İçeriğe geç

Dram kursu · Ders 1 / 9

Sözleşme ve türün mantığı

Türün izleyiciye verdiği söz, neden var olduğu, anatomisi ve tarihi.

İzleyiciyle sözleşme

Temel soru
Bu insan, kaçtığı gerçekle yüzleşip değişebilecek mi, yoksa bedelini ödeyerek olduğu gibi mi kalacak?
Hedeflenen duygu
Tanıma: «bunu ben de yaşadım» ya da «bunu ben de yapabilirdim» duygusu
Değer ekseni
hakikat ↔ inkâr

Dram izleyiciye bir olay değil bir insan vaat eder. Seyirci kurtarılacak bir dünya, çözülecek bir cinayet ya da kazanılacak bir maç beklemez; birinin kendi hayatında ertelediği bir şeyle karşılaşmasını bekler. Sözleşmenin özü duygusal gerçekliktir: her tepki, karakterin geçmişinden ve koşullarından türemiş gibi görünmelidir. Seyirci bir sahnede «insan böyle yapmaz» dediği anda dram güvenini kaybeder.

Yapısal olarak dram, dış olayın iç krizi açığa çıkardığı bir düzenektir. Bir ölüm, bir boşanma, bir işten çıkarılma ya da eve dönen bir kardeş, uzun süredir yerinde duran bir dengeyi bozar; hikâyenin geri kalanı bu bozulmanın karakterleri nereye ittiğini izler. Aksiyon türlerinde engel dışarıdadır ve aşılır; dramda engelin büyük kısmı karakterin kendi savunmasıdır ve ancak görülerek aşılır. Doruk çoğu zaman bir kavga değil bir cümle, bir itiraf ya da bir kapıyı kapatmaktır.

Dramın kökü tragedyaya ve on dokuzuncu yüzyıl gerçekçi tiyatrosuna uzanır; İbsen ve Çehov'un oyunları gündelik bir oturma odasını bir savaş alanına çevirmenin yollarını gösterdi. Sinemada İtalyan yeni gerçekçiliği, İran sinemasının aile dramları ve Avrupa auteur geleneği türü besledi. Türk sinemasında taşra, göç, aile içi suskunluk ve sınıf mesafesi dramın en sık işlenen damarlarıdır; Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri uzun konuşma sahnelerini ahlaki bir yüzleşme alanı olarak kullanır.

Türün mantığı

Bu tür neden var, hangi soruyu soruyor ve izleyicide nasıl çalışıyor.

  • Dram, kaçılan bir gerçeğin hikâyesidir

    Dram türünde başkarakterin karşısında çoğu zaman bir düşman yoktur; bir gerçek vardır. Bir kayıp, bir hata, bir ilişkinin bittiği, bir hayatın yanlış kurulduğu gerçeği. Karakter bu gerçeği yıllardır biliyor ama kabul etmiyor olabilir. Hikâye, dışarıdan gelen bir olayın bu inkârı sürdürülemez hâle getirmesiyle başlar ve karakterin gerçekle yüzleşip yüzleşmeyeceği sorusuyla ilerler.

  • Karşı güç, sevilen kişidir

    Dramın en sert çatışmaları en yakın ilişkilerde yaşanır: eşler, kardeşler, ebeveynler ve çocuklar arasında. Çünkü ancak sevdiğimiz biri bizi gerçekten yaralayabilir ve ancak onun söylediği gerçek bizi değiştirmeye zorlayabilir. Bu yüzden dramda karşı güç kötü biri değil, kendi gerekçeleri ve kendi yarası olan, çoğu zaman en az başkarakter kadar haklı bir insandır.

  • Seyirci kendini tanır

    Türün seyirciye verdiği söz bir tanımadır: «bunu ben de yaşadım» ya da «bunu ben de yapabilirdim». Bu tanıma büyük olaylardan değil, ayrıntının doğruluğundan doğar: bir aile sofrasındaki gerginlik, bir telefonun açılmaması, bir odanın yıllarca kapalı tutulması. Dram ne kadar özgülse o kadar evrensel olur; genel duygular yerine bir ailenin kendine özgü alışkanlıkları seyircinin kendi ailesini hatırlatır.

  • Olay az, baskı çok

    Dramda olay örgüsü çoğu zaman sadedir: bir cenaze, bir dava, bir taşınma. Gerilimi olayların sayısı değil, her sahnenin taşıdığı duygusal baskı yaratır. Sıradan bir kahvaltı sahnesi, karakterlerin birbirine söylemediği şeyler yüzünden bir kavgadan daha gergin olabilir. Yazarın işi olay eklemek değil, her sahnede söylenmeyenin ağırlığını artırmaktır.

  • Son bir değişimi ya da bedelini gösterir

    Dram finali iki biçimde dürüst olabilir: karakter değişir ve bunun bir bedeli vardır, ya da karakter değişmez ve bunun bir bedeli vardır. Üçüncü yol, yani hiçbir şeyin ödenmediği ve herkesin kucaklaştığı son, türün sözleşmesini bozar. Seyirci gerçeğin bir şeye mal olduğunu görmek ister; çünkü kendi hayatında da öyledir.

