M02-D03
Kompleksin kişileşmesi
Komplekslerin rüyada ve gündelik deneyimde kişileşmiş figürler olarak belirmesini Jung'un açıklamasıyla gösterir ve dissosiyasyon kavramıyla ilişkilendirir.
Jung ve Analitik Psikoloji Akademisi — M02, Kompleks kuramı · 3.195 kelime · 16 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 15 dk okuma · 21 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kişileşme, bir kompleksin rüyada ya da uyanık deneyimde bir yüz, ses ve tavırla, ego tarafından «o» diye yaşanan biçimde belirmesidir.
Jung bu fikri Fransız ayrışma okulunun dilinden devraldı; ama 1907'de bile en kopuk düşünce dizilerinin arasında saklı bir köprü bulunduğunu vurguladı.
1920 makalesinde rüya içeriklerini özerk kümelere bağladı ve kümelerin egoya yabancı oldukları ölçüde dışarıdaki kişiler gibi göründüğünü savundu. Aynı metin egoya ait olan kümeleri, egodan ayrı durması gerekenlerden ayırdı.
Bugünkü rüya araştırması figürlerin çoğunun tanıdık yüzler olduğunu, ayrışma araştırması da uyku deneyimlerinin gündelik bölünme eğilimiyle birlikte gittiğini gösteriyor. Belirli bir figürün belirli bir kümeyi taşıdığı ise sınanmış değil.
Açılış sahnesi
Odunpazarı'nda, cumbalı bir evin üst katında beyaz bir bez gerili. Selim perdenin arkasında, deriden oyulmuş tasvirleri çubuklarına geçiriyor; cumartesi akşamı bir kültür evinde Karagöz oynatacak. Ablası Nebahat sedirde oturmuş, nüfus müdürlüğünden emekli olalı beri bitiremediği hırkayı örüyor ve provayı dinliyor.
Hacivat'ın ince, dolambaçlı sesi geliyor perdeden, ardından Karagöz'ün kalın gülüşü. Selim bütün tasvirleri tek başına konuşturuyor; her birinin sesi ayrı, ayrı bir yerden çıkıyor gibi. Sonra Tuzsuz Deli Bekir giriyor oyuna. Ses birden sertleşiyor, sözcükler kısalıyor: «Otur oturduğun yerde!»
Nebahat'in şişleri duruyor. «Bu babamın lafı.» Selim perdenin arkasından başını uzatıyor. «Bekir hep böyle konuşur abla, oyun böyle.» Nebahat örgüsüne dönmüyor. «Oyunda öyle yazmıyor. Sen o lafı on iki yaşından beri duyuyorsun.»
Selim bir süre tasvirle oynuyor, eklemlerini düzeltiyor. «Geçen hafta rüyamda Bekir perdeden inmişti. Mutfakta oturuyordu, sırtında bizim evdeki eski kaput. Tasvirleri yanlış boyamışım diye bağırdı.» Nebahat soruyor: «Kaput ne renkti?» Selim düşünüyor. «Lacivert.» Nebahat'in cevabı kısa: «Babamınki de lacivertti.»
Selim Bekir'i duvara asıp Hacivat'ı alıyor; ses yine inceliyor, dolambaçlı oluyor. Nebahat örgüsüne dönüyor, ama bir sıra atladığını sonra fark edecek.
Odunpazarı'nın cumbalı evleri yerinde duruyor; bu üst kattaki perde, tasvirler ve iki kardeş ise yalnız bu sayfanın içinde yaşıyor.
Bu derste ne olacak
Bir önceki derste bir kümenin içini açtık: merkezde bir çekirdek, çevresinde yıllar içinde biriken sahneler, hepsine sinen bir duygu. Selim'in perdesi başka bir şey gösteriyor: küme bazen bir yüz, bir ses, bir kaput takınıp karşına oturuyor. Bu ders o kılığın nereden geldiğini soruyor.
Komplekslerin kişiye «sahip olabileceği» fikri ve 1934 konferansındaki kişilik parçacığı benzetmesi gündelik hayatı anlatan zemin derste, Psikanaliz M11-D09'da işlendi. Burada iki eski metne dönüyoruz. Biri dementia praecox üzerine 1907 monografisinin Fransız ayrışma okuluyla hesaplaştığı sayfalar; öteki Jung'un 1920'de ruh inancının psikolojik temelleri üzerine yayımladığı makale. İkincisi, rüyadaki kişilerin neden kişi olarak geldiğine en açık cevabı veren erken metindir. Bugünkü rüya ve ayrışma araştırması bu cevabın yalnız bir parçasına uzanabiliyor; hangisine, onu da göreceğiz.
