İçeriğe geç

14.3 · Seviye 14 · Kâinat kitabı

Her şey tesbih eder

Rüzgârda hışırdayan bir ağaç

Kat 4 · Kâinat kitabı

Doğanın Dili Akademisi — Seviye 14, Kâinat kitabı · 1.682 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 8 dk okuma · 11 dk dinleme

Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.

Olay

Haziran ortası, Tokat, Erbaa. İkindiden sonra. Kelkit Irmağı'na inen bir tarla yolunun iki yanında uzun bir kavak sırası var. Hava sıcak ama vadiden yukarı doğru düzenli bir esinti çıkıyor. On altı yaşındaki Batuhan, yaz tatilini geçirmek için geldiği anneannesinin köyünde, kavakların dibindeki çeşmenin taşına oturmuş. Kulağında kulaklık, elinde telefon.

Anneannesi Sevim Hanım bahçeden dönerken yanına oturuyor. Bir süre konuşmuyorlar. Sonra Sevim Hanım, eliyle Batuhan'ın kulağındaki kulaklığı işaret ediyor. "Bir dakika çıkar şunu."

Batuhan isteksizce çıkarıyor. "Ne var?"

"Dinle."

Önce bir şey duymuyor. Sonra duyuyor: kavakların tepesinden gelen, durmadan değişen bir hışırtı. Rüzgâr biraz artınca ses yükseliyor, bir dalga gibi sıranın bir ucundan öbür ucuna geçiyor; rüzgâr dinince inceliyor ama hiç kesilmiyor. Yaprakların her biri ayrı ayrı titriyor; yukarı bakınca ağacın bütün tepesi gümüş ile yeşil arasında yanıp sönüyor.

"Ne diyor sence?" diye soruyor Sevim Hanım.

Batuhan omuz silkiyor. "Bir şey demiyor. Rüzgâr yaprağa çarpıyor, o kadar."

Sevim Hanım gülüyor. "Benim anneannem derdi ki, bu ağaçlar zikreder. Hiç susmaz bunlar. Biz duymayız, duysak da anlamayız."

"Zikir mi? Ağaç mı?"

"Ağaç, taş, su. Hepsi. Öyle öğrendik biz."

Batuhan buna ne diyeceğini bilmiyor. İnanmıyor gibi; ama gülmüyor da. Bir süre daha oturuyorlar. Kulaklık dizinin üstünde duruyor. Batuhan fark ediyor ki, konuştukları beş dakika boyunca omuzlarındaki gerginlik gevşemiş; telefona bakmayı da unutmuş.

Akşam, yemekten sonra, telefondan kendi kendine bir arama yapıyor: "doğa sesleri stres". Çıkan sonuçlara bakıyor. Sonra kaydırmayı bırakıp pencereyi açıyor. Kavaklar karanlıkta hâlâ hışırdıyor.

Ne oluyor

Batuhan'ın "rüzgâr yaprağa çarpıyor, o kadar" cevabı fizik olarak doğru. Yaprakların hışırtısı, rüzgârın yaprakları ve dalları titreştirmesiyle oluşan bir ses. Bu sesin nasıl oluştuğu 10.6'da, rüzgârın sesi dersinde ele alındı. Bu derste başka bir soruya bakıyoruz: bu sesi dinlemek insana ne yapıyor?

Buxton ve arkadaşlarının taraması iki şeyi yan yana koyuyor. Birincisi, doğal sesleri dinlemenin insanlar üzerinde ölçülebilir etkileri olduğu yönünde birikmiş bir kanıt. İkincisi, bu sesleri insan kaynaklı gürültüden arınmış biçimde duyabileceğimiz yerlerin giderek azaldığı: milli parklarda bile ölçüm noktalarının küçük bir kısmı. Batuhan'ın oturduğu çeşme başı, kulaklık çıkarıldığında, bu küçük kısma yakın bir yer.

Bu ikinci çalışmanın sonucu temkinli: bir ölçümde etki var, ötekinde yok; ve var olan etki "eğilim" düzeyinde. Bilim burada büyük bir iddia kurmuyor. Ama Batuhan'ın omuzlarının gevşemesi, bu temkinli bulgunun gündelik hâline benziyor.

Ne fark ettiriyor

Batuhan ile Sevim Hanım aynı sesi duyuyor ama ona iki ayrı açıklama veriyor. Batuhan sesin nasıl çıktığını söylüyor: rüzgâr, yaprak, titreşim. Sevim Hanım sesin ne olduğunu söylüyor: bir zikir, bir anma. Bu ders bu iki açıklamadan birini doğru, ötekini yanlış ilan etmiyor; ikisi farklı sorulara cevap veriyor.

