İçeriğe geç

Ünite EDB-001-01 · Seviye 0 — Keşif

Edebiyat nedir, ne değildir?

EDB-001 Edebiyat Nedir?

1.998 kelime · yaklaşık 9 dakika okuma · anlatım 11 dk

  • edebiyat
  • kurmaca
  • edebîlik
  • metin
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Aynı olay haber olarak da öykü olarak da yazılabilir; fark konuda değil, sözcüklerin dizilişinde ve o dizilişin okurdan istediği dikkattedir.
  2. «Edebiyat süslü dildir» tanımı Orhan Veli'nin süssüz şiiri karşısında, «edebiyat uydurmadır» tanımı deneme, gezi yazısı ve reklam karşısında çöker.
  3. Jakobson edebiyatın konusunu, bir metni edebi eser yapan nitelikte, yani edebîlikte aradı.
  4. Edebiyat bir raf ya da liste değil, metin ile okur arasındaki bir anlaşmadır: okur her ayrıntının bir şey söyleyebileceğini varsayar.
  5. Bir şiir gündelik bir türü taklit ederek (mezar taşı yazısı) o türün söyleyemediğini söyleyebilir.

Kazanımlar

  • Aynı olayı aktaran bir haber ile bir öykü arasındaki farkı somut bir örnek üzerinden açıklayabilir.
  • «Edebiyat süslü dildir» ve «edebiyat uydurmadır» tanımlarının sınırlarını birer karşı örnekle gösterebilir.
  • Edebiyatı bir konu listesi olarak değil, metin ile okur arasında kurulan bir ilişki olarak tarif edebilir.
  • Kısa bir şiiri, taklit ettiği gündelik metin türüyle karşılaştırarak yakından okuyabilir.

Video metni

Soğuk açılış

Ocak 1886, Petersburg. Bir gazetenin üçüncü sayfasında, günün haberlerinin arasında bir arabacının hikâyesi duruyor. Haber diliyle yazılsa tek satır tutardı: «Arabacı İona Potapov'un oğlu bu hafta hastanede öldü.» Kimse o satırda durmazdı. Aynı olay, aynı gazetede, Anton Çehov'un kaleminden çıktığında ise yüz kırk yıldır okunuyor, onlarca dile çevriliyor ve okuyanların bir kısmı son satırda boğazının düğümlendiğini söylüyor.

Olay değişmedi. Ölen çocuk da, yas tutan baba da aynı. Değişen şey sözcüklerin dizilişi ve o dizilişin okurdan istediği şey.

Büyük soru

Peki bir metni edebiyat yapan ne? Konusu mu, dili mi, yoksa bizim ona nasıl baktığımız mı? Bu soruya tek cümlelik, her metne uyan bir cevap bulunmuyor. Ama sık duyulan cevapların nerede tutup nerede çöktüğünü görebiliriz, ve sonunda elimizde işe yarayan bir tarif kalır.

Bağlam

Çehov o yıllarda yirmi altı yaşında bir tıp doktoruydu ve geçimini büyük ölçüde gazetelere yazdığı kısa parçalarla sağlıyordu. Bu öyküyü de takma adıyla, «A. Çehonte» imzasıyla yayımladı. Yani öykü ile haber aynı kâğıda, aynı mürekkeple, aynı okur için basıldı. Aralarındaki sınır bir cilt kapağı, bir kütüphane rafı ya da bir ders kitabı değildi.

Bu ayrıntı önemli, çünkü edebiyatı çoğu zaman bir yere koyarak tanırız: kitapçının «edebiyat» rafına, okul müfredatına, «klasikler» dizisine. Oysa bu raflar sonradan kurulur. Metin yazıldığı an ortada yalnızca sözcükler vardır, ve o sözcükler bir gazete sayfasında haberlerle omuz omuza durabilir.

Ana anlatı — aynı olay, iki metin

Haber, okura beş soruyu cevaplamaya çalışır: kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl. Cevapları ne kadar hızlı verirse o kadar iyidir. Çehov'un öyküsü ise bu soruların hiçbirine acele etmez. Karla açılır: akşam, sokak lambaları yeni yanmış, iri ıslak kar tanecikleri tembel tembel dönüyor, arabacı İona bembeyaz, bir hayalet gibi. Okur daha ne olduğunu bilmeden bir havanın içine yerleştirilir.

