Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Tevriye, iki anlamlı bir kelimeyi okurun önce yakın anlamı düşüneceği biçimde kullanıp asıl olarak uzak anlamı kastetmektir; çeviride kaybolur.
- Anlamın kastedildiği kesin bilinemiyorsa bu tevriye değil îhâmdır.
- Tecahül-i arif, bilineni bir nükte için bilmiyormuş gibi söylemektir; çoğunlukla cevabı bilinen sorularla yapılır ve övgü, sitem ya da şaşkınlık taşır.
- Hüsn-i talil, bir olayın gerçek sebebini bilerek bir kenara bırakıp yerine şairane bir sebep koymaktır; Tarlan onu heyecandan doğan sanatlar arasında sayar.
- Fuzûlî'nin Su Kasidesi'nde taştan taşa çarpan su, sevdiğinin ayağının toprağına ulaşmaya çalışan bir âşık olarak anlatılır.
Kazanımlar
- Tevriyeyi yakın ve uzak anlam kavramlarıyla açıklayabilir ve onu yalnızca çok anlamlı kelime kullanımından ayırt edebilir.
- Tecahül-i arifi, bilineni bilmezden gelme olarak tanımlayabilir ve hangi amaçlarla kullanıldığını örneklerle gösterebilir.
- Hüsn-i talili, bir olaya gerçek sebebi yerine şairane bir sebep gösterme olarak açıklayabilir.
- Fuzûlî'nin Su Kasidesi'nden bir beyitte hüsn-i talilin bir ırmağın akışını nasıl bir hasret hikâyesine çevirdiğini yorumlayabilir.
Video metni
Soğuk açılış
On altıncı yüzyılda bir şair bir beyti şöyle bitiriyor: «Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız.» Dünyanın sayfasında adımız kalıcı olarak kalır.
Cümle açık, anlamı da açık. Ama beyti yazan şairin adı Bâkî. «Bâkî» kelimesi Arapçada «kalıcı» demek; aynı zamanda şairin şiirlerini imzaladığı takma ad. Tek bir kelime iki şeyi birden söylüyor: adımız kalıcı olacak, ve dünyanın sayfasında «Bâkî» diye bir ad kalacak. Okur ilk anlamı okurken ikincisi arkadan göz kırpıyor.
Büyük soru
Divan şairleri okurla neden oyun oynar? İki anlamlı bir kelime, bilineni bilmiyormuş gibi sorulan bir soru ya da bir olaya uydurulmuş güzel bir sebep, bir beyte ne katar?
Bağlam
Bir önceki ünite Nâbî'nin beytindeki «hâl» kelimesiyle bitmişti: hem yüzdeki ben hem de durum. Bu ünitenin üç sanatı, Divan şiirinin okuru en çok düşündüren, en çok gülümseten oyunlarıdır. Üçünün ortak noktası da buradadır: hepsi okurun bildiği ile şairin söylediği arasındaki boşlukla oynar. Tevriye bir kelimenin iki anlamıyla, tecahül-i arif bilinen bir şeyi bilmiyormuş gibi davranmakla, hüsn-i talil ise bilinen bir sebebin yerine bir başkasını koymakla çalışır.
Ana anlatı — yakın anlam, uzak anlam
Tevriye, iki anlamlı bir kelimeyi, okurun aklına önce yakın anlamı gelecek biçimde kullanıp asıl olarak uzak anlamı kastetmektir. Yakın anlam, kelimenin ilk akla gelen anlamıdır ve cümledeki öteki kelimelerle desteklenir. Uzak anlam da yine bazı kelimelerin yönlendirmesiyle ortaya çıkar. Şair ilkini gösterir, ikincisini sezdirir.
Açılıştaki Bâkî örneğinde yakın anlam «kalıcı», uzak anlam şairin adıdır. Aynı oyunu başka şairler de kendi adlarıyla oynar. Hayâlî Bey için söylenen bir dizede «hayâli gözde kaldı» denir: yakın anlamıyla hayali gözde kalmıştır; uzak anlamıyla şair Hayâlî gözde kalmıştır.
