Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Ian Watt (1957) romanın 18. yüzyıldaki yaygınlaşmasını yeni okur kitlesiyle, bireycilikle ve «biçimsel gerçekçilik»le açıklar.
- Johnson 1750'de yeni kurmacayı hayatı gerçek hâliyle gösteren, dev ve şövalyeye başvurmayan eserler olarak tarif eder ve okurlarını gençler, bilgisizler ve aylaklar diye niteler.
- Robinson Crusoe (1719) kendini «kendisi tarafından yazılmış» gerçek bir hayat hikâyesi olarak sunar; önsözdeki editör kurmaca olmadığını söyler.
- Doody (1996) romanın 18. yüzyılda icat edildiği görüşüne itiraz eder ve antik kökleri vurgular.
- Türkçede roman 1860'larda çevirilerle (Telemak, Robenson) ve 1872'de ilk yerli örneklerle başladı.
Kazanımlar
- Romanın 18. yüzyılda yaygınlaşmasını açıklayan toplumsal değişimleri Ian Watt'ın tezi üzerinden özetleyebilir.
- Roman ile şövalye romansı arasındaki farkı Samuel Johnson'ın 1750 tarihli denemesinden örnekle açıklayabilir.
- Robinson Crusoe'nun önsözündeki «gerçek belge» iddiasını romanın kurmacayla ilişkisi açısından yorumlayabilir.
- Romanın Türk edebiyatına çeviriler ve ilk yerli örneklerle ne zaman ve nasıl girdiğini tarihleriyle sıralayabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Londra, 1719. Kitapçılarda uzun başlıklı bir kitap satılıyor: York'lu denizci Robinson Crusoe'nun hayatı ve şaşırtıcı maceraları; Amerika kıyısında, ıssız bir adada tek başına yaşadığı yirmi sekiz yıl. Başlığın son sözcükleri önemli: Written by Himself, yani «kendisi tarafından yazılmıştır».
Kapakta Daniel Defoe'nun adı yok. Kitabın önsözünde yalnızca bir «editör» konuşuyor ve okura bu anlatının gerçek olduğunu söylüyor. Oysa Crusoe diye biri hiç yaşamadı. Okurun elindeki şey, kendini bir hayat hikâyesi gibi sunan bir kurmacaydı.
Büyük soru
Bir önceki ünitede Don Kişot'un 1605'te yayımlandığını görmüştük. Peki roman neden bir yüzyıl sonra, 18. yüzyılda, özellikle İngiltere'de, okurların sürekli okuduğu bir tür hâline geldi? Neden o dönemde, neden orada?
Bağlam
Bu sorunun en etkili cevaplarından biri, edebiyat eleştirmeni Ian Watt'ın 1957'de yayımladığı The Rise of the Novel (Romanın Yükselişi) kitabından gelir. Watt, üç yazar üzerinden düşünür: Daniel Defoe, Samuel Richardson ve Henry Fielding.
Watt'a göre roman, toplumsal değişimlerin bir araya geldiği bir anda büyüdü. Kentlerde okuryazar, kitaba para ayırabilen bir orta sınıf çoğalıyordu; kadın okurların sayısı artıyordu; insanlar kendi bireysel hayatlarına daha çok önem veriyordu. Bu okurlar kahramanlık destanlarından çok kendi hayatlarına benzeyen hikâyeler istiyordu. Watt bu yeni türün en ayırt edici özelliğini «biçimsel gerçekçilik» diye adlandırır: roman, kişileri, yerleri ve zamanı, sanki gerçek bir belgeymiş gibi somut ve ayrıntılı anlatır.
Ana anlatı — devler ve şövalyeler olmadan
Yeni tür, çağdaşlarının da gözünden kaçmadı. 31 Mart 1750'de, Samuel Johnson The Rambler adlı dergisinin dördüncü sayısında bu kurmacayı tarif etti. Ona göre dönemin kuşağının en çok hoşlandığı kurmaca eserler şunlardı:
such as exhibit life in its true state, diversified only by accidents that daily happen in the world
«Hayatı gerçek hâliyle gösteren, yalnızca dünyada her gün olan rastlantılarla çeşitlenen» eserler. Johnson bu yeni kurmacayı eski kahramanlık romanslarından da ayırır: bu kitaplar, bir hanımı düğün töreninden kaçıracak devlere de, onu esaretten kurtaracak şövalyelere de başvuramaz.
Bu cümle, bir önceki ünitenin şövalye romanlarına yazılmış bir veda gibidir. Don Kişot'un aklını başından alan devler ve büyücüler gitmiş, yerine sıradan insanların sıradan dünyası gelmişti. Johnson'ın endişesi de buradan doğar: bu kitapları kimler okuyor?
These books are written chiefly to the young, the ignorant, and the idle
«Bu kitaplar esas olarak gençler, bilgisizler ve aylaklar için yazılıyor.» Johnson, okurlar kendilerine benzeyen kahramanlarla kolayca özdeşleştiği için romanların örnek olma gücünün büyük olduğunu düşünür; yazarın da bu yüzden hangi örneği seçtiğine dikkat etmesi gerektiğini söyler.
