İçeriğe geç

Ünite EDB-101-08 · Seviye 1 — Temel

Mübalağa, telmih, irsal-i mesel, istifham

EDB-101 Edebi Dil ve Söz Sanatları

2.159 kelime · yaklaşık 10 dakika okuma · anlatım 11 dk

  • mübalağa
  • telmih
  • irsal-i mesel
  • istifham
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Mübalağa bir şeyi olduğundan büyük ya da küçük göstermektir; aşırılık derecesine göre tebliğ, iğrak ve gulüv diye üçe ayrılır ve zarafet ister.
  2. Telmih, bilinen bir hikâyeye, olaya ya da kişiye adını tam koymadan işaret etmektir; anlamını okurun belleği tamamlar.
  3. İrsal-i mesel, bir düşünceyi atasözü ya da vecizeyle güçlendirmektir; bazı beyitlerin ikinci dizeleri zamanla kendileri atasözü olmuştur.
  4. İstifham cevap beklemeyen sorudur; klasik kitaplarda tecahül-i arif içinde ele alınmış, Recâizâde'nin kitabında ayrı bir sanat olarak tanımlanmıştır.
  5. Nedîm'in «Hülâgû Han mısın kâfir» beytinde istifham, tecahül-i arif, telmih ve mübalağa bir sitemi birlikte kurar.

Kazanımlar

  • Mübalağayı tanımlayabilir ve klasik belagatin aşırılık derecesine göre yaptığı üçlü ayrımı örneklerle açıklayabilir.
  • Telmihi, bilinen bir hikâyeye ya da olaya gönderme olarak tanımlayabilir ve okurun kültürel birikiminin bu sanattaki rolünü gösterebilir.
  • İrsal-i meseli ve istifhamı, sözü bir atasözüyle ya da cevap beklemeyen bir soruyla güçlendirme yolları olarak ayırt edebilir.
  • Nedîm'in «Hülâgû Han mısın» beytinde dört sanatın birbirini nasıl desteklediğini çözümleyebilir.

Video metni

Soğuk açılış

«Sana bin kere söyledim!» Hiç kimse bin kere saymamıştır. «Öyle yoruldum ki ölüyorum.» Konuşan ölmüyordur. Gündelik konuşma abartıyla doludur ve kimse bunları yalan saymaz.

On beşinci yüzyılda Bursalı Ahmed Paşa bir beytinde sevgiliden ayrı geçen geceleri anlatır: her ayrılık gecesi, elli bin yıldan uzundur. Bir gecenin elli bin yıl sürmediğini şair de bilir, okur da. Ama o sayı, ayrılığın nasıl hissedildiğini hiçbir ölçünün söyleyemeyeceği kadar iyi söyler.

Büyük soru

Bir şair sözünü nasıl büyütür ve derinleştirir? Abartmak, bilinen bir hikâyeye göz kırpmak, bir atasözüne yaslanmak ya da cevap beklemeyen bir soru sormak bir dizeye ne katar?

Bağlam

Önceki ünitede Fuzûlî'nin suyunun «ömürlerdir» taştan taşa vurduğunu görmüştük; bir ırmak bir ömürden uzun bir hasret taşıyordu. Bu ünitenin dört sanatı, sözü iki yönde büyütür. Mübalağa onu olağan ölçüsünün ötesine taşır. Telmih, irsal-i mesel ve istifham ise onu dizenin dışındaki bir şeye bağlar: bilinen bir hikâyeye, herkesin kabul ettiği bir söze, okurun kendi zihninde vereceği bir cevaba. Biri sözü genişletir, öbürleri derinleştirir.

Ana anlatı — büyütmek

Mübalağa, bir şeyi olduğundan çok büyük ya da çok küçük göstermektir. Şair duygusunu doğal boyutlarının dışına taşıyarak okurun zihninde güçlü bir iz bırakmak ister. Ama klasik belagat bir şartı vurgular: mübalağa zarif ve nükteli olmalıdır. Güzel bir hayalle çerçevelenmeyen abartı soğuk düşer ve söz bayağılaşır.