Sıfır noktası
Öfkesi kabaran biri için «gözü döndü», «kendinde değildi», «içindeki şeytan konuştu» deriz. Deyişlerin ortak sezgisi, duygu yükselince konuşanın sanki başka biri olması. Jung'un kişileşme kavramı bu sezgiyi kurama çevirir. Ama kurama çevirirken iki şeyi ayırmak gerekir: kişinin «başka biri konuştu» diye yaşaması ile içeride gerçekten başka birinin bulunması.
Yaygın yanlış"Rüyada biri belirdiyse, bu o kişiyle ilgili bir rüyadır."
Jungcu okumada rüyadaki bir figür çoğu zaman rüyacının kendi içindeki bir kümenin taşıyıcısı olarak da okunur; o kişiyle ilgili gerçek bir ilişkiyi de gösterebilir, ama ikisi arasındaki seçim rüyacının çağrışımlarından yapılır. Öznel ve nesnel düzey ayrımı Psikanaliz Akademisi'nin rüya dersinde, M13-D03'te kuruldu; bir figürün kime ait olduğu baştan bilinmez.
Mekanizma
Fransız okulundan gelen bölünme dili
Jung kişileşmeyi boş bir alanda düşünmedi. Burghölzli'de çalışırken önünde hazır bir dil vardı: Paris ve Cenevre'deki psikologların ayrışma (dissociation) kavramı. Jung'un Janet'in derslerini Paris'te izlediği kış, Psikanaliz M10-D01'de anlatılmıştı. Jung'un 1907 monografisi bu dili açıkça kullanır.
Kitabın 1909 İngilizce çevirisindeki metne göre Jung, Fransız okulunda ayrışmayı bir ya da birkaç düşünce dizisinin bilinçli egonun hiyerarşisinden kopup az çok bağımsız bir hayat sürmesi diye özetler. Breuer ile Freud'un histeri öğretisinin bu zemin üzerinde kurulduğunu da ekler; hipnoid durumun nasıl tarif edildiği Psikanaliz Akademisi'nin M02-D04 dersindeydi. Janet'in sonraki formülünde kopuşu kolaylaştıran şey bir zayıflamaydı: zihinsel düzeyin düşmesi. Jung bu ifadeyi kitabında birkaç kez Janet'in kendi sözcükleriyle anar.
Kitabın önemli bir yanı Jung'un aynı sayfalarda bir itiraz kaydetmesidir. Çağdaşı Otto Gross, bilinçte birbirinden habersiz, eşzamanlı akan çağrışım dizileri varsayıyordu. Jung bunu sevimsiz bir varsayım bulur: histeride bile, en kopmuş görünen dizilerin arasında saklı bir yerde bir köprü bulunur. Bu noktayı 1902 tezindeki uyurgezerlik vakasında gösterdiğini dipnotta belirtir. Kişileşmiş figür bu yüzden Jung'da baştan bir ara durumdur: ayrılmış ama tümüyle kopmamış.
Rüyada başka biri olarak görünmek
Jung'un kişileşmeyi en açık anlattığı erken metin, Londra'daki Psişik Araştırmalar Derneği'ne (Society for Psychical Research) sunduğu ruh inancı makalesidir. 1920'de derneğin bildiriler dizisinde çıkan metin, 1928'de Baynes çiftinin hazırladığı «Contributions to Analytical Psychology» derlemesine girdi; Toplu Eserler'de psişenin yapısı ve dinamiği başlıklı cilde alındı. Ruh inancının kaynaklarını sayarak açılan metin, ilerledikçe bir kompleks kuramı yazısına dönüşür.
Jung'un argümanı rüyadan başlar. Rüyada ego tümüyle sönmez, ama uyanıkken bildiğimiz egonun yalnız bir parçası olarak kalır; rüya egosu (Psikanaliz, M11-D10) bu yüzden sınırlı ve çoğu zaman değişmiş bir figürdür. Rüyanın içerikleri o egoya, uyanıkken dışarıdan gelen insanlar ve nesneler gibi gelir. Rüyaları üretiyormuşuz gibi hissetmeyiz, onlar bize gelir ve kendi yasalarına uyar. Jung buradan, rüya içeriklerinin kendi başına biçimlenen özerk kompleksler olduğu sonucuna varır.
Bu metin kişileşmeye bir neden de verir. Ego bir komplekse yabancıysa, kompleks egoya «ben» olarak değil, karşısında duran biri olarak görünür. Selim'in rüyasında Bekir'in mutfakta oturması bu açıdan tesadüf sayılmaz: kümenin egoyla bağı zayıfladıkça figür daha dışarıda, daha başkası gibi durur.
