İçeriğe geç

Ünite EDB-102-10 · Seviye 1 — Temel · Uzman ünitesi

Türk şiirinde ölçü tartışmaları: aruz mu, hece mi, serbest mi?

EDB-102 Şiir Bilgisi

2.468 kelime · yaklaşık 11 dakika okuma · anlatım 13 dk

  • tabii şiir
  • millî vezin
  • Türk aruzu
  • gizli aruz
  • serbest nazım
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Ziya Paşa 1868'de «Şiir ve İnşâ»da Divan şiirini taklit saydı ve «tabii» şiirin halk şarkılarında ve saz şairlerinin deyişlerinde yaşadığını yazdı; 1874–1875'te Harâbât önsözünde ise Divan şiirini övdü.
  2. Yirminci yüzyılın başında hece, dilin sadeleşmesiyle birlikte «millî vezin» olarak savunuldu ve yaygınlaştı.
  3. Aruz aynı dönemde büyük ustaların kaleminde Türkçenin sesine uyan bir «Türk aruzu»na dönüştü; Yahya Kemal ölçüyü bir araç saydı.
  4. Bazı şairler hece ölçüsünde açık ve kapalı heceleri ritmik biçimde sıralayarak «gizli aruz» kurdu.
  5. Nâzım Hikmet ve 1941'deki Garip, serbest nazımla ölçünün kendisini sorguladı; tartışma bir ölçünün zaferiyle değil, üç aracın birlikte yaşamasıyla sonuçlandı.

Kazanımlar

  • On dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın ortasına kadar süren ölçü tartışmasının başlıca evrelerini ve taraflarını açıklayabilir.
  • Ölçü tartışmasının neden yalnızca teknik bir mesele olmadığını, dil, kimlik ve «tabii şiir» arayışıyla ilişkisini tartışabilir.
  • Tartışmayı basit iki kampa ayıran okumaların eksiklerini, Ziya Paşa'nın görüş değiştirmesi ve «gizli aruz» gibi örneklerle gösterebilir.
  • Ziya Paşa'nın «Şiir ve İnşâ» yazısından bir pasajı dönemin tartışmasının içinde yorumlayabilir.

Video metni

Soğuk açılış

Eylül 1868, Londra. Sürgündeki bir grup Osmanlı aydınının çıkardığı Hürriyet gazetesinin on birinci sayısında bir makale yayımlanıyor. Yazarı Ziya Paşa. Makalenin bir cümlesi, yüzyıllardır saraylarda ve konaklarda okunan şiire bir tokat gibi iner:

«Biz ise beş beyit bir gazeli dokuz ayda doğurur gibi söyleriz.»

Aynı makale, asıl şiirin başka bir yerde olduğunu söyler: şairlerin «ölçüsüz» diye beğenmedikleri halk şarkılarında, taşrada saz çalan âşıkların deyişlerinde. Aradan altı yıl geçer. Aynı Ziya Paşa, Divan şiirinden seçmeler yaptığı büyük bir antolojiye yazdığı önsözde, bu kez Divan şiirini över. Genç dostu Namık Kemal öfkelenir ve ona bir cevap yazar.

Türk şiirindeki ölçü tartışması böyle başlar: tek bir insanın bile kendi içinde çözemediği bir soruyla.

Büyük soru

Bu dersin başından beri sorduğumuz soru şuydu: bir şiiri şiir yapan kafiye mi, ritim mi, yoksa başka bir şey mi? Osmanlı ve Cumhuriyet şairleri aynı soruyu yüz yıla yakın bir süre çok somut bir biçimde tartıştı: Türkçe şiir hangi ölçüyle yazılmalı? Aruzla mı, heceyle mi, yoksa hiçbir ölçüyle değil mi? Bu tartışma neden bu kadar uzun sürdü, ve neden bu kadar tutkuyla yürüdü?

Bağlam

Önceki ünitelerde ölçünün araçlarını tek tek gördük. Hece ölçüsünün heceleri saydığını, aruzun hecelerin uzunluğunu tarttığını, serbest şiirin ritmini tekrar ve dize kırılmasından aldığını öğrendik. Hece ölçüsünü anlattığımız ünitede tartışmanın bazı durakları da geçti: Namık Kemal'in «parmak hesabı» mektubu, Mehmed Emin'in yankı uyandıran şiiri, Beş Hececiler.