Belagat kitapları mübalağayı aşırılığın derecesine göre üçe ayırır. Akla da geleneğe de uygun olan abartıya tebliğ denir ve en makbul tür sayılır. Fuzûlî'nin «can çıksa da aşk yolundan çıkmam, beni âşıkların geçtiği yolun kenarına gömün» demesi böyledir: canı pahasına aşktan dönmemek de, yol kenarına gömülmek de düşünülebilir şeylerdir. Akla uygun ama gerçekle çelişen abartıya iğrak denir. Ahmed Paşa'nın elli bin yıllık gecesi bu türdendir: bir geceyi yıllarla ölçmek akla sığar, ama böyle bir gece olmaz. Ne akla ne geleneğe uyan abartıya ise gulüv denir. Nef'î'nin bir beytinde bir karınca, tek bir sıcak nefesiyle yedi denizi serap hâline getirir; klasik belagat bu tür abartıyı, bir nükte taşımıyorsa, makbul saymaz.

Yaygın yanlış«Mübalağa bir tür yalandır» diye düşünülür.
Doğrusu

Mübalağada söyleyen de dinleyen de sözün gerçek ölçüsünü bilir; kimse aldatılmaz. Abartı, bir duygunun gerçek büyüklüğünü sayıların ve ölçülerin söyleyemeyeceği biçimde iletmenin yoludur.

Ana anlatı — başka bir hikâyeye göz kırpmak

Telmih, bir sözde bilinen bir hikâyeye, olaya, kişiye, atasözüne ya da kutsal metinden bir anlatıya adını tam koymadan işaret etmektir. Klasik tanımıyla, bir kıssaya ya da herkesçe bilinen bir meseleye onu açıkça anmadan söz arasında işaret olunmasıdır.

Telmih bir anahtar gibidir: kapıyı ancak o hikâyeyi bilen okur açar. On yedinci yüzyıl şairi Neşâtî bir beytinde gönlünün hâlini ne dosta ne düşmana anlatmasını, dert çeken Ferhad gibi dağlarla konuşmasını öğütler. Ferhad ile dağ kelimeleri, Şirin'in aşkı uğruna dağları delen Ferhad'ın hikâyesini çağırır. Tek bir ad, bütün bir aşk destanını dizeye taşır.

Nâbî ise gelen bir mektuba seslenir ve ona, ümit getiren bir hüdhüd gibi Sebâ'dan mı geldiğini sorar. Hüdhüd ve Sebâ kelimeleri, Kur'an'da da anlatılan, Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi Belkıs arasında hüdhüd kuşuyla taşınan haber hikâyesine gönderme yapar. Hikâyeyi bilmeyen okur için beyit güzel ama düz bir dizedir; bilen okur için bir mektubun beklenişi, bir kraliçenin beklenişine dönüşür.

Telmih, alıntıdan farklıdır. Bir ayeti ya da bir şiiri kelimesi kelimesine aktarmak başka sanatların işidir. Telmihte yalnızca işaret edilir; gerisini okurun belleği tamamlar.

Ana anlatı — atasözüne ve soruya yaslanmak

İrsal-i mesel, bir düşünceyi herkesin kabul ettiği bir sözle, bir atasözüyle ya da vecizeyle örneklendirip güçlendirmektir. Genellikle beytin ilk dizesinde bir düşünce söylenir, ikincisinde bir atasözü ya da onun kadar güçlü bir gerçekle pekiştirilir. On dokuzuncu yüzyılda Ziya Paşa, soyu bozuk birine üniformanın soyluluk vermeyeceğini söyler ve ekler: sırma işlemeli bir palan vursan da eşek yine eşektir.

Bu sanatın ilginç bir yan ürünü var. Bazı beyitlerin ikinci dizeleri o kadar sevilmiş ki ilk dizeleri unutulmuş ve kendileri atasözü olmuştur. On altıncı yüzyıl şairi Nev'î'nin bir beyti buna örnektir; ona birazdan döneceğiz.

İstifham, soru sorma sanatıdır; ama cevap almak için sorulan soru bir sanat değildir. Sanat olan, söze vurgu katmak, dikkat çekmek, içtenlik vermek için, cevabı beklenmeyen ya da zaten bilinen bir soruyu sormaktır. Klasik belagat kitapları istifhamı ayrı bir sanat olarak göstermemiş, önceki ünitede gördüğümüz tecahül-i arifin içinde ele almıştır; onu ayrı bir başlıkla ilk kez tanımlayan kitap, Tanzimat döneminde Recâizâde'nin yazdığı edebiyat kuramı kitabıdır. İkisinin farkı incedir: istifhamda düşünce bir soru biçiminde dile gelir; tecahül-i arifte ise cevap sorunun içine yerleştirilip okura sezdirilir.