Yaygın yanlış«Roman 18. yüzyılda İngiltere'de icat edildi» diye düşünülür.
Bu, tartışmalı bir iddiadır. Margaret Anne Doody, 1996'da yayımlanan The True Story of the Novel (Romanın Gerçek Hikâyesi) kitabında roman ile romans arasındaki keskin ayrımı sorgular ve uzun düzyazı anlatının antik Yunan ve Roma'ya kadar uzanan bir tarihi olduğunu savunur. 18. yüzyıl romanın doğduğu an değil, bugün tanıdığımız biçimiyle yaygınlaştığı an olarak da okunabilir.
Ana anlatı — roman Türkçeye nasıl geldi?
Romanın bir tür olarak yaygınlaşması her edebiyatta aynı zamanda olmadı. İslâm Ansiklopedisi'nin «Roman» maddesine göre sözcüğün kendisi Fransızcadan gelir: başlangıçta bilim dili Latincenin karşısında gelişen halk dilini, sonra o dille yazılan hikâyeleri anlatır.
Türk okuru romanla önce çevirilerle tanıştı. Yûsuf Kâmil Paşa'nın 1862'de Fénelon'dan çevirdiği Tercüme-i Telemak, aynı yıl Münif Paşa'nın Victor Hugo'dan çevirisi ve 1864'te Ahmed Lutfi'nin Defoe'nun eserinin Arapçasından çevirdiği Tercüme-i Hikâye-i Robenson bu ilk örnekler arasındadır. Yani Robinson Crusoe, Londra'da yayımlanmasından yaklaşık yüz kırk beş yıl sonra, Arapça üzerinden Türkçeye geldi. Arap harfli Türkçeyle yazılan ilk yerli örnekler de hemen ardından geldi: Şemseddin Sâmi'nin Taaşşuk-ı Talʿat ve Fitnat'ı (1872), Emin Nihad'ın Müsâmeretnâme'si ve Ahmed Midhat'ın uzun hikâye ve romanları.
Madde, bunlardan önce Ermeni harfleriyle Türkçe yazılmış Akabi Hikâyesi'ni (1851) ilk örnek sayanların da olduğunu, ama bu tür eserlerin dar bir çevrede kaldığını not eder. Maddeye göre ilk Türk romanları, anlatım tekniği bakımından halk hikâyesinin ve meddah geleneğinin izlerini taşır. Bu önemli bir ayrıntı: yeni tür, eski anlatıcıların sesiyle konuşarak başladı.
Metin anı
Romanı roman yapan somutluğu görmek için Robinson Crusoe'nun ilk cümlesine bakmak yeter:
I was born in the year 1632, in the city of York, of a good family, though not of that country, my father being a foreigner of Bremen
«1632 yılında York kentinde, iyi bir ailede doğdum; ama ailem oralı değildi, babam Bremenli bir yabancıydı.» Bir destan «bir zamanlar» der; bu cümle bir yıl, bir şehir ve bir göç hikâyesi verir. Anlatıcı sonra soyadının nasıl değiştiğini de açıklar: annesinin ailesinin adı Robinson'dur, babasınınki Kreutznaer'dir; İngilizcede bu ad aşınıp «Crusoe» olmuştur. Bir nüfus kaydı kadar ayrıntılı bir başlangıç.
Önsözdeki editör de aynı oyunu oynar:
The editor believes the thing to be a just history of fact; neither is there any appearance of fiction in it.
«Editör bunun doğru bir olaylar tarihi olduğuna inanıyor; içinde kurmacayı düşündürecek hiçbir şey yok.» Bu ünitenin başındaki soruya burada bir cevap saklı. Yeni okur, masal değil belge istiyordu. Defoe ona belge gibi görünen bir kurmaca verdi. Edebiyatın ilk derslerinde gördüğümüz kurmaca ile gerçek arasındaki ilişki, romanda neredeyse bir oyuna dönüşür: roman gerçekmiş gibi davranarak inandırır.
Cevap ve bağlantı
Roman neden 18. yüzyılda yaygınlaştı? Watt'ın tezine göre, okuyabilen, kitap alabilen ve kendi hayatına benzeyen hikâyeler isteyen yeni bir okur kitlesi oluştuğu için. Johnson'ın denemesi, çağdaşların bu değişimi nasıl gördüğünü gösterir: devler ve şövalyeler yerine gündelik hayat, ve bu hayatı okuyan yeni, genç bir kitle. Defoe ise bu okura belge gibi görünen bir kurmaca sundu.
Ama bu cevap bir tarih değil, bir yorum. Doody'nin itirazı, romanın çok daha eski köklerini hatırlatır. Türk edebiyatının örneği de romanın her yerde aynı anda doğmadığını gösterir: Türkçede roman çevirilerle ve 19. yüzyılın ikinci yarısında, meddahın sesini taşıyarak başladı.
