14.4 · Seviye 14 · Kâinat kitabı
Ağaçlar kalem, deniz mürekkep
Denizin kıyısında durmak
Kat 4 · Kâinat kitabı
Doğanın Dili Akademisi — Seviye 14, Kâinat kitabı · 1.567 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 7 dk okuma · 10 dk dinleme
Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.
Olay
Eylül sonu, Sinop, Gerze. Akşamüstü. Liman taşlarının ucunda iki kişi oturuyor: yetmiş sekiz yaşındaki Ziya Bey ve torunu Melek. Ziya Bey yıllarca hat yazmış, kamış kalemle, kendi kaynattığı isli mürekkeple; elleri artık titrediği için yazmayı bırakalı birkaç yıl olmuş. Melek deniz biyolojisi okuyor; yaz boyunca bir araştırma gemisinde staj yapmış, Karadeniz'in kıyı sularından numune toplamış.
Deniz durgun. Ufuk çizgisi, kurşuni bir gökle neredeyse birleşmiş.
Melek konuşuyor. "Dede, biliyor musun, denizdeki türlerin çoğunun daha adı bile konmamış. Bizim teknede hoca söyledi: her numunede tanımadığımız bir şey çıkabilir diye."
Ziya Bey başını sallıyor. "Çoğu ne kadar?"
"Bilmiyorlar. Bir hesap var, yüzde doksan diyor. Bir başkası, o kadar değil, üçte bir ile üçte iki arası diyor. Sayamıyorlar bile."
Ziya Bey bir süre denize bakıyor. Sonra, Melek'in beklemediği bir şey söylüyor: "Ağaçlar kalem olsa, deniz mürekkep olsa."
"Ne?"
"Bir ayet. Ben gençken hep düşünürdüm. Bir kamış kalemi açarsın, bir hokka mürekkep kaynatırsın. Bir levha yazarsın, bir ay sürer. Ayet diyor ki, yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa, bu deniz mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha gelse, yine yazılacak söz bitmez."
Melek gülüyor. "Biz de sayıyoruz, bitmiyor."
"Siz bitirirsiniz belki bir gün," diyor Ziya Bey. "Sayı bir yerde biter. Ama ayet sayıdan söz etmiyor."
Melek buna cevap vermiyor. Denize bakıyor. Az önce, bir hesabın bitmemesinden söz ederken içinde bir tür sabırsızlık vardı; şimdi, dedesinin cümlesinden sonra, aynı bitmemezlik başka bir şeye dönüşmüş. Neye dönüştüğünü adlandıramıyor.
Hava kararınca kalkıyorlar. Ziya Bey yürürken cebinden eski bir kamış kalem çıkarıp Melek'e uzatıyor. "Al bunu. Yazmazsın belki; ama bak."
Ne oluyor
Melek'in sözünü ettiği iki hesap, bilimin kendi sınırını ölçme çabasının iki örneği. İkisi de aynı soruya cevap arıyor: denizde kaç tür var ve bunların ne kadarını biliyoruz?
İki çalışma arasındaki fark, Melek'in "sayamıyorlar bile" sözünü doğruluyor ama bir de düzeltiyor. Mora ve arkadaşları denizdeki türlerin büyük çoğunluğunun bilinmediğini söylüyor; Appeltans ve arkadaşları ise bilinmeyen kısmın daha küçük olabileceğini ve toplamın bir milyonun altında kalacağını. Biri yaklaşık 2,2 milyon deniz türü tahmin ediyor, öteki en fazla 1 milyon. Ama ikisi de aynı şeyi varsayıyor: bu sayı sonlu. Bir gün, ne kadar uzun sürerse sürsün, sayım bitebilir. Appeltans ve arkadaşları, eğilim sürerse bunun bu yüzyılda olabileceğini bile söylüyor.
Ne fark ettiriyor
Melek ile Ziya Bey aynı denize bakıyor ve ikisi de bir "bitmemezlik"ten söz ediyor. Ama bu iki bitmemezlik aynı türden değil.