Bazen oyun bir kentin haritasına kadar uzanır. Hüsnî adlı bir şairin beytinde âşık, sevgiliyi sorar ve ona «Vefa semtinde, doğru yoldadır» derler. Yakın anlamıyla sevgili İstanbul'daki Vefa semtinde, yol üzerindedir. Uzak anlamıyla sevgili vefalıdır ve doğru yoldadır, yani iffetlidir. Kelime oyununun işlemesi için okurun Vefa'nın bir semt adı olduğunu bilmesi gerekir.
Tevriyenin bir özelliği onu çeviriye dayanıksız kılar. Başka bir dile çevrildiğinde kelimenin iki anlamı birbirinden kopar ve sanat kaybolur. Klasik belagat kitaplarının bir kısmı bu yüzden tevriyeyi anlam sanatlarının yanında söz sanatları arasında da sayar.
Yaygın yanlış«Bir dizede iki anlamlı bir kelime varsa orada tevriye vardır» diye düşünülür.
Tevriye için yakın anlamın arkasında uzak anlamın bilerek kastedilmesi gerekir. Şairin kelimeyi hangi anlamda kullandığı kesin olarak bilinemiyorsa, klasik belagat buna ayrı bir ad verir: îhâm, yani şüpheye düşürme.
Ana anlatı — bilerek bilmezden gelmek
Tecahül-i arif, «bilenin bilmezlikten gelmesi» demektir: bilinen bir şeyi, bir nükte için bilinmiyormuş gibi söylemek. Batı retoriğinde en yakın karşılığı ironidir. Şair çoğu zaman cevabını bildiği sorular sorar.
Şeyhî, sevgilisine hayranlıkla şöyle sorar: «Melek misin yâ perîsin yâ rûh-ı kudsî aceb?» Melek misin, peri misin, yoksa kutsal bir ruh musun? Ve ekler: bu güzellik ve bu tatlılık bir insanda bulunur mu? Şair karşısındakinin bir insan olduğunu elbette bilir. Bilmezden gelmesi, güzelliği insanüstü bir düzeye taşımanın yoludur. Övgü, bir sorunun kılığına girmiştir.
Aynı sanat bir sitemi de taşıyabilir. On sekizinci yüzyılda Nedîm, gizli gizli ah eden, yakasını yırtan birine sorar: sen de mi bir güzele tutkun, inleyen bir âşıksın? Nedîm cevabı bilmektedir; soru, bir tanıklığın ve belki bir alayın biçimidir. Şeyh Gâlib ise bu sanatın özünü tek bir dizede özetler: «Gel ârif ol ki ma'rifet olsun tecâhülün.» Gel, bilen biri ol ki bilmezden gelmen bir hüner olsun. Tecahül, ancak bilen biri yaptığında sanattır.
Ana anlatı — güzel sebep
Hüsn-i talil, «güzel sebep gösterme» demektir. Şair bir olayın gerçek sebebini bir kenara bırakır ve onun yerine şairane, hayalî bir sebep koyar. Yağmur yağar, çünkü gök şair için ağlamaktadır. Şarap kırmızıdır, çünkü güzellerin dudağını görüp utanmıştır. Yol kenarındaki selviler sıra sıra dizilmiştir, çünkü oradan geçecek selvi boylu sevgiliyi görmek istemektedir.
Divan şiiri üzerine uzun yıllar çalışmış olan Ali Nihad Tarlan, hüsn-i talili doğrudan doğruya heyecandan doğan sanatlar arasında sayar. Şair dünyayı olduğu gibi değil, o anki ruh hâline göre yorumlar. Sevinci de, kederi de, umudu da dış dünyaya bir sebep olarak yükler. Sanat genellikle iki dizeye dağılır: ilk dizede bir olay anlatılır, ikinci dizede alışılmadık bir sebeple açıklanır.
On beşinci yüzyıl şairi Necâtî'nin bir beytinde lale yanaklı güzeller bahçeye girer; servi yürüyemez, gonca konuşamaz olur. Oysa servi zaten yerinde sabittir, goncanın da konuşma diye bir yeteneği yoktur. Necâtî bu olağan gerçekleri, sevgilinin boyunu ve dudağını görünce kendilerinden geçmeleriyle açıklar. Hüsn-i talil, dünyanın her sıradan hâlini bir aşk hikâyesinin sonucuna çevirir.
