz temeli, sade dil tercihi ve ilahi geleneğinin dili yenilemesiyle açıklanır.
Kazanımlar
- Eski Anadolu Türkçesinin dönemini, dayandığı Oğuz ağzını ve Selçuklu–beylikler ortamındaki yerini açıklayabilir.
- Eski Anadolu Türkçesinin birkaç ses ve biçim özelliğini (eklerde yuvarlak ünlü, genizsi n, «ol», «gişi») örnek cümlelerde gösterebilir.
- Âşık Paşa'nın Garibnâme'sindeki Türkçe üzerine beyitleri okuyup Türkçeyle yazma kararının anlamını tartışabilir.
- Yunus Emre'nin dilinin bugünkü okura neden yakın geldiğini dilsel ve tarihsel nedenlerle açıklayabilir.
Video metni
Soğuk açılış
1277'de Konya'da, Selçuklu başkentinde, Karamanoğlu Mehmed Bey bir karar ilan ettirdi: bundan sonra divanda, sarayda, meclislerde hiç kimse Türkçeden başka bir dil konuşmayacaktı. Bu karar Türk dili tarihinin en çok anılan olaylarından biridir.
Ama hikâyenin bir de devamı var. İslâm Ansiklopedisi'ndeki Karamanoğulları maddesi, Mehmed Bey'in bu emrine rağmen beyliğin resmî dilinin zamanla yine Farsça olduğunu yazar. Elli yıl kadar sonra, 1330'da, Kırşehir'de bir şair büyük bir Türkçe eserin başına şu yakınmayı koyuyordu: Türk diline kimse bakmıyordu.
Bir emirle bir dil yazı diline dönüşmüyordu. Onu dönüştüren, yazmaya karar veren insanlardı.
Büyük soru
Anadolu'ya gelen Oğuzların konuştuğu Türkçe nasıl yazıya ve edebiyata taşındı, bu dilin özellikleri nelerdi, ve Yunus Emre'nin yedi yüz yıllık şiirleri bugün neden hâlâ bu kadar kolay okunuyor?
Bağlam
On birinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Oğuz Türkleri kalabalık kümeler hâlinde Anadolu'ya geldi. Önceki ünitede Kâşgarlı Mahmud'un bu ağzı «Türk şivelerinin en kolayı» diye andığını görmüştük. Anadolu Selçuklu Devleti'nde ise sarayın ve edebiyatın dili çoğunlukla Farsçaydı; ilim ve din dili Arapçaydı. Türkçe halkın, askerlerin, göçebe boyların diliydi.
On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu tablo değişmeye başladı. Moğol baskısıyla Selçuklu merkezi zayıfladı, Anadolu'da beylikler kuruldu ve bu beyliklerin bir kısmı Türkçe yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş eserleri destekledi. Dervişler halka Türkçe seslendi. On üçüncü yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar Anadolu'da yazılan bu Türkçeye Eski Anadolu Türkçesi denir. Temeli Oğuz ağzıdır ve bugünkü Türkiye Türkçesinin doğrudan atasıdır.
Ana anlatı — Türkçe yazma kararı
Eski Anadolu Türkçesinin ilk büyük yazarları bir kararla yola çıktı: halkın anlayacağı dilde yazmak. Bu karar, bilginin ve güzel sözün Arapça ve Farsça olduğu bir dünyada kolay bir karar değildi.
Yunus Emre bu kuşağın en tanınmış adıdır. Ansiklopedideki maddenin aktardığına göre 1950'de yayımlanan bir belge onun 1240-41'de doğduğunu ve 1320'de öldüğünü kaydeder, ama bu tarih tartışmalıdır: bazı araştırmacılar daha geç bir ölüm tarihi önerir. Yunus kendi Risâletü'n-nushiyye adlı eserinin 1307'de tamamlandığını bir beyitle bildirir: «Târih dahı yedi yüz yedi idi / Yûnus cânı bu yolda kodu idi». Bu tek beyit bile Eski Anadolu Türkçesinin sesini taşır: «dahı», bugünkü «dahi»; «kodu», bugünkü «koydu».
Yunus'tan bir kuşak sonra Kırşehirli Âşık Paşa, 1330'da Garibnâme adlı on iki bin beyitlik bir mesnevi yazdı. Eser, ansiklopedinin kaydettiği gibi halkı eğitmek amacıyla Türkçe yazılmıştır ve Anadolu'da Türk tasavvuf edebiyatının en eski ve en etkili eserlerinden biridir. Birazdan okuyacağımız beyitlerde Âşık Paşa, Türkçeyi neden seçtiğini kendisi anlatır.