Yaygın yanlış«Telmih, bir ayeti ya da şiiri alıntılamaktır» diye de düşünülür.
Doğrusu

Alıntı, kelimeleri aktarır; telmih yalnızca işaret eder. Neşâtî'nin beytinde Ferhad'ın hikâyesi anlatılmaz, adı ve dağ kelimesi o hikâyeyi çağırmaya yeter.

Metin anı

Nev'î'nin sözünü edelim önce. Bir şairler meclisine en son gelmiştir ve şöyle der:

Geldimse ne var ben şuarâ bezmine âhir
Âdet budur âhirde gelir bezme ekâbir

Şairler meclisine sonda geldimse ne olmuş; âdet budur, meclise büyükler en sonda gelir. İkinci dize bir atasözü gibi söylenmiş ve sonra gerçekten bir söz olarak dolaşmıştır. Aynı zamanda ince bir mübalağa taşır: şair, geç kalışını büyüklüğüne kanıt yapar.

On sekizinci yüzyılda Nedîm, bu ünitenin dört sanatını tek bir beyitte bir araya getirir:

Tahammül mülkünü yıktın Hülâgû Han mısın kâfir
Aman dünyâyı yaktın âteş-i sûzan mısın kâfir

Günümüz Türkçesiyle: sabır ülkesini yıktın; sen Hülâgû Han mısın, zalim? Aman, dünyayı yaktın; sen yakıcı bir ateş misin, zalim?

Sanatları tek tek ayıralım. İki dize de soru biçimindedir, ama Nedîm bir cevap beklemez: bu istifhamdır. Sevgilinin Hülâgû Han olmadığını, bir ateş olmadığını elbette bilir; bilmezden gelir: bu, önceki ünitede gördüğümüz tecahül-i ariftir. Hülâgû Han adı, on üçüncü yüzyılda Bağdat'ı yıkan Moğol hükümdarının tarihini çağırır: bu bir telmihtir. «Tahammül mülkü», yani sabrın ülkesi, bir sevgilinin yıkabileceği bir krallık gibi anlatılır; «dünyayı yaktın» ise olağan ölçünün çok ötesindedir: bu mübalağadır.

Dört sanat birbirini taşır. Telmih, abartıya tarihsel bir ağırlık verir: sevgilinin zulmü artık bir şehrin yıkımıyla ölçülür. Soru biçimi, sitemi hem daha canlı hem daha şakacı kılar. «Kâfir» diye biten her dize, sevgiliye yöneltilmiş sitemli bir hitaptır; şair kızar, ama kızgınlığı bir oyunun içinde durur. Okur, bir aşk sitemini okurken bir tarih sahnesinden geçer, bir yangının ortasında kalır ve sonunda gülümser.

Cevap ve bağlantı

Bir şair sözünü iki yoldan güçlendirir. Mübalağayla büyütür: bir geceyi elli bin yıla, bir sevgilinin sitemini dünya yangınına çevirir. Telmih, irsal-i mesel ve istifhamla derinleştirir: sözünü bilinen bir hikâyeye, herkesin kabul ettiği bir söze ya da okurun zihninde yankılanan bir soruya bağlar. Mübalağanın ölçüsü zarafettir; telmihin ölçüsü okurun bilgisidir; irsal-i meselin ölçüsü sözün doğruluğudur; istifhamın ölçüsü cevabın zaten bilinmesidir.

Nedîm'in beyti, bu ölçülerin hepsini aynı anda tutturur. Böylece EDB-101'in söz sanatları haritası tamamlanmış olur: benzetmeden istiareye, ad aktarmasından kişileştirmeye, karşıtlıktan kelime oyunlarına ve sözü büyütüp derinleştiren sanatlara kadar.

Kapanış kancası

Bu derste her sanatın klasik adını ve çoğu zaman bir Batı karşılığını gördük: teşbih ve simile, istiare ve metafor, tecahül-i arif ve ironi. İki gelenek aynı şeyleri mi adlandırıyor, yoksa dile farklı yerlerden mi bakıyor? Ve yirminci yüzyılda ortaya çıkan bir kuram, metaforun yalnızca şiirin değil, düşüncenin kendisinin yapısı olduğunu söylediğinde, klasik belagatin haritası ne olur? Dersin uzman ünitesi, bu karşılaştırmaya ve «Gözlerin deniz» dediğimizde zihnimizde olanın bilişsel açıklamasına bakıyor.

