Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Yavaş okuma bilinçli bir seçimdir: kısa bir parçaya olağandan çok daha fazla zaman ve dikkat vermek.
- Nietzsche (1886) kendini «yavaş okumanın öğretmeni» sayar ve iyi okumayı yavaş, derin, geriye ve ileriye bakarak okumak diye tarif eder.
- On dakikanın adımları: yüksek sesle okumak, şaşırtan sözcükleri işaretlemek, cümlenin kuruluşuna bakmak, bilinmeyenleri sormak ve başa dönmek.
- Aşk-ı Memnu'nun ilk cümlesi bir sınıfı, bir şüpheyi, bir bilinmeyeni ve görünüş ile iç arasındaki aralığı taşır.
- Sadeleştirilmiş bir baskıyla özgün metni karşılaştırmak, sözcük seçiminin anlamdaki ağırlığını sınamanın iyi bir yoludur.
Kazanımlar
- Yavaş okumanın hızlı okumadan farkını amacı ve yöntemi üzerinden açıklayabilir.
- Kısa bir paragrafı sözcük seçimi, sözdizimi ve bilinmeyen öğeler açısından adım adım okuyabilir.
- Aynı cümlenin sadeleştirilmiş bir baskısıyla özgün hâlini karşılaştırarak neyin korunup neyin değiştiğini tartışabilir.
- Nietzsche'nin «iyi okumak» tanımını bir okuma alışkanlığına çevirebilir.
Video metni
Soğuk açılış
1886 sonbaharı, Cenova yakınlarında küçük bir kıyı kasabası. Bir filozof, beş yıl önce yayımladığı kitabına yeni bir önsöz yazıyor ve okurlarından ilginç bir şey istiyor: acele etmeyin. Kendini tek bir sıfatla tanıtıyor: yavaş okumanın öğretmeni.
Filozofun adı Friedrich Nietzsche. Önsözün sonunda okurlarına bir çağrıda bulunuyor: «Beni iyi okumayı öğrenin!» Ve iyi okumanın ne demek olduğunu da bir cümleyle anlatıyor. O cümleye birazdan döneceğiz, çünkü bu ünite onu uygulamaya çalışacak.
Büyük soru
Tek bir paragrafa on dakika ayırmak ne kazandırır? İlk ünitede hızın anlamadan ödün vererek geldiğini gördük. Şimdi ters yönü deneyelim: yavaşladığımızda bir metinde gerçekten ne görürüz, ve bunu nasıl yaparız?
Bağlam
Nietzsche filozof olmadan önce bir filologdu; eski Yunan ve Latin metinlerini harf harf inceleyen bir meslekten geliyordu. Morgenröte (Tan Kızıllığı) kitabının 1886 önsözünde bu mesleği kuyumculuğa benzetir: sözcüklerin kuyumculuğu ve uzmanlığı. Filoloji, der, kendisine gönül verenden her şeyden önce tek bir şey ister: kenara çekilmek, zaman tanımak, sessizleşmek, yavaşlamak. Ve hiçbir şeye ulaşamaz, eğer ona lento, yani ağır ağır ulaşmıyorsa.
Nietzsche'nin bu önsözü bir tepki olarak da okunur. Kendi çağını «acele», «terli bir telaş» çağı diye anar; her şeyle, her eski ve yeni kitapla hemen «işini bitirmek» isteyen bir zaman. Yüz kırk yıl sonra bu tarifin eskidiğini söylemek zor.
Ana anlatı — yavaş okuma ne değildir
Yavaş okumanın ne olmadığını önce netleştirelim. Yavaş okumak, anlamadığımız bir metinde takılıp kalmak değildir; o bir güçlüktür, yöntem değil. Her kitabı yavaş okumak da değildir; bir tren tarifesini kimse on dakika okumaz. Yavaş okuma bilinçli bir seçimdir: kısa bir parçayı, bir paragrafı, bir beyti, bir sahneyi alıp ona olağandan çok daha fazla zaman ve dikkat vermek.
Eleştiri tarihinde bu pratiğin yakın bir akrabası var: yakın okuma. Yirminci yüzyılın ortasında pek çok üniversite dersi, öğrencilere bir şiiri ya da paragrafı yazarının hayatından, döneminden bağımsız olarak, yalnızca kâğıttaki sözcüklere bakarak çözümletirdi. Yakın okumanın bir kuramı ve bir tarihi var; kuram derslerinde ayrıca ele alınıyor. Burada bize gereken onun gündelik hâli: dikkatin mercekle bir metne tutulması.
Yaygın yanlış«Yavaş okuyan okur yetersiz okurdur» diye düşünülür.
Akıcı okuyamamak ile bilerek yavaşlamak farklı şeylerdir. İyi okurlar hızlarını amaca göre ayarlar: bir haberde hızlanır, bir şiirde durur. Yavaşlama bir beceridir.
