İçeriğe geç

7.9 · Seviye 3 · Alt Metin · Sahne çözümlemesi

Bulaşık yıkarken

Son Sefer’den bir mutfak sahnesini, iki kişinin hiç adını anmadığı bir meseleyi nasıl konuştuğunu göstererek okur

Diyalog Akademisi · Söylenmeyen · 1.331 kelime · 16 replik · ≈ 6 dk okuma · 9 dk dinleme

Örnek sahneler ve kişiler bu akademi için yazıldı; film ve dizi örnekleri anlatılır, diyalogları aktarılmaz.

Sahne

Bu derste bir mutfak sahnesini baştan sona, replik replik okuyacağız. İki adam bulaşık yıkıyor. Biri yıkıyor, biri kuruluyor. Konuştukları şey sahne boyunca hiçbir kelimeyle doğrudan çağrılmıyor; ama sahnenin sonunda seyirci onu, iki adamın da bildiği kadar iyi biliyor.

Okurken her replikte üç soru soracağız. Bu söz yüzeyde neyle ilgili? Altında hangi bilgi ya da duygu akıyor? Seyirci bu noktada neyi biliyor, neyi henüz bilmiyor? Bu üç soru, söylenmeyenin bir sahnede nasıl adım adım kurulduğunu görünür kılar. Ayrıca her eylem satırına ayrı bir dikkat göstereceğiz: bu sahnede ellerin yaptığı, ağızların söylediğinden az şey anlatmıyor.

Son Sefer. Cumartesi gecesi. Şükrü, Kerem'in davetini kabul etti ve akşam sekiz seferine ön koltukta çıktı. Yağmur yağdı. Yokuşta Kerem ikinci vitese indi. Dönüşte Şükrü, Kerem'i yemeğe çağırdı. Şimdi mutfaktalar. Seyirci şunları biliyor: Rıfat bir gün kahvede Kerem'e «Seksen yedide ne oldu, sor» demişti ve Şükrü'nün otuz yıl önce Rıfat'ın babasının seferini, sonra hattını aldığını iddia etmişti. Kerem bir kez sormuş, Şükrü televizyonun sesini açıp mutfağa gitmişti. Seyirci ayrıca Şükrü'nün seksen yedide kimseye söylemediği bir kaza yaşadığını biliyor.

İÇ. MUTFAK — GECE. Şükrü'nün evi. Lavabonun önünde Şükrü, kolları sıvalı, tabakları yıkıyor. Kerem elinde bir kurulama beziyle yanında. Dışarıda yağmur.

ŞÜKRÜ

Yokuşta iyi indin.

KEREM

İkinciye aldım.

ŞÜKRÜ

Aldın. Gördüm.

Şükrü bir tabağı Kerem'e uzatıyor. Kerem kuruluyor, rafa koyuyor.

KEREM

Ön koltuk nasıldı, abi?

ŞÜKRÜ

Dar.

KEREM

Hep aynı koltuk.

ŞÜKRÜ

Hep aynı. Dar.

Şükrü bir bardağı uzun süre yıkıyor. Kerem bekliyor.

ŞÜKRÜ

Seksen yedide o yokuşta asfalt yoktu. Taş vardı. Yağmurda sabun gibi olurdu.

KEREM

Taş.

ŞÜKRÜ

Kadir ikinciye alırdı hep. Rıfat'ın babası. Benden iyi şofördü.

Şükrü bardağı Kerem'e veriyor. Kerem kuruluyor ama rafa koymuyor; elinde tutuyor.

KEREM

Sen hangisine alırdın?

ŞÜKRÜ

Ben gençtim. Üçüncüde inerdim. Daha çabuk.

Musluk akıyor. Şükrü suyu kapatmıyor.

ŞÜKRÜ

O sabah Kadir'in arabası bozuktu. Benim arabama bindi. Ön koltuğa.

Uzun bir sessizlik. Yalnız musluk ve yağmur. Kerem bardağı rafa koyuyor.

KEREM

Abi, musluk.

Şükrü musluğu kapatıyor. Ellerini kuruluyor.

ŞÜKRÜ

Yarın akşam da gelirim. Ön koltuğa. Dar ama alışırım.

KEREM

Ben de ikinciye alırım.

Replik replik

Bir vites, bir övgü

Sahne bir övgüyle açılıyor: «Yokuşta iyi indin.» Şükrü, Kerem'in sürüşü hakkında ilk kez açık bir iyi söz söylüyor. Ama bu övgünün içinde bir ayrıntı var: ikinci vites. Seyirci bunu daha önce duydu; Kerem yağmurda yokuşun nasıl inileceğini sorduğunda Şükrü «İkinci viteste in» demişti. Şimdi Kerem bunu yaptı ve Şükrü gördü. «Aldın. Gördüm.» Bu, sahnenin ilk ipucu: vites bir sürüş tekniğinden fazlası. Bir kurala uyulduğunu görmek Şükrü için önemli.