Ana anlatı — bu Türkçe nasıl bir Türkçe?
Eski Anadolu Türkçesini bugün okuyan biri, önceki ünitelerdeki Eski Türkçe ve Karahanlı metinlerine göre çok daha az zorlanır. Çünkü temel aynı Oğuz ağzıdır. Ama bazı özellikler hemen göze çarpar. Bir Eski Anadolu Türkçesi çeviri metninden, Kabusnâme'den alınmış birkaç ifadeye bakalım:
«bizüm delilümüz», «sen yalan söyleyesi gişi degülsin», «ve cāhil gişileri gişi sanma ve hünersüzleri bilür sayma», «Taŋrı aŋa raḥmet itmez».
Göze en hızlı çarpan, eklerdeki yuvarlak ünlülerdir. Bugün «bizim», «değilsin», «bilir» diyoruz; Eski Anadolu Türkçesinde bunlar «bizüm», «degülsin», «bilür»dür. Bugünkü Türkçede ekler kökün ünlüsüne uyarak düzleşmiş ya da yuvarlaklaşmıştır; o dönemde ise bazı ekler hep yuvarlak ünlüyle söylenirdi.
Bir o kadar belirgin olan, genizsi n denen «ŋ» sesidir: «Taŋrı», «aŋa». Bugün standart Türkçede «Tanrı», «ona» diyoruz; bu ses Anadolu'nun bazı ağızlarında hâlâ yaşıyor. Sözbaşındaki bazı k'lerin g'ye dönüştüğü de görülür: «gişi», bugünkü «kişi». Ayrıca «ol» (o), «itmek» (etmek), «virmek» (vermek), «eyitmek» (söylemek) gibi biçimler bu dönemin metinlerinde sık geçer.
Söz varlığında ise iki katman yan yanadır. «Gişi», «sanma», «yalan», «söyle-» gibi Türkçe sözcüklerin yanında «delil», «cāhil», «hüner», «raḥmet», «zinhār» gibi Arapça ve Farsça sözcükler de vardır. Eski Anadolu Türkçesi sade olmaya çalışan bir dildi, ama İslam medeniyetinin kavramlarını taşıyan ödünç sözcüklerden kaçınmıyordu.
Ana anlatı — Yunus neden yakın geliyor?
Yunus Emre'nin şiirleri bugün pek çok okura, ondan altı yüz yıl sonra gelen bir Servet-i Fünun şiirinden daha kolay gelir. Bunu açıklayan tek bir neden yok.
Önce dilin kökü var: Yunus, bugünkü Türkiye Türkçesinin doğrudan atası olan Oğuz ağzıyla yazdı. Sözcüklerinin büyük kısmı bugün de gündelik Türkçede yaşar. Sonra şairin tercihi var: Yunus, çağdaşları arasında dili en yalın şairlerden biriydi; ödünç sözcükleri ölçülü kullanır, heceye sık başvurur. Sonraki yüzyılların Divan şiiri ise Arapça ve Farsça terkiplerle yoğunlaştı; bu yüzden aradaki mesafe bize daha uzun görünür.
Çoğu zaman gözden kaçan bir etken daha var: Yunus'u çoğumuz eski metninden değil, yüzyıllar boyunca söylenmiş ilahilerden tanırız. İlahi geleneğinde sözler ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa aktarılırken dil de yavaş yavaş yenilendi. Vikikaynak'taki «Çağırayım Mevlam seni» metni, örneğin, bir ilahi derlemesine dayanır ve yazımı bugünkü Türkçeye yakındır: «Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni». Eleştirel baskılar ise şiirleri eski yazmalardaki biçimlerine yakın vermeye çalışır; bu yüzden yazımları farklıdır. Yunus'un bize yakınlığının bir kısmı, onu yüzyıllar boyunca yeniden söyleyen seslerin eseridir.
Yaygın yanlış«Yunus Emre bugünkü Türkçeyle yazdı; şiirlerini hiç değiştirmeden okuyoruz.»
— Yunus'un dili Eski Anadolu Türkçesidir: «bizüm», «degül», «gişi», «dahı», «kodu» gibi biçimler taşır. Pek çok şiiri bize ilahi geleneği ve halk ağzı yoluyla, dili zamanla yenilenmiş biçimlerde ulaştı. Onu bugünkü okura yakın kılan, Oğuz temelinin sürekliliği kadar bu aktarım zinciridir.
Metin anı
Şimdi Garibnâme'nin başındaki o yakınmaya dönelim. Âşık Paşa, eserini neden Türkçe yazdığını anlatırken şöyle der:
Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bugünkü Türkçeyle: «Türk diline kimse bakmazdı; Türklere hiç gönül akmazdı. Türkler de bilmezdi bu dilleri, o ince yolu, o yüce durakları.»