Ölüm haberi ancak ilk müşteriyle gelir ve neredeyse geçerken söylenir. İona arkasına dönüp bir askere oğlunun bu hafta öldüğünü söyler. Asker «neden öldü?» diye sorar; İona cevap verirken karanlıktan bir küfür yükselir ve asker «sür, sür, böyle giderse yarına da varamayız» der. Öykünün asıl olayı ölüm değildir. Asıl olay, kimsenin dinlememesidir.

Gece boyunca aynı sahne tekrarlanır. Üç gürültücü genç arabaya biner; İona onlara da anlatmaya çalışır ve karşılığında ensesine bir şaplak yer. Bir kapıcıyla konuşmak ister, ağzından ancak saati sormak çıkar ve yoluna gitmesi söylenir. Sonunda arabacıların yattığı koğuşa döner. Köşede genç bir arabacı su içmek için kalkar:

— Öyle... Afiyet olsun... Bende, kardeşim, oğlum öldü... Duydun mu? Bu hafta, hastanede... Hikâye!

Son sözcük Rusçada «История!» Günlük konuşmada «olacak iş mi!» gibi bir ünlemdir, ama kelimenin ilk anlamı «hikâye»dir. Adam başına geleni tam da adıyla çağırıyor: bu bir hikâye, ve bir hikâyenin var olması için birinin onu dinlemesi gerekir. Genç arabacı yorganı başına çekip uyur. Çehov'un anlattığı şey, bir olayın hikâyeye dönüşmek için dinleyici arayışıdır.

Haberin satırı bize bir bilgi verir ve işini bitirir. Öykü ise bizi o eksik dinleyicinin yerine oturtur. Son sahnede İona ahıra gider, atına bakar ve konuşmaya başlar:

Atçağız çiğniyor, dinliyor ve sahibinin ellerine soluyor... İona kendini kaptırıyor ve ona her şeyi anlatıyor...

Okur bu satıra geldiğinde bir şeyin farkına varır: öykü boyunca İona'yı sonuna kadar dinleyen tek insan kendisiydi.

Ana anlatı — iki yaygın cevap ve karşı örnekleri

İlk yaygın cevap, edebiyatın güzel söz olduğudur: süslü, ahenkli, seçkin bir dil. Bu cevabı sınamak için Orhan Veli'nin bir şiirine bakmak yeter. 1938'de bir dergide yayımlanan «Kitâbe-i Seng-i Mezar», süssüz, gündelik, neredeyse bir sohbet cümlesiyle yazılmıştı. Kafiye yok, ölçü yok, mecazlar yok. Ve Türk şiirinin en çok ezberlenen dizelerinden birini doğurdu.

Yaygın yanlış«Edebi dil süslü dildir» diye düşünülür.
Doğrusu

Süs bazı dönemlerin tercihidir, edebiyatın tanımı değildir. Divan şiiri ağır bir sanat yükü taşır; Orhan Veli yirminci yüzyılın ortasında o yükü bilerek atar. İkisi de edebiyattır, çünkü ikisinde de dilin nasıl kurulduğu okunan şeyin bir parçasıdır.

İkinci yaygın cevap, edebiyatın uydurma olduğudur. Buna kurmaca diyoruz.

İona hiç yaşamadı, Süleyman Efendi de. Ama bu cevap iki yönden sızdırır. Bir yandan kurmaca olmayan pek çok metin edebiyattan sayılır: Montaigne'in denemeleri, Evliya Çelebi'nin gezi yazıları, bir hapishane mektubu. Öte yandan her kurmaca edebiyat değildir: bir reklam filmi, bir fıkra, bir sınav sorusundaki «Ali pazardan üç elma aldı» cümlesi de uydurmadır.

Yaygın yanlış«Edebiyat yalan söyler» denir.
Doğrusu

Yalan, karşıdakinin inanmasını ister ve ortaya çıktığında çöker. Kurmaca ise inanılmasını istemez; okur İona'nın yaşamadığını bilir ve yine de onun için üzülür. Bu fark, ileride sık dönülecek bir sorunun kapısıdır: hiç yaşamamış biri bizi nasıl ağlatır?