Buxton ve Alvarsson'un çalışmaları üçüncü bir soruya cevap arıyor: bu sesi dinlemek dinleyende ne değiştiriyor? Cevap, ölçülebilir ama küçük ve temkinli bir etki: daha az stres, daha hızlı toparlanma eğilimi. Bu cevap, ağacın ne yaptığı hakkında bir şey söylemiyor; yalnızca insanın, o sesi dinlerken, ne yaşadığı hakkında bir şey söylüyor.

Bir şey daha fark ettiriyor. Batuhan sesi ilk anda duymadı. Kulaklığı çıkardı, ama hışırtıyı ancak birkaç saniye sonra, anneannesinin "dinle" demesinden sonra fark etti. Ses oradaydı; onu duymak bir dikkat gerektirdi. Buxton'ın parklardaki ölçümlerinde de doğal sesler çoğu yerde var, ama insan kaynaklı seslerle birlikte. Kulağımız, gürültünün içinde onları ayırt etmeyi unutmuş olabilir.

Gelenekler ne gördü

İsrâ 17:44 — anlaşılmamak

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.

Tesbih, Arapçada Tanrı'yı her türlü eksiklikten uzak tutmak, onu yüceltmek anlamına geliyor. Ayet bunun göklerde ve yerde her şey tarafından yapıldığını söylüyor; ama hemen ardından bir sınır koyuyor: insanlar bu tesbihi anlamıyor. Burada "anlamazsınız" diye çevrilen fiil, derinlemesine kavramak anlamı taşıyor. Ayet sesin varlığını ve insanın onu kavrayamadığını aynı cümlede söylüyor. Sevim Hanım'ın anneannesinin sözü, "biz duymayız, duysak da anlamayız", bu ayetin halk dilindeki karşılığı gibi.

Mezmur 148 — övgü korosu

Övün O'nu, güneş ve ay; övün O'nu, bütün ışıklı yıldızlar.
ateş ve dolu, kar ve duman, O'nun sözünü yerine getiren fırtına rüzgârı; dağlar ve bütün tepeler, meyve ağaçları ve bütün sedirler; yaban hayvanları ve bütün sürüler, sürünenler ve kanatlı kuşlar.

Bu mezmur bir çağrı: güneşe, aya, yıldızlara, ateşe, rüzgâra, dağlara, ağaçlara ve hayvanlara "övün" diyor. Önce göktekiler sayılıyor, sonra yerdekiler; insanlar listenin en sonunda, krallar, gençler ve yaşlılarla birlikte geliyor. Mezmurda yaratılış bir koro gibi düzenlenmiş: her ses kendi yerinde, insan da bu korodaki seslerden yalnızca biri.

Francesco, Güneş Kardeş Kantiği — kardeşlik

Övülesin Rabbim, Rüzgâr Kardeş için, hava ve bulut, açık gök ve her türlü hava için; onunla yaratıklarına geçim verirsin.
Övülesin Rabbim, Su Kız Kardeş için; o çok yararlı, alçakgönüllü, değerli ve temizdir.

Assisili Francesco, on üçüncü yüzyılda, Umbria lehçesiyle yazdığı bu kantikte güneşi, ayı, rüzgârı, suyu ve ateşi tek tek anıyor ve her birine bir kardeşlik adı veriyor: Güneş Kardeş, Ay Kız Kardeş, Rüzgâr Kardeş, Su Kız Kardeş. Övgü burada doğrudan doğanın ağzından gelmiyor; Francesco Tanrı'yı bu kardeşler için, ya da onlar aracılığıyla övüyor. Dizelerdeki "per" kelimesinin hangi anlamda okunacağı yorumcular arasında tartışmalı. Ama kantikte açık olan bir şey var: rüzgâr ve su insanın kardeşi.

Yunus Emre, «Dağlar ile taşlar ile» — birlikte anmak

Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım mevlam seni / Seherlerde kuşlar ile / Çağırayım mevlam seni.
Sular dibinde mahi ile / Sahralarda ahu ile / Abdal olup ya hu ile / Çağırayım mevlam seni.

Yunus Emre'ye atfedilen ve bugün de ilahi olarak okunan bu şiirde konuşan kişi dağlarla, taşlarla, tan vaktinde kuşlarla, suyun dibindeki balıkla, çöldeki ceylanla birlikte Tanrı'yı çağırmak istiyor. Burada doğa insanın dışında bir koro değil; insan da onunla aynı sese katılmak istiyor. "İle" kelimesi şiirin merkezinde: dağın tesbihini dinlemek değil, dağ ile birlikte çağırmak.