Beyitleri satır satır açalım. «Kimesne», bugünkü «kimse»nin eski biçimidir. «Hergiz» Farsçadır ve «asla, hiç» demektir. Yani Türkçenin ihmal edilişinden yakınan dizede bile Farsça bir sözcük vardır; bu, dönemin dilinin gerçek dokusudur.
İlk beyit iki yönlü bir ihmal anlatır. Türk diline kimse bakmıyordu: yazı, bilgi ve edebiyat başka dillerdeydi. Türklere de gönül akmıyordu: bu dilde konuşan halk, ilgi ve sevgiden yoksun bırakılmıştı. Dil ile onu konuşan insanlar aynı cümlede birlikte ihmal edilir.
İkinci beyit ise sorunun öbür yüzünü söyler. «Türk dahi bilmez idi bu dilleri»: Türkler de Arapçayı ve Farsçayı bilmiyordu. «İnce yol», tasavvufun ince, derin yoludur; «ulu menziller», o yolun yüce durakları. Bu bilgi Arapça ve Farsça kitaplarda saklıydı; Türkçe konuşan halk ona ulaşamıyordu. Âşık Paşa'nın çözümü, o ince yolu Türkçeye taşımaktır.
Bu dört dize, Eski Anadolu Türkçesi edebiyatının bir bildirgesi gibi okunabilir. Türkçe yazmak burada bir kimlik gösterisi değil, bir eğitim ve ulaştırma meselesidir: bilgiyi, onu anlayamayanların diline çevirmek. Ama aynı zamanda bir dilin kendine güveninin de başlangıcıdır.
Cevap ve bağlantı
Anadolu'ya gelen Oğuzların Türkçesi, bir emirle değil, onu yazmayı seçen dervişlerin, şairlerin, çevirmenlerin emeğiyle yazı diline dönüştü. Karamanoğlu'nun 1277 kararı bir işaretti, ama beyliğin resmî dili yine Farsçaya döndü. Asıl dönüşümü Yunus Emre'nin ilahileri, Âşık Paşa'nın Garibnâme'si, beylik saraylarında Türkçeye çevrilen eserler yaptı.
Bu dilin kendine özgü bir sesi vardı: eklerde yuvarlak ünlüler, genizsi n, «ol», «gişi», «virmek» gibi biçimler. Söz varlığında Türkçe sözcüklerin yanında İslam medeniyetinin Arapça ve Farsça kavramları da yer aldı. Yunus'un dili bize yakın gelir, çünkü aynı Oğuz temeli üzerinde duruyoruz, çünkü Yunus sade bir dil seçti ve çünkü onu yüzyıllar boyunca yeniden söyleyen bir gelenek dilini tazeledi.
Avrupa'da da aynı yüzyılda benzer bir an yaşandı. On dördüncü yüzyılda Dante İtalyanca, Chaucer İngilizce yazarak, bilgi ve edebiyat dili Latince olan bir dünyada halkın dilini edebiyat dili yaptı. Âşık Paşa'nın yakınması, aynı yüzyılda başka bir coğrafyada yaşanan benzer bir tercihi anlatır.
Kapanış kancası
Eski Anadolu Türkçesi yalın bir başlangıçtı. Ama sonraki yüzyıllarda, Osmanlı saray ve medrese kültürü güçlendikçe, yazı dili Arapça ve Farsça sözcüklerle, terkiplerle, dilbilgisi kurallarıyla giderek yoğunlaştı. Bu yeni dil bazılarına göre üç dilin karışımıydı, bazılarına göre ise tek bir dilin zengin bir üslubu. Osmanlı Türkçesi gerçekten ayrı bir dil miydi? Bu soruyu bir sonraki durakta tartışacağız.
Özet kartı
- Eski Anadolu Türkçesi, on üçüncü yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar Anadolu'da Oğuz ağzı temelinde gelişen yazı dilidir; Osmanlı Türkçesinin ve bugünkü Türkiye Türkçesinin atasıdır.
- Karamanoğlu Mehmed Bey 1277'de divanda ve mecliste Türkçeden başka dil konuşulmamasını emretti, ama beyliğin resmî dili zamanla yine Farsça oldu; Türkçeyi yazı diline dönüştüren, onu seçen yazarlardı.
- Yunus Emre (ölümü 1320 olarak kaydedilir, tarih tartışmalıdır) ve Âşık Paşa (Garibnâme, 1330, 12.000 beyit) halkın anlayacağı dilde yazmayı seçti.