Ana anlatı — metin ile okur arasındaki anlaşma

Konu da, süs de, kurmaca da tek başına yetmiyorsa geriye ne kalıyor? 1921'de Prag'da yazan genç Rus dilbilimci Roman Jakobson, soruyu tersine çevirdi. Ona göre edebiyat biliminin konusu edebiyat değil, bir metni edebi eser yapan şeydi. Buna edebîlik dedi.

Jakobson'un sorusunu gündelik bir dille şöyle kurabiliriz: bir metin, nasıl söylendiğine bakmamızı istiyor mu? Haber istemez; bilgi alındıktan sonra cümlenin kendisi unutulabilir. Edebi metin ise cümlesinin unutulmamasını ister. Kelimenin yeri, sesi, sırası, neyin söylenip neyin sustuğu, anlamın bir parçasıdır.

Bu isteğin karşılığı okurdadır. Bir metni edebiyat olarak okumak, her ayrıntının bir şey söyleyebileceğini varsaymaktır. Kar neden ıslak ve neden İona'yı bir hayalete çeviriyor? Kapıcıya neden yalnızca saati sorabiliyor? Neden son dinleyici bir at? Haber okurken bu soruları sormayız; öykü okurken sormak okumanın ta kendisidir. Edebiyat, metinle okur arasında kurulan böyle bir anlaşmadır.

Metin anı

Orhan Veli'nin şiirinin başlığı Osmanlıca bir terkiptir: «Kitâbe-i Seng-i Mezar», yani mezar taşı yazısı. Başlık bize bir tür vaat ediyor: ölen birini tanıtan, genellikle övgülü, kalıplaşmış, bilgi veren bir metin. Şiirin ilk bölümü şöyle:

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hattâ çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi.
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.

Satır satır bakalım. Bir mezar taşı ölenin erdemlerini sayar; bu şiir bir nasırı sayıyor. «Çekmek» fiili acı çekmek anlamında ağır bir kelimedir, ve şiir onu en sıradan, en küçük acıya bağlıyor. Üçüncü ve dördüncü dizede bir yüz çirkinliği bile nasırın gölgesinde kalıyor. Beşinci ve altıncı dizede ince bir ironi var: Süleyman Efendi Allah'ın adını yalnız ayakkabısı sıktığında anardı. Dua ile sızlanma arasındaki o belirsiz ünlem, bir insanın bütün inanç hayatını tek bir ayakkabıya bağlıyor.

Sonra boşluk. Ve tek başına duran bir dize: «Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.» Bu cümleyi bir kahvehanede duysak üzerinde durmazdık. Burada ise bir boşluktan sonra, kendi satırında, bir mezar taşı başlığının altında duruyor. Aynı cümle, yeri değişince ağırlaşıyor. Bir mezar taşının ne kadar az şey söyleyebildiğini, bir hayatın ne kadar az iz bırakabildiğini gösteriyor.

Gerçek bir mezar taşı bilgi verir: bir ad, iki tarih, belki bir dua. Şiir o türün kılığına giriyor ama bizden onu bilgi için okumamızı istemiyor. Nasıl söylendiğine bakmamızı istiyor. Edebîlik tam burada, taklit edilen tür ile taklit eden şiir arasındaki mesafede.

Cevap ve bağlantı

Başa dönelim: bir metni edebiyat yapan ne? Konusu değil; bir arabacının yası da bir memurun nasırı da edebiyat olabilir. Süslü dili değil; Orhan Veli süsü atarak şiir yazdı. Uydurulmuş olması değil; deneme ve gezi yazısı da edebiyattır, reklam ise uydurma olduğu hâlde çoğu zaman değildir. Geriye kalan cevap şu: edebiyat, nasıl söylendiğine bakılmasını isteyen bir dil ile bu isteği kabul eden bir okurun buluşmasıdır. Kesin bir sınır değil, bir yoğunluk farkı.

Bu tarifin bir sonucu var ve bugün her yerde görülüyor. Reklamlar kafiye kullanır, haberler öykü gibi açılır, sosyal medyada kısa bir paylaşım bir dizeye benzeyebilir. Edebiyatın araçları kitapların dışına taşmıştır. O yüzden edebiyatı tanımak, yalnız romanları değil, gündelik dilin ne zaman bizden daha fazla dikkat istediğini de fark etmek demektir.