Koltuk

Kerem ikinci soruyu soruyor: ön koltuk. Şükrü'nün cevabı tek kelime: «Dar.» Kerem bir şey anlıyor ve üstüne gidiyor: «Hep aynı koltuk.» Bu replik iki şey söylüyor. Yüzeyde, dolmuşun koltuğu hiç değişmedi. Altında, Şükrü kırk yıl o koltuğun yanındaki direksiyonda oturdu ve şimdi o koltukta, yolcunun yerinde. Şükrü'nün tekrarı, «Hep aynı. Dar», cevabı onaylıyor ama başka bir şey ekliyor: o koltuk Şükrü için dar, çünkü orada oturmak ona bir şeyi hatırlatıyor. Seyirci henüz ne olduğunu bilmiyor; yalnızca koltuğun yüklü olduğunu hissediyor.

Uzun yıkanan bardak

Bir eylem satırı: «Şükrü bir bardağı uzun süre yıkıyor. Kerem bekliyor.» Bu, sahnenin kırılma noktası. Bulaşık yıkamak, iki adama birbirine bakmadan konuşma imkânı veriyor; elleri meşgul, gözleri tabakta. Bir bardağın gereğinden uzun yıkanması, Şükrü'nün bir şeyi tarttığını gösteriyor. Kerem'in beklemesi, onun da bunu anladığını. Kerem soru sormuyor, sıkıştırmıyor; bekliyor. Bu, Kerem'in bir önceki denemesinden öğrendiği şey: televizyonun sesi açıldığında da sormuştu.

Taş, yağmur ve Kadir

Şükrü konuşmaya başlıyor ama asıl meseleye değil, bir yere: seksen yedide yokuşta asfalt yoktu, taş vardı, yağmurda sabun gibi olurdu. Bu bir hatıra gibi görünüyor, ama seyirci «seksen yedi» kelimesini duyuyor ve Rıfat'ın sorusunu hatırlıyor. Kerem'in tek kelimelik tekrarı, «Taş», sahnenin en dikkatli repliklerinden biri: Şükrü'yü durdurmuyor, ama devam etmesine yer açıyor.

Sonra bir ad: Kadir. Rıfat'ın babası. «Benden iyi şofördü.» Bu, Şükrü'nün otuz yıldır kimseye söylemediği bir itirafın ilk adımı. İyi bir şoförü överken kendini aşağıya koyuyor. Kerem'in bardağı rafa koymayıp elinde tutması, bu adımın ağırlığını bedenle gösteriyor: Kerem artık kurulamıyor, dinliyor.

İki vites

Kerem'in sorusu, «Sen hangisine alırdın?», sahnenin en zeki hamlesi. Doğrudan «Ne oldu?» diye sormuyor. Şükrü'nün açtığı kapıdan, vitesten, içeri giriyor. Bu sorunun cevabı her şeyi anlatıyor ama hiçbir şeyi adlandırmıyor: Kadir ikinciye alırdı, Şükrü gençti, üçüncüde inerdi, daha çabuk. Seyirci iki vitesi yan yana koyuyor: dikkatli bir şoför ile aceleci bir genç.

Ve musluk akıyor. Şükrü suyu kapatmıyor. Bu eylem satırı, Şükrü'nün kendini kaybettiğini gösteriyor; bir tabak yıkamadan akan su, sözlerin altındaki akıntı.

Ön koltuk

Son bilgi bir cümlede geliyor: «O sabah Kadir'in arabası bozuktu. Benim arabama bindi. Ön koltuğa.» Şükrü kazayı anlatmıyor. Ne olduğunu, Kadir'in ne olduğunu, Rıfat'ın babasının seferinin neden ona geçtiğini söylemiyor. Ama seyirci her şeyi birleştiriyor: yağmur, taş yokuş, üçüncü vites, ön koltukta Kadir. Ve «Ön koltuk nasıldı?» sorusunun neden «Dar» cevabını aldığını şimdi anlıyor. Şükrü bu akşam, kırk yıl sonra ilk kez, Kadir'in oturduğu yerde oturdu.