Bu uzman ünitesi, o durakların arkasındaki soruları açıyor. Tartışma yalnızca teknik bir ölçü meselesi değildi. İçinde dil, kimlik, gelenek ve modernlik soruları vardı. Ve tarafların çoğu, bugün sanıldığından çok daha karmaşık konumlar tutuyordu.

Ana anlatı — «tabii şiir» arayışı

1868'de Ziya Paşa'nın sorusu açıktı: Osmanlıların şiiri nedir? Necâtî, Bâkî ve Nef'î'nin divanlarındaki kasideler, gazeller, mesneviler mi? Yoksa ünlü bestekârların makama bağladığı Nedîm şarkıları mı? Cevabı da açıktı: hayır, bunların hiçbiri Osmanlı şiiri değildir, çünkü Osmanlı şairleri İran şairlerini, İran şairleri de Arapları taklit etmiştir. Ziya Paşa'ya göre taklit yalnızca biçimde değil, düşüncede ve hayallerde de vardı.

Asıl şiir nerede o hâlde? Ziya Paşa'nın cevabı, sonraki yarım yüzyılın tartışmasına yön verecekti: taşrada ve İstanbul'un halkı arasında, ölçüsüz diye küçümsenen türkülerde, saz şairlerinin deyişlerinde. Ona göre «tabii şiir», şairin bir düşünce üzerine kalemi alıp kırk elli beyti hemen söyleyebilmesiydi. Halk şairleri bunu yapabiliyordu; Divan şairleri beş beyti aylarca işliyordu.

Bu görüş, ölçü tartışmasının ilk ve belki en güçlü gerekçesini kurdu: hece, halkın ölçüsüdür; aruz ise dışarıdan gelmiştir. Namık Kemal de mektuplarında aynı yöne baktı, Hâmid'e «bizim parmak hesabımızla» yazmayı öğütledi.

Ama hikâye burada düzleşmez. 1874–1875'te Ziya Paşa, Arap, Fars ve Türk şairlerinden seçmeler yaptığı üç ciltlik Harâbât antolojisini yayımladı. Antolojiye manzum bir önsöz yazdı ve bu önsözde Divan edebiyatını övdü. Namık Kemal buna öylesine kızdı ki, Tahrib-i Harâbât, yani «Harâbât'ın yıkılışı» adlı bir cevap kaleme aldı. Tartışmanın ilk büyük sesi, altı yıl içinde neredeyse kendi karşıtına dönmüştü.

Bu çelişki önemlidir. Tartışma hiçbir zaman iki temiz kamp arasında olmadı. Ziya Paşa'nın iki metni, bir kuşağın kendi içindeki bölünmüşlüğünü gösterir: yeni ve «tabii» bir şiir özlemi ile yüzyılların biriktirdiği ustalığa bağlılık aynı kalemde yan yana durur.

Ana anlatı — hecenin yükselişi ve aruzun dönüşümü

Ziya Paşa'nın sorusu yirminci yüzyılın başında bir ulusal programa dönüştü. Yüzyılın son yıllarında Mehmed Emin'in heceyle kurduğu bir şiir geniş bir ilgi gördü. 1911'den sonra Ziya Gökalp'in millî edebiyat anlayışı ve genç şairlerin çevresinde hece, «millî vezin» olarak savunuldu. Tartışmaya katılanlar dil ile ölçüyü birlikte ele aldı: heceyle yazılan şiirin dili kendiliğinden sadeleşiyor, halk diline yaklaşıyordu.

Bu dönemde aruz ölmedi; dönüştü. Hece yükselirken, bazı şairler aruzu hiç bırakmadı ve onu Türkçenin sesine daha iyi yerleştirdi. Önceki ünitelerde gördüğümüz Mehmed Âkif'in «Bülbül»ü ve Ahmet Haşim'in «Merdiven»i, bu dönemin aruzla yazılmış şiirleridir. Edebiyat tarihçileri, yüzyıl dönümünün ustalarının kullandığı bu arınmış aruzu ayrı bir adla, «Türk aruzu» diye anar.