Türün anatomisi

Dramatik motor
Denge bozulur → karakter eski savunmasıyla tepki verir → savunma işe yaramaz ve bedel büyür → kaçınılan karar kapıya dayanır. Gerilim «ne olacak?» sorusundan çok «bunu söyleyecek mi, kabul edecek mi?» sorusundan doğar. Her sahne bir ilişkideki güç ya da yakınlık dengesini bir parça kaydırmalıdır.
Başkarakter
Kusurlu, ama kusuru seyirciye anlaşılır gelen biri: gururu yüzünden barışamayan kardeş, sevgisini gösteremeyen baba, başarı uğruna ailesini ihmal eden kadın. İsteği çoğu zaman dışsal ve somuttur (evi korumak, velayeti almak, işini kurtarmak). İhtiyacı ise yıllardır görmezden geldiği bir gerçeği kabul etmektir; dramın başkarakteri hikâyenin büyük bölümünde ihtiyacına karşı direnir.
Karşı güç
Çoğu zaman sevilen biri: eş, ebeveyn, kardeş, eski dost. Karşıtın gücü kötülüğünden değil, başkarakterin duymak istemediği şeyi bilmesinden gelir. Kurumlar (mahkeme, hastane, şirket) da karşı güç olabilir, ama dramda kurum en çok bir insanın yüzüyle görünür. En sinsi karşıt sessiz olandır: hiç bağırmayan ama bir bakışla bütün odayı yöneten aile büyüğü.
Dünya
Seyircinin tanıdığı ya da kolayca tanıyabileceği gerçek bir dünya: ev, mahalle, okul, iş yeri, küçük bir kasaba. Dünya ne kadar sıradansa dramatik baskı o kadar ince ayrıntılarla kurulmalıdır: kimin hangi sandalyede oturduğu, sofrada kimin konuşmadığı, kira, borç, miras. Toplumsal koşul arka plan değildir; karakterin seçeneklerini daraltan gerçek bir duvardır.
Tema ve dünya görüşü
İnsanın kendine ve sevdiklerine karşı dürüst olup olamayacağı, değişimin mümkün olup olmadığı ve sevginin sorumlulukla nasıl çatıştığı. Dram değişimi bir ödül olarak da trajik bir eksiklik olarak da gösterebilir; değişemeyen bir karakter de güçlü bir dram üretir, yeter ki hikâye o değişememenin bedelini göstersin.

Türün tarihi

Tür nereden geliyor ve her dönem ona ne ekledi.

  • Antik tragedya ve aile

    Batı dramasının temelleri büyük ölçüde aile içi çatışmalar üzerine kuruldu. Sofokles'in Kral Oidipus'u bir adamın kendi geçmişi hakkındaki gerçeği adım adım öğrenmesini anlatır; Antigone ise bir kızın ailesine karşı ödevi ile devlete karşı ödevi arasında sıkışmasını. Dramın «kaçılan gerçek» ve «sevilen karşıt» kalıpları bu oyunlarda zaten vardır.

  • Modern sahne: Ibsen, Çehov, Strindberg

    On dokuzuncu yüzyıl sonunda tiyatro, kralların ve tanrıların yerine sıradan ailelerin oturma odalarına taşındı. Ibsen'in Bebek Evi'nde bir kadının evliliğindeki yalanı fark edip evi terk etmesi, Çehov'un oyunlarında olaysız görünen günlerin altında biriken hayal kırıklığı, modern dramın dilini kurdu: az olay, çok baskı.

  • Amerikan aile draması

    Yirminci yüzyıl ortasında Eugene O'Neill, Arthur Miller ve Tennessee Williams gibi oyun yazarları aileyi, toplumsal başarı vaadinin çöktüğü yer olarak işledi. Bu oyunların çoğu sinemaya uyarlandı ve Amerikan sinemasının aile dramı dilini biçimlendirdi.

  • İtalyan yeni gerçekçiliği

    İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya'da yönetmenler stüdyodan sokağa çıktı; profesyonel olmayan oyuncularla, gerçek mekânlarda yoksulluğun gündelik dramını çekti. Bisiklet Hırsızları gibi filmler, toplumsal gerçekçi dramın sinemadaki temel ölçütlerinden biri oldu.

  • Türk sinemasında toplumcu gerçekçilik

    Altmışlı yıllarda Türk sinemasında köy ve kasaba hayatını, toprak ve su gibi kaynaklar üzerindeki çatışmaları işleyen filmler öne çıktı. Metin Erksan'ın Susuz Yaz'ı uluslararası alanda büyük ödül alan ilk Türk filmlerinden biri oldu. Sonraki on yıllarda aile ve göç dramları Türk sinemasının en güçlü damarlarından biri olarak sürdü.

  • Bağımsız ve yazar sineması

    Seksenlerden itibaren dünyanın farklı yerlerinden yönetmenler küçük bütçeli, karakter odaklı dramlarla festivallerde öne çıktı. İran sinemasından Farhadi'nin ahlaki ikilem dramları, Belçikalı Dardenne kardeşlerin işçi sınıfı portreleri ve Nuri Bilge Ceylan'ın taşra ve iletişimsizlik üzerine filmleri, dramın çağdaş biçimlerini belirledi.

  • Televizyon ve uzun soluklu dram

    Televizyon dizileri dramın en geniş alanı hâline geldi. Aile sırları, miras kavgaları ve kuşak çatışmaları sezonlara yayılarak işlendi; Türk televizyonunda aile dramaları, uzun bölüm süreleri ve geniş kadrolarıyla en çok izlenen yapımlar arasında yer aldı.