Uyku araştırmacıları rüyadaki kişilere başka bir sorudan bakıyor: kimdirler, nasıl tanınırlar?
Jungcu okur için ilginç olan, «tümüyle yeni» figürlerin azlığı. Jung'un çerçevesinde bu sürpriz sayılmaz: kişileşen küme en yakınındaki yüzü ödünç alır. Ama aynı veri, rüyanın gün boyu görülen insanları yeniden kullandığı yönündeki daha sade bir açıklamaya da uyar; çalışma ikisi arasında seçim yapmaz.
Yaygın yanlış"Rüyadaki her figür bir kompleksin kişileşmesidir."
Jung'un 1920 metni rüya içeriklerini özerk komplekslere bağlar, ama bir figürün belirli bir kümenin taşıyıcısı olup olmadığı ancak rüyacının çağrışımları ve rüyanın bağlamıyla tartışılabilir. Bir figür bir gün önce görülmüş bir yüzün tekrarı da olabilir. Her figürü bir kompleks adıyla etiketlemek, kavramı rüyanın üstüne giydirilen bir kalıba çevirir.
Ait olan ve yabancı kalan
1920 makalesinin ikinci yarısı dönemin antropoloji yazınından aldığı bir ayrıma dayanır. Pek çok inanç sisteminde bir yanda kişinin kendi canının kaybı, öte yanda dışarıdan bir ruhun ele geçirmesi hastalığın iki ayrı nedeni sayılır. Jung bu ayrımı psikolojik bir dile çevirir. Bazı kompleksler normalde egoya aittir; kaybedildiklerinde kişi kendini eksik, hasta hisseder. Bazıları ise normalde egodan ayrı durmalıdır; onlarla birleşmek hastalık, onlardan ayrılmak iyileşme gibi yaşanır. Makalenin dili kendi döneminin «ilkel» sözcüğünü taşır; bugün o dil bu biçimde kullanılmaz.
Ayrım, kişileşmenin tonunu anlamaya yarar. Can kompleksi kişileştiğinde çoğu zaman kaybolmuş, aranan, eksik bir figür olarak gelir: kapıda bekleyen kardeş, sesi uzaktan gelen bir çocuk. Ruh kompleksi kişileştiğinde figür istilacıdır: mutfağa kurulan Bekir, arkadan bakan müdür. Jung'un iddiası figürün kimden geldiğini değil, egoya nasıl durduğunu adlandırır.
Uyanıkken konuşan figürler
Kişileşme yalnız uykuda olmaz. 1920 makalesi rüyanın yanına uyanıkken görülen hayali ve ruhsal hastalıktaki sesleri koyar; üçünü aynı ilkeye bağlar. Gündelik hayatta bunun hafif biçimleri bilinir: insan içinden bir sesin kendisini eleştirdiğini, bir başkasının cümlesini kurduğunu, bir anlığına «ben değildim» diye hissettiğini anlatır. Jung'un dizisinde bu deneyimlerin başında, herkesin her gece yaşadığı rüya durur.
Bu bulgu Jung'un sürekliliğine yakın bir şeyi destekler: rüyadaki tuhaflık ile gündelik bölünme deneyimleri aynı insanlarda birlikte artıp azalıyor. Desteklemediği şey, bunların altında kişileşmeye hazır özerk kümelerin durduğu. Watson'ın ölçtüğü bir eğilimdir, kümenin kendisi değil.
Yaygın yanlış"İçinden bir sesin konuştuğunu duymak, kişiliğin parçalandığını gösterir."
Kendi düşüncesini bir başkasının sesiyle duymak, bir eleştirmeni ya da bir ebeveyni içeride işitmek gündelik hayatta sık anlatılan deneyimlerdir. Jung bu sürekliliği vurgular; Watson'ın verisi de bu tür deneyimlerin sağlıklı öğrencilerde dağılım gösterdiğini söyler. Deneyimin şiddeti, sıklığı ve kişinin hayatını ne ölçüde aksattığı ayrı sorulardır; tek başına bir sesin varlığı bir tanı değildir.
Uyanıkken başkalarının duymadığı seslerin hayatı sarstığı durumlar bu dersin konusu dışında; ruhsal kriz ve psikozun ne zaman acil yardım gerektirdiğini M18-D03 ele alır.
Usta katmanı
Yaygın anlatıda Jung, psikanalizin başkaldıran veliahdı olarak okunur. Haule'nin 1984 tarihli makalesinin özetine göre Jung'un Cenevre ve Paris ile bağları sanıldığından daha önemlidir ve arketip öğretisi, Freud'un en iyisini Janet'in en iyisiyle birleştirmenin bir yolu olarak doğmuş görünür. Bu okumada kişileşme, yüzyıl başında Fransız hipnozcuların ve onların İngilizce yazan izleyicilerinin incelediği olgularla akraba düşer.