- Dilin özellikleri: eklerde yuvarlak ünlüler (bizüm, degülsin, bilür), genizsi n (Taŋrı, aŋa), sözbaşında g (gişi), «ol», «itmek», «virmek»; Türkçe sözcüklerin yanında Arapça ve Farsça ödünçler.
- Âşık Paşa'nın «Türk diline kimesne bakmaz idi» beyitleri, Türkçe yazmayı bilgiyi halka ulaştırma kararı olarak anlatır; Yunus'un bugüne yakınlığı Oğuz temeli, sade dil tercihi ve ilahi geleneğinin dili yenilemesiyle açıklanır.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Eski Anadolu Türkçesi | Old Anatolian Turkish | 13.–15. yüzyılda Anadolu'da Oğuz ağzı temelinde gelişen yazı dili |
| Oğuz Türkçesi | Oghuz Turkic | Türkmence ile Azerbaycan ve Türkiye Türkçelerini kapsayan Türk dilleri kolu |
| yuvarlak ünlü | rounded vowel | Dudakların yuvarlaklaşmasıyla söylenen o, ö, u, ü ünlüleri; Eski Anadolu Türkçesinde bazı eklerde sabittir (bizüm, bilür) |
| genizsi n | velar nasal | Havanın burundan çıktığı «ŋ» sesi; Taŋrı, aŋa |
| sade dil | plain language | Konuşma diline yakın, yabancı sözcük ve terkiplere az yer veren yazı dili tercihi |
| yazı dili | literary standard | Yazıda ve edebiyatta ölçü alınan, konuşma ağızlarının üstünde duran dil biçimi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Eski Anadolu Türkçesi hangi dönemi kapsar, hangi ağza dayanır ve Selçuklu döneminde saray ile ilim dili hangi dillerdi?
- (Kazanım 2) «Bizüm delilümüz» ve «Taŋrı aŋa raḥmet itmez» ifadelerinde bugünkü Türkçeden ayrılan iki ses özelliği nedir?
- (Kazanım 3) Âşık Paşa'nın beyitlerinde «Türk diline kimesne bakmaz idi» ile «Türk dahi bilmez idi bu dilleri» dizeleri hangi iki yönlü sorunu anlatır? Çözüm önerisi nedir?
- (Kazanım 4) Yunus Emre'nin dilinin bugünkü okura yakın gelmesinin üç nedenini yazın.
- (Kazanım 1) Karamanoğlu Mehmed Bey'in 1277 kararı neden Türkçenin yazı diline dönüşmesinin tek açıklaması sayılamaz?
Cevaplar
- On üçüncü yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar; Oğuz ağzına dayanır. Selçuklu döneminde saray ve edebiyat dili çoğunlukla Farsça, ilim ve din dili Arapçaydı.
- Eklerde yuvarlak ünlüler (bizüm, delilümüz; bugün bizim, delilimiz) ve genizsi n (Taŋrı, aŋa; bugün Tanrı, ona). «İtmez» de bugünkü «etmez»in eski biçimidir.
- Bir yandan Türk diline ve Türklere ilgi gösterilmiyordu; öbür yandan Türkler de bilgi ve tasavvufun saklı olduğu Arapça ve Farsçayı bilmiyor, «ince yol»a ulaşamıyordu. Çözüm, bu bilgiyi Türkçeye taşımak, yani Türkçe yazmaktır.
- Yunus'un bugünkü Türkiye Türkçesinin atası olan Oğuz ağzıyla yazması; ödünç sözcükleri ölçülü kullanan yalın bir dil seçmesi; şiirlerinin ilahi geleneği yoluyla ağızdan ağıza aktarılırken dilinin zamanla yenilenmesi.
- Çünkü bu emre rağmen, İslâm Ansiklopedisi'nin kaydına göre, beyliğin resmî dili zamanla yine Farsça oldu. Türkçeyi yazı diline dönüştüren, Yunus Emre, Âşık Paşa gibi onu seçen yazarların ve çevirmenlerin emeğiydi.
Okuma
- Âşık Paşa, Garibnâme (Kemal Yavuz'un eleştirel baskısı, Türk Dil Kurumu). Türkçe yazma gerekçesini anlatan giriş bölümleri.
- «Yûnus Emre» ve «Âşık Paşa», TDV İslâm Ansiklopedisi (çevrimiçi). Hayatları, tarih tartışmaları ve eserleri.
- «Karamanoğulları», TDV İslâm Ansiklopedisi (çevrimiçi). 1277 kararının bağlamı ve sonrası.