Melek'in bitmemezliği bir bilgi eksikliği. Denizde henüz adlandırılmamış türler var, çünkü onlara ulaşamadık, onları toplayamadık, onları tanımlayacak kadar zamanımız olmadı. Bu eksiklik ölçülebilir: yüzde doksan bir mi, üçte bir mi, iki tahmin arasında tartışılıyor. Ve kapanabilir: Appeltans'ın öngörüsü doğruysa, türlerin çoğu bu yüzyılda tanımlanacak. Bilimin sınırı, bu anlamda, ileri doğru itilebilen bir sınır.
Ziya Bey'in bitmemezliği ise başka bir şey. Ayet, sözlerin bilinmediğinden değil, tükenmediğinden söz ediyor. Ne kadar kalem ve mürekkep olursa olsun, yazılacak olan bitmiyor. Bu, bir sayımın henüz bitmemesi değil; ilke olarak bitmeyen bir şeyin anlatımı. Ziya Bey de bunu söylüyor: "Sayı bir yerde biter. Ama ayet sayıdan söz etmiyor."
Melek'in içindeki değişim, belki, bu iki bitmemezliğin karşılaşmasından geliyor. Bilimin bitmeyen sayımı bir sabırsızlık doğuruyor: daha çok numune, daha çok tanım. Ayetin bitmezliği ise sabırsızlığı boşa çıkarıyor; çünkü burada bitirmek hedef değil.
Gelenekler ne gördü
Lokmân 31:27 ve Kehf 18:109 — tükenmezlik
Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi.
Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.
İki ayet aynı benzetmeyi kuruyor. Lokmân suresindeki ayette ağaçlar kalem, deniz mürekkep oluyor ve ardından yedi deniz daha ekleniyor. Kehf suresindeki ayette kalemler anılmıyor; deniz mürekkep oluyor ve bir o kadarı daha katılıyor. İkisinde de sonuç aynı: deniz biter, söz bitmez. Benzetmede doğa yazının malzemesi: ağaç kalemin, deniz mürekkebin kaynağı. Ziya Bey'in kamış kalemi ve isli mürekkebi bu benzetmenin küçük ölçekli hâli; onun bir levhası bir ay sürüyordu.
Augustinus, Mezmurlar Üzerine 45.7, «yeryüzü kitabı» — okumak
Kutsal sayfa senin için bir kitap olsun, bunları duyasın diye; yeryüzü senin için bir kitap olsun, bunları göresin diye. O ciltlerde bunları yalnızca harf bilenler okur; bütün dünyada okuma bilmeyen de okusun.
354–430 yılları arasında yaşamış Hıristiyan düşünür Augustinus, Mezmurlar üzerine yaptığı vaazlarından birinde iki kitaptan söz ediyor: kutsal metin ve yeryüzü. Birini duyuyorsun, ötekini görüyorsun. Birini yalnızca okuma bilen okuyabiliyor, ötekini herkes. Ama burada dikkatli olmak gerek: Augustinus bu cümlede doğayı anlatmıyor. Vaazın bağlamında, mezmurda söylenen şeylerin dünyada, tarihin içinde gerçekleştiğini, müjdenin uluslara yayıldığını göstermek istiyor; "yeryüzü kitabı"nda okunacak olan, olup biten olaylar. Sonraki yüzyıllarda bu cümle, doğanın da okunacak bir kitap olduğu düşüncesine dayanak olarak anıldı. Cümlenin kendi bağlamı ile sonradan kazandığı anlam arasındaki bu fark, ders için önemli.
«Kâinat kitabı» kavramı — kavram
Evreni okunacak büyük bir kitap, içindeki varlıkları da o kitabın harfleri ve kelimeleri olarak gören benzetme, Türkçede çoğu zaman "kâinat kitabı" adıyla anılıyor ve Said Nursi'nin Risale-i Nur külliyatıyla birlikte hatırlanıyor. Bu derste bu kavramı gelenekte aktarılan biçimiyle anıyoruz; Nursi'nin metinlerinden alıntı yapmıyoruz ve onun kullanımının ayrıntısı hakkında bir iddia kurmuyoruz. Benzetmenin özü şu: kitapta her harf bir yazana işaret ediyorsa, kâinattaki her varlık da bir yaratıcıya işaret ediyor.