Özet kartı

  1. Mübalağa bir şeyi olduğundan büyük ya da küçük göstermektir; aşırılık derecesine göre tebliğ, iğrak ve gulüv diye üçe ayrılır ve zarafet ister.
  2. Telmih, bilinen bir hikâyeye, olaya ya da kişiye adını tam koymadan işaret etmektir; anlamını okurun belleği tamamlar.
  3. İrsal-i mesel, bir düşünceyi atasözü ya da vecizeyle güçlendirmektir; bazı beyitlerin ikinci dizeleri zamanla kendileri atasözü olmuştur.
  4. İstifham cevap beklemeyen sorudur; klasik kitaplarda tecahül-i arif içinde ele alınmış, Recâizâde'nin kitabında ayrı bir sanat olarak tanımlanmıştır.
  5. Nedîm'in «Hülâgû Han mısın kâfir» beytinde istifham, tecahül-i arif, telmih ve mübalağa bir sitemi birlikte kurar.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
MübalağaHyperboleBir şeyi olduğundan büyük ya da küçük gösterme
TelmihAllusionBilinen bir hikâyeye ya da olaya adını koymadan işaret etme
İrsal-i meselProverbial illustrationBir düşünceyi atasözü ya da vecizeyle güçlendirme
İstifhamRhetorical questionCevap beklemeden, vurgu için soru sorma

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) Tebliğ, iğrak ve gulüv arasındaki fark nedir? Ahmed Paşa'nın «elli bin yıldan uzun» gecesi hangisine girer, neden?
  2. (Kazanım 2) Neşâtî'nin beytinde «Ferhad» ve «dağ» kelimeleri hangi hikâyeyi çağırır? Bu hikâyeyi bilmeyen bir okur beyitte neyi kaçırır?
  3. (Kazanım 3) Ziya Paşa'nın «Zerdûz palan vursan eşek yine eşektir» dizesi hangi sanata örnektir? Beytin iki dizesi arasındaki ilişkiyi açıklayın.
  4. (Kazanım 3) İstifham ile cevap almak için sorulan soru arasındaki fark nedir? İstifham ile tecahül-i arif nasıl ayrılır?
  5. (Kazanım 4) Nedîm'in «Tahammül mülkünü yıktın Hülâgû Han mısın kâfir / Aman dünyâyı yaktın âteş-i sûzan mısın kâfir» beytinde dört sanatı gösterin.

Cevaplar

  1. Tebliğ akla da geleneğe de uygun abartıdır; iğrak akla uygun ama gerçekle çelişen abartıdır; gulüv ne akla ne geleneğe uyan abartıdır. Ahmed Paşa'nın gecesi iğraktır: bir geceyi yıllarla ölçmek akla sığar, ama gerçekte hiçbir gece elli bin yıl sürmez.
  2. Şirin'in aşkı uğruna dağları delen Ferhad'ın hikâyesini çağırır. Hikâyeyi bilmeyen okur, dağlarla konuşma öğüdünün arkasındaki çaresiz ve sabırlı aşkı, gönül derdinin kimseye değil yalnızca taşa anlatılabileceğini kaçırır; beyit onun için düz bir dize olarak kalır.
  3. İrsal-i meseldir. İlk dizede üniformanın soyu bozuk birine soyluluk vermeyeceği düşüncesi söylenir; ikinci dizede bu düşünce herkesin kabul edeceği bir gerçekle, sırma işlemeli palanın eşeği eşek olmaktan kurtaramayacağıyla örneklendirilip güçlendirilir.
  4. Cevap almak için sorulan soru bir bilgi isteğidir ve sanat sayılmaz. İstifhamda soru, vurgu, dikkat ya da duygu katmak için sorulur ve cevap beklenmez. Tecahül-i arifte ise şair cevabı bildiği hâlde bilmezden gelir ve cevabı sorunun içine yerleştirerek okura sezdirir; istifhamda düşünce yalnızca soru biçiminde dile gelir.
  5. İstifham: iki dize de cevap beklemeyen sorulardır. Tecahül-i arif: şair sevgilinin Hülâgû Han ya da ateş olmadığını bilir ama bilmezden gelir. Telmih: Hülâgû Han adı, Bağdat'ı yıkan Moğol hükümdarının tarihini çağırır. Mübalağa: sabrın bir ülke gibi yıkılması ve dünyanın yakılması olağan ölçünün çok ötesindedir.