Yaygın yanlış«Hüsn-i talil, şairin gerçek sebebi bilmemesinden doğan bir yanlıştır» diye de düşünülür.
Şair gerçek sebebi bilir; onu bilerek bir kenara bırakır ve yerine duygusunu anlatan bir sebep koyar. Sanatın gücü de bu bilinçli yer değiştirmeden gelir.
Metin anı
On altıncı yüzyılın büyük şairi Fuzûlî, Hz. Peygamber'i övdüğü ve her beyti «su» kelimesiyle biten ünlü kasidesinde, bir ırmağın akışını şöyle anlatır:
Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su
Günümüz Türkçesiyle: «Onun ayağının toprağına ulaşayım» diye ömürlerdir durmadan, su başını taştan taşa vurarak avare dolaşır.
Bir ırmak neden taştan taşa çarparak akar? Gerçek sebebi herkes bilir: yer çekimi, eğim, yataktaki kayalar. Fuzûlî bunu bilmezden gelir ve başka bir sebep koyar: su, sevdiğinin ayağının toprağına ulaşmak için yanıp tutuşan bir âşıktır. Taşlara çarpması, çaresizce başını duvarlara vuran bir hasretlinin hâlidir. «Avare» sözü, yurdundan kopmuş, yolunu arayan bir yolcuyu anlatır. «Ömürlerdir» sözü de bu hasretin ne kadar eski olduğunu söyler.
Beyitte bu ünitenin üç sanatı birbirine yaslanır. Hüsn-i talil, akışa yeni bir sebep verir. Bunun için şair, gerçek sebebi bilmezden gelir; bu tecahül-i arifin bir tonudur. Ve su, bir insan gibi arzular, bir insan gibi başını vurur; önceki ünitelerden tanıdığımız teşhis de burada iş başındadır. Sonuç, bir doğa olayının bir aşk ve bağlılık hikâyesine dönüşmesidir. Okur bir daha taşlara çarpan bir ırmak gördüğünde, o suyun bir yere yetişmeye çalıştığını düşünmeden edemez.
Cevap ve bağlantı
Divan şairleri okurla oyun oynar, çünkü bu oyunlar okuru edilgen bir dinleyici olmaktan çıkarıp ortağa dönüştürür. Tevriye, bir kelimenin arkasına ikinci bir anlam gizler ve okuru onu bulmaya çağırır. Tecahül-i arif, bilineni soru hâlinde sorar ve cevabı okura bırakır. Hüsn-i talil, bilinen bir sebebi kenara koyar ve yerine duygunun sebebini yerleştirir. Üçünde de şair ile okur arasında bir göz kırpma vardır: ikisi de gerçeği bilir, ama şiirin içinde başka bir gerçek kurulur.
Bâkî'nin adıyla oynayan dizesi, Şeyhî'nin «melek misin» sorusu ve Fuzûlî'nin avare suyu, bu göz kırpmanın üç farklı biçimi.
Kapanış kancası
Fuzûlî'nin suyu bir kez değil, «ömürlerdir» durmadan taştan taşa vurur; bir ırmak, bir ömürden daha uzun bir hasret taşır. Şair burada bir şeyi büyütüyor, olağan ölçüsünün çok ötesine taşıyor. Divan şiirinde anlamı büyütmenin ve bir sözü başka bir hikâyeye, bir atasözüne, bir soruya bağlayarak derinleştirmenin başka yolları da var. Bir sonraki ünite, sözü büyüten ve derinleştiren bu sanatlara bakıyor.
Özet kartı
- Tevriye, iki anlamlı bir kelimeyi okurun önce yakın anlamı düşüneceği biçimde kullanıp asıl olarak uzak anlamı kastetmektir; çeviride kaybolur.
- Anlamın kastedildiği kesin bilinemiyorsa bu tevriye değil îhâmdır.
- Tecahül-i arif, bilineni bir nükte için bilmiyormuş gibi söylemektir; çoğunlukla cevabı bilinen sorularla yapılır ve övgü, sitem ya da şaşkınlık taşır.