Gerilim: Üç ses de doğayı ya da dünyayı bir yazıyla ilişkilendiriyor, ama ilişkinin yönü farklı. Lokmân ve Kehf'te doğa yazının aracı: ağaç kalem, deniz mürekkep; ama yazılacak sözler doğadan büyük, doğa onları taşımaya yetmiyor. Augustinus'ta yeryüzü bir kitap, ama okunacak olan doğanın kendisi değil, tarihte gerçekleşen olaylar. "Kâinat kitabı" kavramında ise doğanın kendisi metin: varlıklar harfler. Bir yanda doğa yazının tükenen malzemesi, öbür yanda yazının kendisi. Ziya Bey'in "ayet sayıdan söz etmiyor" sözü ilk sese yakın: deniz bitiyor, söz bitmiyor. Melek'in "her numunede tanımadığımız bir şey" sözü ise, belki farkında olmadan, üçüncüye.
Benzetmenin sınırı
Kat 4, "doğa okunacak bir kitaptır" ve "Tanrı'nın sözleri tükenmez" inançları. Bu dersin sınırı iki tarafa bakıyor.
Bilim bu inançları desteklemiyor. Denizdeki türlerin büyük kısmının henüz tanımlanmamış olması, ayetin söylediği tükenmezliği kanıtlamaz. "Bilim türleri sayıp bitiremiyor, öyleyse ayet doğru" demek, bir bilgi eksikliğini bir inancın delili yapmak olur. Üstelik bu çıkarım kendi içinde de zayıf: Appeltans ve arkadaşlarına göre bu sayım bu yüzyılda büyük ölçüde bitebilir. Sayım bittiği gün, inancı sayıma bağlamış olan kişi bir sorunla karşılaşır.
Bilim bu inançları çürütmüyor da. "Deniz türlerinin sayısı sonlu, öyleyse tükenmeyen bir şey yok" demek aynı hatayı öbür yönden yapmak olur. Ayet türlerin sayısından söz etmiyor; Ziya Bey'in dediği gibi, sayıdan söz etmiyor. Sonlu bir denizin sonlu tür sayısı, ayetin "sözler" dediği şeyin ne olduğu sorusuna dokunmuyor.
Bir sınır daha: Augustinus'un cümlesini "doğa kitabı" düşüncesinin kaynağı olarak anmak, cümlenin kendi bağlamını gözden kaçırmak olur. Bir metni doğru okumak, onun ne söylediğini, sonradan neye dönüştüğünden ayırmayı da gerektiriyor. Bu ayrım bir inancı ne güçlendiriyor ne zayıflatıyor; yalnızca neyin kime ait olduğunu yerine koyuyor.
Gözlem görevi
Kayıt: Saydığın canlıların kaçının adını bildiğini, kaçını bilmediğini not et. Adını bilmediklerin için, sonradan bir rehberden ya da bir uygulamadan bulmayı dene; kaçını bulabildiğini yaz. Sonra iki yarım saati karşılaştır: saydığın ilk yarıda nasıl hissettin, saymayı bıraktığın ikinci yarıda nasıl? Yazdığın cümle hangi kattan geliyor?
Kentte: Kentte bir deniz kenarına ulaşamıyorsan bir parkta bir ağacın altında aynı görevi yap: ağacın üstünde ve dibinde gördüğün canlıları say, adını bildiklerini ve bilmediklerini ayır. Sonra, bir kalem ve bir kâğıt alıp o ağacı tarif eden bir paragraf yazmayı dene. Ne kadar yazarsan yaz, o ağaç hakkında söylenecek bir şeyin kalıp kalmadığına bak.
Sonraki derse köprü
Bu derste söz ile doğa arasındaki bağ bir benzetmeydi: ağaç kalem, deniz mürekkep, varlıklar harf. Eski Yunan'da bu bağı benzetmeden öte, doğanın içine yerleştiren bir kelime vardı: Logos. Herakleitos'a göre her şeyin onunla olup bittiği, herkese ortak bir söz. Sıradaki derste o kelimeye bakıyoruz.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.