Uzun sessizlikte yalnız musluk ve yağmur. Kerem'in cevabı bir soru değil, bir teselli değil, bir yargı değil: «Abi, musluk.» Bu, Kerem'in sahnedeki en olgun repliği. Şükrü'yü o andan çıkarıyor, mutfağa geri getiriyor, utancını adlandırmadan onu taşıyor.

Kim neyi, ne zaman biliyor

Sahneyi bilgi konumları üzerinden de okumak mümkün. Başlangıçta seyirci Kerem'den bir adım önde: Rıfat'ın sorusunu ve Şükrü'nün bir kaza yaşadığını biliyor; Kerem yalnızca Rıfat'ın sorusunu biliyor. Şükrü ise her şeyi biliyor ve sakladığı şey sahnenin alt metni. «Seksen yedi» kelimesi geçtiğinde seyirci ile Kerem aynı konuma geliyor: ikisi de bunun Rıfat'ın sorusu olduğunu anlıyor. «Kadir» adı geçtiğinde ise Kerem seyirciyi yakalıyor, çünkü Rıfat'ın babasının adını o da duymuş olmalı. Son cümleyle, «Ön koltuğa», üçü aynı yerde buluşuyor: Şükrü söylemeden söyledi, Kerem ve seyirci anladı.

Bu sıralama rastlantı değil. Bilgi seyirciye ve Kerem'e aynı anda ulaştığı için, seyirci Kerem'in yüzünü izlerken kendi tepkisini görüyor. Kerem'in bardağı elinde tutması, seyircinin de nefesini tuttuğu an.

Yarın akşam

Sahnenin kapanışında Şükrü iki iş görüyor. Yarın akşam da geleceğini söylüyor: o koltuğa yeniden oturacak. Ve «Dar ama alışırım» diyor: Kerem'in anahtarlık için söylediği «Ağırmış» ile Şükrü'nün o gün verdiği «Alışırsın» cevabının yankısı. Şimdi alışması gereken Şükrü. Kerem'in son cevabı, «Ben de ikinciye alırım», bir söz: Şükrü'nün yanındaki koltukta bir daha kimse hızlı inilen bir yokuşta oturmayacak.

Ne öğrendik

Seksen yedideki kaza bu mutfakta hiç adıyla çağrılmadı. «Kaza», «öldü», «suç» kelimeleri hiç geçmedi. Ama seyirci her şeyi öğrendi. Bunu mümkün kılan, alt metnin bilinen araçlarının aynı sahnede bir arada çalışmasıydı.

Birikim çok önceden kurulmuştu: Rıfat'ın sorusu, Kerem'in ilk denemesi, Şükrü'nün televizyonun sesini açması. Yüklü nesneler sahnenin kendisinde duruyordu: ön koltuk, vites, musluk. Eksik cevaplar, «Dar», imaları taşıyordu. Bir konu değiştirmeyle, yokuşun taş olduğu bir hatırayla, Şükrü asıl meselenin yanına sığındı. Dramatik ironi çalışıyordu: seyirci «seksen yedi»yi duyduğunda Kerem'den bir adım öndeydi. Ve açılış hiçbir zaman tam olmadı; yarım bir açılıştı, ama yeterliydi.

Sahnenin açık yazılmış bir sürümünü düşünmek, neyin kazanıldığını gösteriyor. Şükrü «Seksen yedide bir kaza yaptım, Kadir öldü, suçlu bendim, Rıfat haklı» deseydi, seyirci bilgiyi alırdı ama hiçbir şeyi kendisi bulmazdı. Kerem'in tepkisi de bir teselli konuşmasına dönüşürdü ve sahne, otuz yılın ağırlığını iki dakikalık bir itirafa sıkıştırırdı. Adlandırılmadığı için kaza hâlâ Şükrü'nün; Kerem onu taşımaya ortak oldu ama ondan almadı.

Sahneyi taşıyan bir şey daha var: bulaşık. İki adam birbirine bakmadan, elleri meşgul, konuşuyor. Bir bardağın uzun yıkanması, bir tabağın rafa konmaması, bir musluğun kapanmaması: bunlar repliklerin arasındaki duraklamaları dolduruyor ve her biri bir şey söylüyor. Bölünmüş dikkat, zor bir şeyin söylenmesine yer açıyor.

Kendi sahnende

Sonraki derse köprü

Mutfaktaki iki adam hiçbir duyguyu adlandırmadı ve sahne bütün duygusunu taşıdı. Şimdi tersinden başlamak gerekiyor: duygularını tek tek adıyla söyleyen bir sahne alıp onu, aynı duyguları hiç adlandırmadan yeniden yazmak. Sıradaki atölye, burnunun ucundaki bir sahneyi indirmeyi çalıştırıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.