Yahya Kemal bu tartışmada ayrı bir yer tutar. Ansiklopedilerin aktardığına göre o, vezin tartışmaları sürerken saf şiirin, şiirdeki estetik değerlerin kaybolmasından kaygılanmış ve veznin ancak bir araç olarak kabul edilmesi gerektiğini, asıl işin şiir yazmak olduğunu savunmuştur. Aynı zamanda heceyle ahenk kurulamayacağını söyleyen Servet-i Fünûn şairine de karşı çıkmış, Türklerin türkülerini ve nefeslerini yüzyıllarca bu ölçüyle söylediğini hatırlatmıştır. Yani ne hecenin ne aruzun katı bir savunucusuydu; ölçüyü bir araç, şiiri bir amaç sayıyordu.

Ve belki de tartışmanın en ilginç sonucu, iki ölçünün birbirine karıştığı yerde doğdu. Cumhuriyet'in ilk yıllarında bazı şairler, hecenin tekdüze olduğu eleştirisine karşı, hece ölçüsüyle yazarken açık ve kapalı heceleri, yani aruzun kısa ve uzun hecelerini ritmik biçimde sıralamaya dikkat ettiler. Böylece heceyle yazılmış ama aruz gibi ahenkli dizeler kurdular. Ansiklopediler bu yeniliğe gizli aruz adını verir. Tartışmanın iki tarafı, sonunda bir dizenin içinde buluşmuştu.

Yaygın yanlış«Ölçü tartışması, hece taraftarları ile aruz taraftarları arasında iki temiz kamp hâlinde yürüdü» diye düşünülür.
Doğrusu

Ziya Paşa önce halk şiirini savunup sonra Divan şiirini övdü; Yahya Kemal ölçüyü bir araç saydı ve hecenin ahengini savunurken kendisi aruzla yazdı; bazı şairler hecenin içinde gizli bir aruz kurdu. Tartışmanın gerçek tarihi, iki kampın değil, iç içe geçen konumların tarihidir.

Yaygın yanlış«Hece millî, aruz yabancıdır; bu yüzden hece doğal olarak kazandı» diye de düşünülür.
Doğrusu

Hece ölçüsü yirminci yüzyılda gerçekten öne çıktı, ama aruz da aynı yıllarda «Bülbül»ün ve «Merdiven»in şairleri gibi ustaların kaleminde Türkçenin sesine uyan, olgun bir ölçüye dönüştü. Bir ölçünün «millî» ya da «yabancı» sayılması, şiirin değerine dair tek başına bir şey söylemez.

Ana anlatı — ölçünün ötesi

Tartışmanın son perdesi, ikisini birden bırakan şairlerle açıldı. 1920'lerin sonunda Nâzım Hikmet'in 835 Satır adlı kitabı büyük yankı uyandırdı. Ansiklopediler onu Türkiye'de serbest nazmın ilk uygulayıcısı olarak anar. Dizeler basamak basamak kırılıyor, ölçü ve kafiyenin yerini başka ritimler alıyordu.

1941'de Garip çıktı ve vezni ve kafiyeyi açıkça reddetti. Önsözü, akademinin şiir türünü işleyen ünitesinde ele almıştık. Ansiklopedilere göre bu kuşak ölçüyü de uyağı da şiirin zorunlu parçası saymadı; heceyle yazmak da bundan sonra giderek seyrekleşti. Yüzyıl önce aruza karşı savunulan hece, bu kez kendisi «eski» sayılmıştı.

Ama serbest şiir de ölçü tartışmasını bitirmedi; yalnızca onun biçimini değiştirdi. Serbest şiir ünitesinde Eliot'tan aktardığımız düşünceyi hatırlayın: hiçbir şiir ölçünün gölgesinden tamamen kurtulmaz. Garip şairlerinin kısa dizelerinde halk şiirinin söyleyişi, Nâzım Hikmet'in dizelerinde hitabet ve türkü sesleri yaşamaya devam etti. Türk şiirinde ölçü tartışması, bir ölçünün zaferiyle değil, şairlerin elinde üç ayrı aracın aynı anda bulunmasıyla sonuçlandı.

Metin anı

Ziya Paşa'nın 1868 makalesinden bir pasaj:

Hayır bizim tabî olan şiir ve inşâmız taşra ahâlileri ile İstanbul ahalisinin avâmı beyninde hâlâ durmaktadır. Bizim şiirimiz hani şâirlerin nâ-mevzûn diye beğenmedikleri avâm şarkıları taşralarda ve çöğür şâirleri arasında deyiş ve üçleme ve kayabaşı tabir olunan nazımlardır.