Ana anlatı — on dakikanın adımları
Peki on dakika boyunca bir paragrafa ne yapılır? Birkaç alışkanlık bu zamanı doldurur. Önce paragraf yüksek sesle okunur; göz kaçırsa da kulak cümlenin nerede nefes aldığını, nerede uzadığını duyar. Sonra şaşırtan sözcüklerin altı çizilir: yazar neden bu sözcüğü seçti de bir başkasını seçmedi? Ardından cümlenin kuruluşuna bakılır; Türkçede yüklem sona geldiği için, bir cümlenin ne dediğini ancak sonunda öğreniriz ve yazar bu bekleyişi uzatarak ya da kısaltarak bir etki yaratabilir.
Bir de bilinmeyenlere bakılır. Metin bize neyi söylemiyor? Kimden, neyden bahsettiğini açıklamadan konuşuyor mu? Son olarak, paragrafı okuduktan sonra ilk cümleye geri dönülür, çünkü şimdi başka bir yerden bakıyoruz. Nietzsche'nin tarifindeki sözcük tam da budur: iyi okumak, yavaş, derin, rück- und vorsichtig okumaktır. Almancada bu hem «özenli ve dikkatli» demektir, hem de sözcük sözcük «geriye ve ileriye bakarak».
Yaygın yanlış«Yavaş okumak her kelimeyi sözlükte aramaktır» denir.
Sözlük bir araçtır, yöntemin kendisi değil. Yavaş okumanın asıl sorusu bir sözcüğün ne anlama geldiği değil, o sözcüğün o yerde ne yaptığıdır.
Metin anı
Şimdi bir paragrafı gerçekten yavaş okuyalım. Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su şu cümleyle başlar:
Maun sandalla müsademeyi andıran bu tesadüflere artık o kadar alışmıştılar ki, bugün Kalender'den dönerken gene onun âdeta çarparcasına yakından sıyırıp geçişini fark etmemiş göründüler.
İlk sözcük bir ağaç: maun. Pahalı, koyu renkli bir kereste. Bir sandalı maundan yaptırmak bir zenginlik işaretidir; roman daha ilk sözcüğünde bir sınıfı gösteriyor.
Sonra «müsademe». Bu Arapça kökenli sözcük «çarpışma» demektir, ama Türkçede sert, neredeyse resmî bir ağırlığı vardır. Bir sandalın öbürüne yaklaşması için ağır bir sözcük. Ve yalnız bir çarpışma değil, çarpışmayı «andıran» bir şey: henüz çarpışma olmamış, ama olmaya çok yakın.
«Tesadüf» sözcüğüne bakalım. Romanın ilk cümlesi bu karşılaşmaları tesadüf diye adlandırıyor, ama hemen ardından «artık o kadar alışmıştılar ki» diyor. İnsan tesadüflere alışır mı? Bir şeye alışmak için onun tekrarlanması gerekir, ve tekrarlanan tesadüf, tesadüf olmaktan çıkmaya başlar. Cümle daha ilk satırında okura bir şüphe fısıldıyor.
Sonra bir zamir: «onun». Kimin? Metin söylemiyor. Okur, sandalın sahibini tanımadan, bir hikâyenin ortasına bırakılmış. Buna in medias res denir, yani «işlerin ortasından» başlamak.
Ve cümlenin sonu, Türkçenin yüklemi sona saklama alışkanlığıyla gelen asıl yük: «fark etmemiş göründüler». Fark etmediler demiyor. Fark etmemiş göründüler. Kadınların içinde ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca dışarıya nasıl göründüklerini. Bir görünüş ile bir iç arasındaki bu aralık, Halid Ziya'nın bütün romanı boyunca açacağı yarayı ilk cümlenin son iki sözcüğüne yerleştiriyor.
Bir ayrıntı daha. Bugün piyasada romanın sadeleştirilmiş baskıları da var ve bazılarında bu cümle «müsademe» yerine «çarpışma» sözcüğüyle açılıyor. Halid Ziya'nın kendisi de sağlığında romanın bir baskısını sadeleştirmiş, önsözünde yalnızca yeni kuşağın tanımadığı sözcüklerin Türkçeleştirildiğini, üsluba ve cümle kuruluşuna hiç dokunulmadığını yazmıştı. Yavaş okur bu iddiayı sınayabilir: «müsademe» ile «çarpışma» gerçekten aynı ağırlıkta mı?
Cevap ve bağlantı
Tek bir paragrafa on dakika ayırmanın karşılığı ne oldu? Bu ünitede tek bir cümleye bakarak bir sınıfı, bir şüpheyi, bir bilinmeyeni ve bir romanın ana gerilimini bulduk. Hızlı okumada bunların hiçbiri kaybolmaz ama çoğu fark edilmez; yavaş okuma onları görünür kılar. Nietzsche'nin «geriye ve ileriye bakarak» okuma tarifi tam da bunu anlatıyor: cümlenin sonunda öğrendiğimiz şey, başına dönüp baktığımızda başka bir anlam kazanıyor.
Yavaş okuma her metin için değil, ama her okur için. Günde tek bir paragrafı bu dikkatle okumak, zamanla bütün okumalarımızın kalitesini değiştirir: göz, hızlı okurken bile, bir sözcüğün ağırlığını fark etmeye başlar. Halid Ziya gibi dilin her ayrıntısını tartan yazarlar da bu dikkatle okunmayı bekler; «müsademe» ile «çarpışma» arasındaki farkı ancak yavaşlayan okur duyar.