Gerilim: Dört ses de doğadaki her şeyin bir yüceltme içinde olduğunu söylüyor, ama insanın bu yüceltmeye nasıl katıldığını farklı yerlere koyuyor. İsrâ'da insan dışarıda kalıyor: tesbih sürüyor, ama insan onu anlamıyor. Mezmur'da insan koronun bir üyesi, ama listenin sonunda, ötekilerle eşit bir sırada. Francesco'da doğadaki varlıklar insanın kardeşi; övgü onlar için ya da onlar aracılığıyla yapılıyor. Yunus'ta ise insan, doğa ile birlikte anmak, aynı çağrıya katılmak istiyor. Bir uçta anlaşılamayan bir ses var; öbür uçta insanın içine girdiği bir koro. Sevim Hanım'ın "biz duymayız, duysak da anlamayız" sözü İsrâ'ya yakın; Batuhan'ın gevşeyen omuzları ise belki, farkında olmadan, başka bir yere.

Benzetmenin sınırı

Kat 4, "her şey tesbih eder" inancı. Bu inanç bilimin ölçebileceği bir iddia değil; bu yüzden ders onu iki taraftan da sınırlıyor.

Birinci taraf: Buxton ve Alvarsson'un bulguları bu inancı kanıtlamıyor. Doğa seslerini dinlemenin stresi azalttığını göstermek, ağaçların gerçekten zikrettiğini göstermez. "Kavak hışırtısı bizi rahatlatıyor, öyleyse bu bir zikirdir" demek, ölçülmüş bir beden tepkisini imanın dayanağına çevirmek olur. Rahatlama insanın içinde ölçülüyor; ağacın ne yaptığı hakkında bir şey söylemiyor.

İkinci taraf: aynı bulgular bu inancı yalanlamıyor da. "Hışırtı yalnızca rüzgârın yaprağı titretmesi, öyleyse orada bir tesbih yok" sonucu da bir katı ötekine karıştırıyor. Sesin fizik açıklaması, o sesin bir inanan için ne anlam taşıdığı sorusuna cevap vermiyor. İsrâ'nın kendisi de zaten insanın bu tesbihi anlamadığını söylüyor; yani inanç, işitilen sesle tesbihi bir tutmuyor. Ayete göre tesbih, kulağın duyduğu hışırtının ötesinde bir şey.

Bir sınır daha: bu derste "rahatlama" ile "zikir" arasında bir köprü kurmuyoruz. Batuhan'ın omuzları gevşedi; bu bir beden olayı. Sevim Hanım'ın anneannesinin zikir dediği şey bir inanç. İkisini aynı cümlede söylemek mümkün, ama biri ötekinin açıklaması değil.

Gözlem görevi

Kayıt: Oturmadan önce ve kalkarken kendini nasıl hissettiğini, bir ile on arasında bir sayıyla, "gergin" ile "gevşek" arasında işaretle. Ağacın sesi için aklına gelen bütün kelimeleri yaz: hışırtı, fısıltı, uğultu ya da başka. Bu kelimelerden hangisinin sesin nasıl çıktığını, hangisinin sesin ne olduğunu anlattığını ayır. Bir kelime de olsa, "her şey tesbih eder" cümlesine o an verdiğin cevabı yaz; yanına da o cevabın sesin fiziğinden mi, kendi bedeninden mi, bir inançtan mı beslendiğini ekle.

Kentte: Şehirde, bir caddenin kenarındaki ağaçların altında aynı görevi yap. Bu sefer önce insan kaynaklı sesleri say: trafik, konuşma, bir makine. Sonra, bu seslerin arasından yaprak hışırtısını ayırt etmeye çalış. Kaç saniye sonra fark edebildiğini not et. Bir başka gün, sabah erken ya da akşam geç, kentin daha sessiz olduğu bir saatte aynı yere gel ve iki ses peyzajını karşılaştır.

Sonraki derse köprü

Bu derste tesbih bir sesti: duyulan ama anlaşılmayan, ya da insanın katılmak istediği bir ses. Sıradaki derste bir başka benzetmeye geçiyoruz: sesten yazıya. Kur'an'da, yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa Tanrı'nın sözlerinin yine tükenmeyeceğini söyleyen bir ayet var. Bu benzetmede doğa, söylenen bir şeyin aracı oluyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.