Günümüz Türkçesiyle: Hayır, bizim tabii olan şiirimiz ve düzyazımız, taşra halkı ile İstanbul'un sıradan halkı arasında hâlâ duruyor. Bizim şiirimiz, şairlerin ölçüsüz diye beğenmedikleri halk şarkıları, taşralarda ve çöğür, yani saz çalan şairler arasında deyiş, üçleme ve kayabaşı denen şiirlerdir.

Pasajın ilk kelimesi bir cevaptır: «Hayır.» Ziya Paşa bir önceki cümlede kendi kendine sormuştur: bizim milletimizin tabii hâliyle ne şiiri ne düzyazısı yok mu? «Hayır» diye başlayan cümle, bir yokluğu değil, görülmeyen bir varlığı ilan eder.

Sonra pasajdaki bir kelimeye dikkat edelim: «nâ-mevzûn», yani ölçüsüz. Ziya Paşa'nın dönemindeki şairler, halk şiirini ölçüsüz diye küçümsüyordu; çünkü ölçü onlar için aruz demekti. Oysa bu dersin hece ölçüsü ünitesinde gördüğümüz gibi, türküler ve deyişler kendi ölçüleriyle, hece ölçüsüyle yazılmıştı. «Ölçüsüz» sözü, bir ölçünün öbürünü görememesinin kaydıdır. Tartışmanın bütün tarihi bu tek kelimede saklıdır: bir kuşağın ölçü saydığı şey, bir sonraki kuşağın gözünde ölçü değildi.

Pasajın taşıdığı bir gerilim daha var. Ziya Paşa halkın şiirini savunur, ama bunu ağır, Arapça ve Farsça kelimelerle dolu bir Osmanlıcayla yapar: «tabî», «ahâli», «avâm», «beyninde», «nâ-mevzûn». Sadeliği savunan cümle, kendisi sade değildir. Bu, bir dönemin portresidir: eski dilin içinden yeni bir dilin özlemi konuşur. Altı yıl sonra Divan şiirini övmesi de bu yüzden bir tutarsızlıktan çok, bu iki dünya arasında kalmışlığın işaretidir.

Cevap ve bağlantı

Türk şiirinde ölçü tartışması 1868'de Ziya Paşa'nın «tabii şiir» çağrısıyla başladı, Namık Kemal'in mektuplarıyla ve Mehmed Emin'in şiiriyle hız kazandı, yirminci yüzyılın başında hece ölçüsünün «millî vezin» olarak yükselişine dönüştü, 1920'lerin sonundan ve 1941'den sonra ise ölçünün kendisini sorgulayan serbest şiirle yeni bir evreye geçti. Tartışma, bir dilin kendi sesini arayışıydı; ölçü sorusu hep dil, kimlik ve gelenek sorularıyla birlikte soruldu.

Ama tartışmanın gerçek tarihi, iki kamp arasında bir savaş değildir. Ziya Paşa kendi görüşünden döndü, Yahya Kemal ölçüyü bir araç saydı, aruz Türkçeye yerleşti, hece gizli bir aruzu içine aldı, serbest şiir halk şiirinin söyleyişini taşıdı. Bu dersin başındaki soruya, «bir şiiri şiir yapan nedir?», Türk şiirinin yüz yıllık cevabı şudur: ölçü, kafiye ve serbestlik birer araçtır; şiiri şiir yapan, şairin bu araçlarla dile kattığı sestir.

Kapanış kancası

Şiir, zamanı hecelerle ölçer: kaç hece, nerede durak, hangi hece uzun. Düzyazı anlatı ise zamanı başka bir şeyle ölçer: olaylarla. Bir olay ötekini izler; ama «sonra» demek ile «çünkü» demek arasında büyük bir fark vardır. İngiliz romancı E. M. Forster bu farkı iki kısa cümleyle anlatmıştı: bir kral öldü, sonra kraliçe öldü. Bir sonraki ders, şiirden anlatıya geçiyor ve hikâye ile olay örgüsü arasındaki bu farktan başlıyor.