Kapanış kancası
Ama yavaş okumanın bir sorunu var: on dakikada fark ettiğimiz şeyleri bir hafta sonra unutabiliyoruz. «Müsademe» sözcüğünün ağırlığını, «fark etmemiş göründüler»in açtığı aralığı bir yere kaydetmezsek, gördüğümüz şey buharlaşıyor. Sıradaki ünite o kaydın yollarına bakıyor: kenar notları ve okuma defteri.
Özet kartı
- Yavaş okuma bilinçli bir seçimdir: kısa bir parçaya olağandan çok daha fazla zaman ve dikkat vermek.
- Nietzsche (1886) kendini «yavaş okumanın öğretmeni» sayar ve iyi okumayı yavaş, derin, geriye ve ileriye bakarak okumak diye tarif eder.
- On dakikanın adımları: yüksek sesle okumak, şaşırtan sözcükleri işaretlemek, cümlenin kuruluşuna bakmak, bilinmeyenleri sormak ve başa dönmek.
- Aşk-ı Memnu'nun ilk cümlesi bir sınıfı, bir şüpheyi, bir bilinmeyeni ve görünüş ile iç arasındaki aralığı taşır.
- Sadeleştirilmiş bir baskıyla özgün metni karşılaştırmak, sözcük seçiminin anlamdaki ağırlığını sınamanın iyi bir yoludur.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Yavaş okuma | Slow reading | Kısa bir parçayı sözcük, diziliş ve bilinmeyenlere dikkat ederek ağır ağır okuma |
| Yakın okuma | Close reading | Metnin dilini ve ayrıntılarını kendi içinde dikkatle çözümleme yöntemi |
| Sözcük seçimi | Diction | Yazarın bir anlam için hangi sözcüğü seçtiği ve bu seçimin etkisi |
| in medias res | In medias res | Anlatının olayların ortasından açılması |
| Filoloji | Philology | Metinleri dil, tarih ve nüsha açısından inceleyen bilim |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Yavaş okumak ile anlamadığı bir metinde takılıp kalmak arasındaki fark nedir?
- (Kazanım 2) Bir paragrafı on dakikada okurken izlenebilecek adımlardan üçünü yaz ve birinin neden işe yaradığını açıkla.
- (Kazanım 2) Aşk-ı Memnu'nun ilk cümlesinde «tesadüf» ile «alışmıştılar» sözcükleri yan yana geldiğinde okurda nasıl bir şüphe doğar?
- (Kazanım 3) Sadeleştirilmiş bir baskıda «müsademe» yerine «çarpışma» kullanılması hangi soruyu gündeme getirir? Halid Ziya'nın kendi önsözündeki iddiayı da an.
- (Kazanım 4) Nietzsche'nin rück- und vorsichtig ifadesi hangi iki anlamı birden taşır? Bunu bir okuma alışkanlığına nasıl çevirirsin?
Cevaplar
- Yavaş okumak bilinçli bir yöntemdir: kısa bir parçaya bilerek fazla zaman ve dikkat verilir. Takılıp kalmak ise bir güçlüktür; okur yavaşlamayı seçmemiş, anlayamadığı için ilerleyememiştir.
- Yüksek sesle okumak, şaşırtan sözcükleri işaretlemek, cümlenin kuruluşuna bakmak, bilinmeyenleri sormak ve başa dönmek. Örneğin yüksek sesle okumak, gözün kaçırdığı ritmi ve cümlenin nerede nefes aldığını kulağa duyurur.
- İnsan tesadüflere alışmaz; alışmak için bir şeyin tekrarlanması gerekir ve tekrarlanan tesadüf artık tesadüf olmaktan çıkar. Okur karşılaşmaların gerçekten tesadüf olup olmadığından şüphelenmeye başlar.
- İki sözcüğün aynı ağırlığı taşıyıp taşımadığı sorusunu: «müsademe» daha sert ve resmî bir ton taşır. Halid Ziya sadeleştirmede yalnız sözcüklerin Türkçeleştirildiğini, üslup ve cümle kuruluşuna dokunulmadığını yazmıştı; yavaş okur bu iddiayı sınayabilir.
- Hem «özenli ve dikkatli», hem de sözcük sözcük «geriye ve ileriye bakarak». Alışkanlık olarak: bir paragrafın sonuna geldiğimizde başına dönüp, sonda öğrendiklerimizle ilk cümleyi yeniden okumak.
Okuma
- Halid Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu (1901), ilk bölüm. Hem özgün dile yakın bir baskıdan hem de sadeleştirilmiş bir baskıdan aynı sayfayı okuyup karşılaştırın.
- Friedrich Nietzsche, Tan Kızıllığı (Morgenröte), 1886 önsözü. Türkçe çevirileri var; önsözün 5. bölümü birkaç paragraftır.
- Kendi seçtiğiniz bir romanın ilk paragrafı. Bu ünitedeki adımlarla on dakika okuyun ve ne bulduğunuzu not edin.