Burghölzli'nin kendisi de bu tartışmanın parçasıdır. Jung'un hocası Bleuler 1911'de bölünme fikri üzerine kurulu bir tanı kitabı yayımladı; bugünkü tartışmada bu kitabın ayrışmaya ne kadar borçlu olduğu sorulur.
Bu tarih Jung okuruna bir uyarı da verir. 1907 kitabında Jung, en kopuk görünen diziler arasında bile bir köprü bulunduğunu söylüyordu. Sonraki metinlerde ise kompleksler kendi yüzleri, sesleri ve niyetleriyle anlatılır. İkinci dil çekicidir ve klinik çalışmada işe yarar; ama bir figürü gerçekten içeride oturan küçük bir kişi gibi düşünmek, bu akademinin ilk modülünde M01-D05'in uyardığı kavram şeyleştirmesine kayabilir. Kişileşmeyi yöntem olarak kullanmak ile onu benzetme olarak sınırlı tutmak arasındaki gerilim Jungcu yazında sürer.
Kanıtın sınırı
Jung'un kişileşme açıklaması üç parçadan oluşur: komplekslerin egoya yabancılığı ölçüsünde dışarıda göründüğü, rüya içeriklerinin özerk kümeler olduğu ve ruhun az çok bölünmüş bir bütün olduğu. Bugünkü araştırma bu parçaların yalnız kenarlarına dokunuyor. Rüyadaki kişilerin çoğunlukla tanıdık yüzler ve roller olduğu, uyku deneyimlerinin gündelik ayrışma eğilimiyle birlikte görüldüğü gösterildi; ama hiçbir çalışma belirli bir rüya figürünün belirli bir duygu yüklü kümeyi taşıdığını bağımsız bir ölçüyle sınamadı. Can ve ruh kompleksleri ayrımı ise sınanabilir bir hipotezden çok bir sınıflama önerisi olarak duruyor. Kültür boyutunda sınır daha da belirgin. Jung ayrımı, dönemin antropologlarının pek çok toplumdan derlediği can kaybı ve ruh ele geçirmesi inançlarından kurdu; bu malzeme bugün o dönemin bakışıyla süzülmüş sayılır. Ele geçirme ve kişileşme deneyimlerinin kültürden kültüre ne kadar farklı biçimlendiği, hangi toplumda bir sese ad koymanın olağan, hangisinde kaygı verici sayıldığı geniş ölçüde bilinmiyor. Kişileşmenin evrensel bir ruhsal işleyiş olduğu genellemesi bu yüzden Jung'un gözlemine ve o dönemin derlemelerine yaslanıyor; kültürlerarası bir sınamadan geçmiş değil.
Kendin dene
Aklında kalsın
Kişileşme, bir kompleksin rüyada ya da uyanık deneyimde bir yüz, ses ve tavırla, ego tarafından «o» diye yaşanan biçimde belirmesidir.
Jung bu fikri Fransız ayrışma okulunun dilinden devraldı; ama 1907'de bile en kopuk düşünce dizilerinin arasında saklı bir köprü bulunduğunu vurguladı.
1920 makalesinde rüya içeriklerini özerk kümelere bağladı ve kümelerin egoya yabancı oldukları ölçüde dışarıdaki kişiler gibi göründüğünü savundu. Aynı metin egoya ait olan kümeleri, egodan ayrı durması gerekenlerden ayırdı.
Bugünkü rüya araştırması figürlerin çoğunun tanıdık yüzler olduğunu, ayrışma araştırması da uyku deneyimlerinin gündelik bölünme eğilimiyle birlikte gittiğini gösteriyor. Belirli bir figürün belirli bir kümeyi taşıdığı ise sınanmış değil.
Sonraki derse köprü
Jung'un 1920 makalesinde gözden kaçması kolay bir cümle var: rüyadaki ego da uyanık egonun yalnız bir parçasıdır ve egonun kendisi, özellikle sağlam yapılı bir kompleks sayılır. Kompleksler kişileşip karşımıza oturabiliyorsa, onlara bakan «ben» neden kişileşmiş bir figür değil de bakışın kendisi olarak yaşanır? M02-D04, Ben kompleksi, egoyu öteki kümelerle aynı türden saymanın neye mal olduğunu ve onu merkezde tutanın ne olduğunu, kümeler arasındaki ilişkiyi gösteren bir şema üzerinden soruyor.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.