Özet kartı

  1. Ziya Paşa 1868'de «Şiir ve İnşâ»da Divan şiirini taklit saydı ve «tabii» şiirin halk şarkılarında ve saz şairlerinin deyişlerinde yaşadığını yazdı; 1874–1875'te Harâbât önsözünde ise Divan şiirini övdü.
  2. Yirminci yüzyılın başında hece, dilin sadeleşmesiyle birlikte «millî vezin» olarak savunuldu ve yaygınlaştı.
  3. Aruz aynı dönemde büyük ustaların kaleminde Türkçenin sesine uyan bir «Türk aruzu»na dönüştü; Yahya Kemal ölçüyü bir araç saydı.
  4. Bazı şairler hece ölçüsünde açık ve kapalı heceleri ritmik biçimde sıralayarak «gizli aruz» kurdu.
  5. Nâzım Hikmet ve 1941'deki Garip, serbest nazımla ölçünün kendisini sorguladı; tartışma bir ölçünün zaferiyle değil, üç aracın birlikte yaşamasıyla sonuçlandı.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
Tabii şiirNatural poetryTaklitten uzak, halkın söyleyişine yakın, kendiliğinden söylenen şiir
Millî vezinNational metreHece ölçüsünü Türkçenin kendi ölçüsü olarak öne çıkaran ifade
Türk aruzuTurkish aruzTürkçenin ses yapısına daha iyi yerleştirilmiş aruz
Gizli aruzHidden aruzHece ölçülü dizelerde açık ve kapalı hecelerin aruzu andıracak biçimde dizilmesi
Serbest nazımFree verse in TurkishHece ya da aruza bağlı olmayan, ritmini başka araçlardan alan Türk şiiri

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Türk şiirindeki ölçü tartışmasının başlıca evrelerini sıralayın. Her evrede hangi ölçü ya da görüş öne çıktı?
  2. (Kazanım 2) Ölçü tartışması neden yalnızca teknik bir mesele değildi? Dilin sadeleşmesiyle ilişkisini açıklayın.
  3. (Kazanım 3) «Şiir ve İnşâ» ile 1874–1875'teki Harâbât önsözü arasındaki fark nedir? Bu fark tartışmayı iki kampa ayıran okumalar hakkında ne söyler?
  4. (Kazanım 3) «Gizli aruz» nedir? Yahya Kemal'in ölçüye bakışı tartışmada nasıl bir yer tutar?
  5. (Kazanım 4) Ziya Paşa'nın pasajındaki «nâ-mevzûn» kelimesi tartışmanın hangi yanını gösterir? Pasajın diliyle savunduğu şey arasındaki gerilim nedir?

Cevaplar

  1. İlk evrede, 1868'de Ziya Paşa Divan şiirini taklit sayıp halk şiirini «tabii şiir» olarak savundu; Namık Kemal de mektuplarında «parmak hesabını» önerdi. İkinci evrede, yüzyıl sonunda Mehmed Emin'in hece şiiri ve 1911'den sonra Ziya Gökalp'in millî edebiyat anlayışıyla hece «millî vezin» olarak yükseldi; aynı dönemde aruz da bir «Türk aruzu»na dönüştü ve bazı şairler hecede gizli aruz kurdu. Üçüncü evrede, 1920'lerin sonunda Nâzım Hikmet ve 1941'de Garip, serbest nazımla ölçünün kendisini sorguladı.
  2. Çünkü ölçü sorusu dil, kimlik ve gelenek sorularıyla birlikte soruldu. Hece halkın ölçüsü, aruz ise Arap ve Fars şiirinden gelen bir ölçü olarak görüldü; heceyle yazılan şiirin dili kendiliğinden sadeleşiyor ve halk diline yaklaşıyordu. Bu yüzden ölçü tartışması ile Türkçenin sadeleşmesi tartışması paralel yürüdü.
  3. 1868 makalesinde Ziya Paşa Divan şiirini İran ve Arap şiirinin taklidi sayıp halk şiirini savundu; Harâbât önsözünde ise Divan edebiyatını övdü ve Namık Kemal'in tepkisini çekti. Bu fark, tartışmanın iki temiz kamp arasında yürümediğini, aynı kişinin bile yeni bir şiir özlemi ile eski ustalığa bağlılık arasında gidip geldiğini gösterir.
  4. Gizli aruz, hece ölçüsüyle yazılan dizelerde açık ve kapalı hecelerin aruz kalıplarını andıracak biçimde ritmik olarak sıralanmasıdır; iki ölçünün bir dizede buluştuğu yerdir. Yahya Kemal veznin yalnızca bir araç, asıl işin şiir yazmak olduğunu savundu ve hecenin ahengini küçümseyenlere karşı çıktı; ne hecenin ne aruzun katı savunucusuydu.
  5. «Nâ-mevzûn», yani ölçüsüz kelimesi, dönemin şairlerinin aruzu tek ölçü sayıp halk şiirinin hece ölçüsünü görmediğini gösterir; bir kuşağın ölçü saydığı şey öbürünün gözünde ölçü değildi. Gerilim ise şudur: Ziya Paşa halkın sade şiirini savunur ama bunu Arapça ve Farsça kelimelerle dolu ağır bir Osmanlıcayla yapar; sadeliği savunan cümle kendisi sade değildir.