Çehov'un İona'sı ile Orhan Veli'nin Süleyman Efendi'si arasında elli yıl ve iki dil var. Ama ikisi de aynı şeyi yapıyor: kimsenin durup bakmayacağı sıradan bir insanı, cümlenin kuruluşuyla, üzerinde durulacak birine dönüştürüyorlar.

Kapanış kancası

İona oğlunun öldüğünü bir askere söyledi ve asker ona hızlı sürmesini söyledi. Cümle yerine ulaştı, ama hiçbir şey olmadı. Demek ki dil yalnızca bilgi taşımıyor; bazen bir etki bırakmak için konuşuyoruz ve o etki doğmadığında cümle boşa gidiyor. Sıradaki ünite dilin bu iki yüzünü ayırıyor: bilgi veren dil ile etki bırakan dil.

Özet kartı

  1. Aynı olay haber olarak da öykü olarak da yazılabilir; fark konuda değil, sözcüklerin dizilişinde ve o dizilişin okurdan istediği dikkattedir.
  2. «Edebiyat süslü dildir» tanımı Orhan Veli'nin süssüz şiiri karşısında, «edebiyat uydurmadır» tanımı deneme, gezi yazısı ve reklam karşısında çöker.
  3. Jakobson edebiyatın konusunu, bir metni edebi eser yapan nitelikte, yani edebîlikte aradı.
  4. Edebiyat bir raf ya da liste değil, metin ile okur arasındaki bir anlaşmadır: okur her ayrıntının bir şey söyleyebileceğini varsayar.
  5. Bir şiir gündelik bir türü taklit ederek (mezar taşı yazısı) o türün söyleyemediğini söyleyebilir.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
EdebiyatLiteratureNasıl söylendiğine bakılmasını isteyen dilde kurulmuş metinler ve onları böyle okuma pratiği
KurmacaFictionGerçekte yaşandığını iddia etmeyen, yazarın kurduğu anlatı
EdebîlikLiterarinessBir metni edebi eser yapan nitelik; Jakobson'un literaturnost'u
MetinTextOkunmak üzere sabitlenmiş sözcük dizisi; yazılı ya da sözlü olabilir
EpigrafEpigraphBir eserin başına konan, çoğunlukla başka bir kaynaktan alınmış kısa söz

Ünite quizi

  1. (Kazanım 1) «Kederim Kime Anlatayım»ın haber hâlinde tek satırla verilebilecek olayı nedir ve öykü bu olayı nasıl bir sırayla açar?
  2. (Kazanım 2) Orhan Veli'nin «Kitâbe-i Seng-i Mezar» şiiri hangi yaygın edebiyat tanımına karşı örnektir? Kısaca gerekçelendir.
  3. (Kazanım 2) Uydurma olduğu hâlde çoğunlukla edebiyat sayılmayan bir metin türü ve uydurma olmadığı hâlde edebiyat sayılan bir tür örneği ver.
  4. (Kazanım 3) İona'nın söylediği «История!» ünleminin iki anlamı nedir ve bu iki anlam, edebiyatı metin ile okur arasındaki bir ilişki olarak görmeye nasıl bağlanır?
  5. (Kazanım 4) «Yazık oldu Süleyman Efendi'ye» dizesi bir kahvehane sohbetindeki aynı cümleden neden daha ağır okunur?

Cevaplar

  1. Arabacı İona Potapov'un oğlu bu hafta hastanede öldü. Öykü karla ve bir havayla açılır, ölüm haberini ilk müşteriye söylenen yarım bir cümle olarak verir; asıl olay kimsenin dinlememesidir ve son dinleyici bir attır.
  2. «Edebiyat süslü dildir» tanımına. Şiir kafiyesiz, ölçüsüz, mecazsız ve gündelik bir dille yazılmıştır, ama edebiyattır; çünkü dizelerin yeri ve sırası anlamın parçasıdır.
  3. Uydurma ama çoğunlukla edebiyat sayılmayan: reklam metni, fıkra ya da bir sınav sorusundaki örnek cümle. Uydurma olmayan ama edebiyat sayılan: deneme, gezi yazısı, anı, mektup.
  4. Günlük konuşmada «olacak iş mi!» anlamına gelir, ilk anlamı ise «hikâye»dir. Bir olay ancak dinleyen biri olduğunda hikâyeye dönüşür; öykü, İona'nın bulamadığı o dinleyicinin yerine okuru koyar. Edebiyat da metnin tek başına değil, okurla buluştuğunda tamamlanan bir ilişkidir.
  5. Çünkü şiirde bir boşluktan sonra kendi satırında durur ve bir mezar taşı başlığının altındadır; okur onu edebi bir metin içinde okuduğu için her sözcüğün ağırlık taşıdığını varsayar. Cümle bir hayatın ne kadar az iz bıraktığını gösteren bir sona dönüşür.