- Hüsn-i talil, bir olayın gerçek sebebini bilerek bir kenara bırakıp yerine şairane bir sebep koymaktır; Tarlan onu heyecandan doğan sanatlar arasında sayar.
- Fuzûlî'nin Su Kasidesi'nde taştan taşa çarpan su, sevdiğinin ayağının toprağına ulaşmaya çalışan bir âşık olarak anlatılır.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Tevriye | Double entendre | Yakın anlamı gösterip uzak anlamı kastetme |
| Yakın ve uzak anlam | Near and far sense | Tevriyeli kelimenin ilk akla gelen anlamı ile asıl kastedilen anlamı |
| Tecahül-i arif | Feigned ignorance | Bilineni bir amaçla bilmiyormuş gibi söyleme |
| Hüsn-i talil | Fanciful aetiology | Bir olayı gerçek sebebi yerine şairane bir sebebe bağlama |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Bâkî'nin «Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız» dizesinde «bâkî» kelimesinin yakın ve uzak anlamları nedir? Bu dize neden tevriye örneğidir?
- (Kazanım 1) Tevriye ile îhâm arasındaki fark nedir?
- (Kazanım 2) Şeyhî'nin «Melek misin yâ perîsin yâ rûh-ı kudsî aceb?» sorusunda şair neyi bilmezden gelir ve bunu hangi amaçla yapar?
- (Kazanım 3) «Bu sabah güneş doğmadı, çünkü sen şehirden gitmiştin» cümlesinde hangi sanat vardır? Gerçek sebep ile gösterilen sebep nedir?
- (Kazanım 4) Fuzûlî'nin «Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su» dizesinde suyun akışına hangi sebep gösterilir? Beyitte hüsn-i talile eşlik eden başka hangi sanatlar vardır?
Cevaplar
- Yakın anlamı «kalıcı»dır: adımız dünyanın sayfasında kalıcı olarak kalır. Uzak anlamı şairin takma adıdır: dünyanın sayfasında «Bâkî» adı kalır. Şair yakın anlamı gösterirken kendi adını sezdirir; asıl göz kırpılan anlam uzak anlamdır. Bu yüzden tevriyedir.
- Tevriyede şair yakın anlamı gösterip uzak anlamı bilerek kasteder. Îhâmda ise kelimenin hangi anlamda kullanıldığı kesin olarak bilinemez; okur iki anlam arasında kararsız kalır.
- Sevgilinin bir insan olduğunu bilmezden gelir. Amacı övgüdür: güzelliği insanüstü bir düzeye taşımak için onun melek, peri ya da kutsal bir ruh olup olmadığını sorar. Övgü bir sorunun kılığına girmiştir.
- Hüsn-i talil vardır. Gerçekte güneşin doğmaması hava durumuyla ilgilidir; gösterilen sebep ise sevgilinin gitmesidir. Konuşan, kendi kederini bir doğa olayına sebep olarak yükler.
- Su, Hz. Peygamber'in ayağının toprağına ulaşmak için ömürlerdir hasretle ilerleyen bir âşık olarak anlatılır; taşlara çarpması başını vuran bir hasretlinin hâlidir. Hüsn-i talile, gerçek sebebi bilmezden gelme (tecahül-i arife yakın bir ton) ve suyun insan gibi arzulayıp başını vurması nedeniyle teşhis eşlik eder.
Okuma
- Fuzûlî, Su Kasidesi. Kasidenin bir yayımını bulup her beyitte suyun hangi sebeple akıtıldığını ya da hangi insan davranışıyla anlatıldığını not edin.
- Bâkî'nin «Minnet Hudâ'ya» beyti ve kendi adını tevriyeyle kullanan başka Divan şairlerinin son beyitleri. Takma adın bir gazelin son beytinde nasıl bir oyun malzemesine dönüştüğüne bakın.
- Sarıkaya'nın «Tevriye» ve «Tecâhül-i ârif» maddeleri ile Pala'nın «Hüsn-i ta'lîl» maddesi (Diyanet Vakfı ansiklopedisi). Üç sanatın daha fazla örneği ve türleri için.