Okuma

  • Ziya Paşa, «Şiir ve İnşâ» (1868). Makalenin tamamını okuyun; Ziya Paşa'nın Divan şiirine yönelttiği eleştirileri ve halk şiirinden verdiği örnekleri not edin.
  • Albayrak'ın «Hece Vezni» maddesinin tarihçe bölümü (TDV İslâm Ansiklopedisi). Hece–aruz tartışmasının 1868'den 1940'a kadar ayrıntılı bir haritası için.
  • Aynı yıllarda aruzla ve heceyle yazılmış iki şiir seçin, örneğin Mehmed Âkif'in «Bülbül»ü ile bir Beş Hececi şiiri; ikisinin dilini ve ritmini karşılaştırın.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–1:10 Soğuk açılış: 1868 Londra'sından sisli bir sokak; bir matbaada küçük bir gazete basılır, başlıkta «Hürriyet». Bir cümle mürekkeple belirir: «beş beyit bir gazeli dokuz ayda». Ardından altı yıl sonrası: üç ciltlik bir antoloji, önsöz sayfası açılır; karşısında öfkeyle yazan bir el.
  • 1:10–1:50 Büyük soru: üç yol ayrımı: aruz, hece, serbest; her yolun başında bir tabela.
  • 1:50–3:00 Bağlam: önceki ünitelerin terazisi, sayan eli ve boş sayfası bir zaman çizgisine dizilir: 1868, 1897, 1911, 1929, 1941.
  • 3:00–6:30 Ana anlatı — tabii şiir: bir yanda divan kitapları, öbür yanda bir kahvede saz çalan âşık; Ziya Paşa'nın silüeti önce âşığa, sonra divan kitaplarına doğru döner. Zaman çizgisinde iki okun birbirine ters yöne gittiği görülür.
  • 6:30–10:00 Ana anlatı — hecenin yükselişi: sayan el büyür; yanında terazi küçülmez, inceltilir ve parlar. Bir dizede heceler sayılırken kısa ve uzun işaretleri de belirir: gizli aruz.
  • 10:00–12:30 Ana anlatı — ölçünün ötesi: basamak basamak kırılan dizeler bir merdiven gibi aşağı iner; ardından 1941 tarihli ince bir kitap; perdenin ardında belli belirsiz gidip gelen bir sarkaç.
  • 12:30–15:00 Metin anı: eski harflerle yazılmış gazete sayfası; «nâ-mevzûn» kelimesi büyür, altında bir türkü dörtlüğünün heceleri sayılarak yanar. Ardından pasajın ağır kelimeleri ile savunduğu sade şiir yan yana konur.
  • 15:00–15:50 Cevap ve kapanış: üç yol yeniden görünür ve bir meydanda buluşur. Son karede bir taç ve iki kısa cümle: «Kral öldü. Sonra kraliçe öldü.»

Anlatıcı açılışı tarihsel bir belgeseli anlatır gibi, tartışma bölümlerini dengeli ve merakla, Ziya Paşa'nın pasajını ise dönemin ağır diliyle ama anlaşılır bir tempoyla, «Hayır» kelimesinde belirgin bir vurgu bırakarak okur.

Telaffuz

  • Şiir ve İnşâ: «şi-İR ve in-ŞÂ». Hürriyet: «hür-ri-YET». Harâbât: «ha-râ-BÂT». Tahrib-i Harâbât: «tah-Rİ-bi ha-râ-BÂT».
  • Nâ-mevzûn: «NÂ-mev-ZÛN». Çöğür: «çö-ĞÜR». Üçleme: «üç-le-ME». Kayabaşı: «ka-YA-ba-şı». Avâm: «a-VÂM».
  • Ziya Gökalp: «zi-YA gök-ALP». Nâzım Hikmet: «NÂ-zım hik-MET». 835 Satır: «se-kiz-YÜZ o-tuz beş sa-TIR».
  • E. M. Forster: «İİ EM FOR-stır».