Okuma

  • Nedîm'in «Tahammül mülkünü yıktın» beytiyle başlayan gazeli. Gazelin öbür beyitlerinde sevgiliye başka hangi tarihî ya da efsanevi adlarla seslenildiğini bulun.
  • Nev'î'nin «Âdet budur âhirde gelir bezme ekâbir» dizesi ve ikinci dizeleri atasözü olmuş başka beyitler. Bir atasözleri sözlüğünde vezinli görünen sözlerin kaynağını araştırın.
  • Pala'nın «Mübalağa» ile Uzun'un «Telmih» maddeleri (TDV İslâm Ansiklopedisi). Abartının ve göndermenin Divan şiirindeki başka kullanımlarını görmek için.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–0:50 Soğuk açılış: gündelik konuşma balonları («Bin kere söyledim!») ekranda belirip büyür. Ardından bir gece manzarası; ayın altında bir kum saati, kumlar akmaya devam eder ve sayaç «50.000» yılı gösterir.
  • 0:50–1:20 Büyük soru: dört simge belirir: büyüteç, bir kitaptan çıkan bir ok, bir atasözü levhası, bir soru işareti.
  • 1:20–2:10 Bağlam: önceki ünitenin taşlara çarpan ırmağı kısaca belirir; ardından bir oku iki yöne ayrılır: «büyütmek» ve «derinleştirmek».
  • 2:10–4:20 Ana anlatı — büyütmek: üç basamaklı bir merdiven: alt basamakta yol kenarında bir mezar taşı, orta basamakta uzayan bir gece, üst basamakta dev bir nefesle kuruyan denizler ve küçük bir karınca. Üst basamak soluklaşır.
  • 4:20–6:20 Ana anlatı — göz kırpmak: bir dağ yamacında kazma sallayan bir silüet; ardından bir mektup ile bir hüdhüd kuşu, uzakta bir saray kulesi. Kutsal kişiler gösterilmez.
  • 6:20–8:10 Ana anlatı — atasözü ve soru: bir terazinin bir kefesinde bir düşünce, öbür kefesinde bir atasözü levhası; kefeler dengeye gelir. Ardından bir soru işareti çınlar ama cevap balonu boş kalır.
  • 8:10–10:10 Metin anı: bir şairler meclisi; kapıdan en son giren figür başköşeye yürür. Ardından bir sevgili silüeti; arkasında bir anda yıkılan bir kale ve alevler, ama sahne şakacı bir ışıkla ve renklerle verilir, şiddet gösterilmez.
  • 10:10–10:50 Cevap ve kapanış: sekiz ünitenin sanatları iki sütunlu bir tabloda sıralanır, sağ sütunda Batı karşılıkları yanar; son karede bir göz ve bir deniz yan yana.

Anlatıcı açılışı gündelik ve esprili, mübalağa türlerini sabırlı, Nev'î beytini kendinden emin bir tebessümle, Nedîm beytini ise sitemli ama şakacı bir tonla okur.

Telaffuz

  • Mübalağa: «mü-BÂ-la-ğa». Tebliğ: «teb-LİĞ». İğrak: «iğ-RÂK». Gulüv: «gu-LÜV». Telmih: «tel-MİH». İrsal-i mesel: «ir-SÂ-li me-SEL». İstifham: «is-tif-HÂM».
  • Neşâtî: «ne-şâ-Tλ. Ferhâd: «fer-HÂD». Kûhsâr: «kûh-SÂR». Hüdhüd: «hüd-HÜD». Sebâ: «se-B».
  • Ziya Paşa: «zi-Y pa-ŞA». Zerdûz palan: «zer-DÛZ pa-LAN». Nev'î: «nev-λ. Şuarâ bezmi: «şu-a-R bez-Mİ». Ekâbir: «e-KÂ-bir».
  • Nedîm: «ne-DÎM». Hülâgû Han: «hü-lâ-GÛ HAN». Âteş-i sûzan: «Â-te-şi sû-ZAN».