Kapanış kancası
On dokuzuncu yüzyılda romanlar çoğu zaman önce gazetelerde, parça parça, tefrika olarak yayımlandı; okurlar hikâyenin devamını bir sonraki sayıda bekledi. Yirminci yüzyılda hikâye bir kez daha ev değiştirdi: önce radyonun sesine, sonra televizyonun ekranına taşındı. Bir sonraki ünite, hikâyenin bu yeni evlerine bakıyor.
Özet kartı
- Ian Watt (1957) romanın 18. yüzyıldaki yaygınlaşmasını yeni okur kitlesiyle, bireycilikle ve «biçimsel gerçekçilik»le açıklar.
- Johnson 1750'de yeni kurmacayı hayatı gerçek hâliyle gösteren, dev ve şövalyeye başvurmayan eserler olarak tarif eder ve okurlarını gençler, bilgisizler ve aylaklar diye niteler.
- Robinson Crusoe (1719) kendini «kendisi tarafından yazılmış» gerçek bir hayat hikâyesi olarak sunar; önsözdeki editör kurmaca olmadığını söyler.
- Doody (1996) romanın 18. yüzyılda icat edildiği görüşüne itiraz eder ve antik kökleri vurgular.
- Türkçede roman 1860'larda çevirilerle (Telemak, Robenson) ve 1872'de ilk yerli örneklerle başladı.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Roman | Novel | Kişileri, yeri ve zamanıyla ayrıntılı kurulan uzun düzyazı kurmaca |
| Romans | Romance | Kahramanlık, büyü ve olağanüstü maceralar anlatan uzun anlatı türü |
| Biçimsel gerçekçilik | Formal realism | Kurmacayı somut ad, tarih ve yerlerle, gerçek bir kayıt izlenimi vererek anlatma biçimi |
| Tefrika | Serial | Bir romanın gazete ya da dergide bölüm bölüm, sayıdan sayıya yayımlanması |
| Editör kurmacası | Editor fiction | Yazarın kendini yalnızca yayımlayıcı gibi göstererek metni bulunmuş bir belge gibi sunması |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Watt'a göre hangi toplumsal değişimler romanın 18. yüzyılda yaygınlaşmasını sağladı?
- (Kazanım 2) Johnson yeni kurmacayı eski romanslardan hangi özellikle ayırır?
- (Kazanım 2) Johnson romanların okurları konusunda neden endişelidir?
- (Kazanım 3) Robinson Crusoe'nun başlığı ve önsözü kurmacayı nasıl sunar ve bu neden etkilidir?
- (Kazanım 4) Roman Türk edebiyatına hangi yollarla ve hangi tarihlerde girdi?
Cevaplar
- Okuryazar ve kitaba para ayırabilen bir orta sınıfın büyümesi, kadın okurların çoğalması, bireyciliğin güçlenmesi ve gerçekçi anlatıya yönelen bir zevk. Watt bu okurun kendi hayatına benzeyen hikâyeler istediğini ve romanın bunu biçimsel gerçekçilikle karşıladığını savunur.
- Yeni kurmaca hayatı gerçek hâliyle, yalnızca her gün olabilecek rastlantılarla çeşitlendirerek gösterir; bir hanımı kaçıran devlere ya da onu kurtaran şövalyelere başvuramaz.
- Çünkü bu kitapların esas olarak gençler, bilgisizler ve aylaklar için yazıldığını düşünür; okurlar kendilerine benzeyen kahramanlarla kolayca özdeşleştiği için romanların örnek olma gücü büyüktür ve yazar hangi örneği seçtiğine dikkat etmelidir.
- Başlık kitabı Crusoe'nun «kendisi tarafından yazılmış» bir hayat hikâyesi olarak sunar; önsözdeki editör bunun doğru bir olaylar tarihi olduğunu ve kurmacayı düşündürecek hiçbir şey taşımadığını söyler. Belge isteyen yeni okur için bu, kurmacayı inandırıcı kılan bir çerçevedir.
- Önce çevirilerle: 1862'de Tercüme-i Telemak ve Hugo çevirisi, 1864'te Arapçadan Tercüme-i Hikâye-i Robenson. Ardından ilk yerli örneklerle: 1872'de Şemseddin Sâmi'nin Taaşşuk-ı Talʿat ve Fitnat'ı, Emin Nihad'ın Müsâmeretnâme'si ve Ahmed Midhat'ın eserleri; bunlar halk hikâyesi ve meddah geleneğinin izlerini taşır.
Okuma
- Daniel Defoe, Robinson Crusoe, önsöz ve ilk bölüm. Kısaltılmamış bir Türkçe çeviriyle okuyun; ilk sayfalardaki tarih, yer ve ad ayrıntılarını not edin.
- Samuel Johnson, The Rambler, sayı 4 (İngilizce, Vikikaynak'ta çevrimiçi). Kısa bir deneme; roman okurlarına dair endişeleri bugünkü tartışmalarla karşılaştırın.
- Şemseddin Sâmi, Taaşşuk-ı Talʿat ve Fitnat, sadeleştirilmiş bir baskı. Anlatıcının okura seslendiği yerlere dikkat edin.