Okuma

  • Anton Çehov, «Kederim Kime Anlatayım» (Тоска, 1886). Türkçede birden çok çevirisi var; kısa öykü seçkilerinde aynı başlıkla bulunur.
  • Orhan Veli Kanık, «Kitâbe-i Seng-i Mezar» ve «Anlatamıyorum». Şairin bütün şiirlerini toplayan baskılarda.
  • Sait Faik Abasıyanık, «Semaver» (Semaver, 1936). Olayı az, dikkati çok bir öykü; bu ünitenin sorusunu Türkçe bir öyküde sınamak için.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • 0:00–0:25 Soğuk açılış: eski bir gazete sayfası kâğıt dokusunda belirir (gerçek sayfa görüntüsü değil, çizim). Haber satırı kinetik tipografiyle yazılır, sonra aynı sayfada öykünün başlığı açılır. Kar yağmaya başlar.
  • 0:25–0:50 Büyük soru: soru ekrana yazılır; üç olası cevap (konu, dil, bakış) üç kart olarak döner.
  • 0:50–2:10 Bağlam: 1886 Petersburg haritası, Çehov'un temsili portresi (çizim olduğu belirtilir), «A. Çehonte» imzası.
  • 2:10–5:00 Ana anlatı 1: sayfa ikiye bölünür; solda beş soruyla haber, sağda karla açılan öykü. Dinleyiciler sırayla belirip kaybolur: asker, üç genç, kapıcı, uyuyan arabacı. «История» kelimesi Kiril harfleriyle belirir, altında iki anlam iki satır olarak açılır. Son sahnede at silueti ve sıcak nefes buharı.
  • 5:00–7:00 Ana anlatı 2: «süslü dil» kartı üzerine Orhan Veli'nin sade dizeleri yazılır ve kart kırılır; «uydurma» kartı reklam afişi ile bir deneme sayfası arasında sallanır.
  • 7:00–8:30 Ana anlatı 3: Jakobson'un cümlesi ekranda; «edebiyat» kelimesinin üstü çizilip yerine «edebîlik» gelir. Okurun gözü ayrıntılara (kar, kapıcı, at) yakınlaşan büyüteçle gösterilir.
  • 8:30–10:00 Metin anı: bir mezar taşı çizimi; şiirin dizeleri taşın üzerine kelime kelime oyulur. «Yazık oldu Süleyman Efendi'ye» boşluktan sonra tek başına belirir, bir nefes beklenir.
  • 10:00–11:00 Cevap ve kapanış: İona ile Süleyman Efendi'nin silüetleri yan yana; son karede asker yüzünü çevirir, cümle havada asılı kalır. Sonraki ünitenin başlığı.

Seslendirme tonu merak eden, acele etmeyen bir anlatıcı. Alıntılar okunurken müzik çekilir.

Telaffuz

  • Anton Pavloviç Çehov: «ÇE-hov»; vurgu ilk hecede. Takma ad Çehonte: «çe-hon-TE».
  • İona Potapov: «i-O-na po-TA-pov».
  • Peterburgskaya Gazeta: «pe-ter-BURG-ska-ya ga-ZE-ta». «История»: «is-TO-ri-ya». «Тоска»: «tas-KA».
  • Roman Jakobson: «ya-KOB-son»; literaturnost: «li-te-ra-TUR-nost».
  • «Kitâbe-i Seng-i Mezar»: «ki-TÂ-be-i SEN-gi me-ZAR»; «â» uzun okunur. «Müteessir»: «mü-te-es-SİR», iki «e» ayrı ayrı.