Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Sait Faik (1906-1954) Adapazarı'nda varlıklı bir ailede doğdu; İsviçre ve Fransa'da diploma almadan okudu; öğretmenlik, ticaret ve adliye muhabirliği denedi; siroz yüzünden 1954'te öldü. Annesi Burgazada'daki evi müze olarak bağışladı ve Sait Faik armağanını kurdu.
- Okay'a göre ilk öyküleri Maupassant tarzındadır; Fransa dönüşü kendine özgü bir dil geliştirdi. 206 hikâyesinin 169'u ben merkezlidir ve bir çeşit hâtıra-hikâye sayılır; kahramanları balıkçılar, işsizler, yoksullar, yalnızlar ve hayal kuranlardır.
- Okay'a göre roman denemeleri öykülerinin düzeyinde değildir; Sait Faik'in açtığı çığır Ömer Seyfeddin'den sonra Türk hikâyeciliğinin ikinci önemli merhalesidir.
- Değe Güven'e göre Esendal'la başlayan durum öykücülüğü Sait Faik'le Batılı örneklerle yarışacak düzeye ulaşır; Sait Faik keskin sonlar yerine açık uçlu bitişleri tercih eder.
- Kaplan onun şair ruhunu vurgular; Değe Güven bağdaştırma, çağrışım ve devrik cümle gibi unsurların yalnız şiire özgü olmadığını hatırlatır. Sait Faik kendini «ne hikâyeci ne şair, ikisi ortası acayip bir şey» diye tanımlar.
Kazanımlar
- Sait Faik Abasıyanık'ın Adapazarı'ndan Grenoble'a, adliye muhabirliğinden Burgazada'ya uzanan hayatını ve Türk öykücülüğündeki yerini açıklayabilir.
- Sait Faik'in öykülerinin ben merkezli, hâtıra-hikâyeye yakın yapısını ve «küçük insan» dünyasını açıklayabilir.
- Sait Faik'in öyküsünü «şiirsel» sayan görüşleri, yazarın kendi mektuplarındaki değerlendirmelerle ve bu görüşe getirilen çekincelerle karşılaştırabilir.
- Sait Faik'in mektuplarından seçilen kısa parçalarda öykü ile şiir arasındaki sınırın nasıl tartışıldığını okuyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Bir okur, bir yazara mektup yazar: öykülerinizde şiir kokusu var. Yazar cevap verir. Bir iki şiir de yazdığını, onlarda da hikâye kokusu bulunduğunu söylediklerini anlatır. Sonra bir sonuç çıkarır: demek ki ben ne hikâyeciyim ne şair. İkisinin ortasında acayip bir şey.
Bu mektubu yazan adam, Türk öyküsünün en çok sevilen adlarından biridir. Onun ölümünden sonra bir eleştirmen, günün şiirinin başında Orhan Veli nasıl duruyorsa, günün hikâyesinin başında da onun durduğunu yazacaktır.
Yazarın adı Sait Faik'tir. Ve kendini ne hikâyeci ne şair saymaktadır.
Büyük soru
Sabahattin Ali'nin öyküleri bir düğüme ve bir çözüme doğru ilerliyordu. Sait Faik'in öykülerinde çoğu zaman büyük bir olay yoktur; bir kahve, bir balıkçı, bir çocuk, bir yağmur vardır. Düğümü olmayan bir öyküde okuru sayfanın sonuna kadar götüren nedir? Ve öyküyü «şiir gibi» yapan şey gerçekten şiire mi aittir?
Bağlam
M. Orhan Okay'ın DİA'daki Sait Faik maddesi, yazarın 18 Kasım 1906'da Adapazarı'nda, varlıklı bir ailede doğduğunu yazar. İşgal ve Millî Mücadele yıllarından sonra aile İstanbul'a taşınır. Bursa Lisesi'ni bitirir, Dârülfünun'a yazılır, ama iki yıl sonra babasının isteğiyle ekonomi okumak için İsviçre'ye, oradan Fransa'da Grenoble'a gider. Okay'a göre dört yıllık düzensiz eğitim ve bohem hayat yüzünden diploma almadan döner.
Türkiye'de kısa bir süre öğretmenlik yapar, babasının verdiği sermayeyle açtığı ticarethaneyi yürütemez, bir gazeteye adliye muhabiri olarak mahkeme röportajları yazar. 1939'da babası ölünce mülklerin geliri ve yazılarıyla geçinir. Okay'a göre hiç evlenmez; alkol yüzünden yakalandığı siroz hastalığıyla 11 Mayıs 1954'te ölür. Okay'a göre ölümünden sonra annesi Burgazada'daki evlerini Sait Faik Müzesi olarak bağışlar ve her yıl en iyi hikâye kitabına verilecek bir Sait Faik armağanı kurar.
Ana anlatı — Ben diyen öykü
Okay'a göre Sait Faik'in ilk hikâyeleri Maupassant tarzındadır ve Ömer Seyfeddin, Refik Halit, Reşat Nuri gibi hikâyecilerin etkisini taşır. Fransa dönüşünden sonra kendine özgü bir hikâye dili geliştirir. İlk kitabı Semaver'de o yılların toplumcu-gerçekçi modasına kapılır, sonra bireysel meselelere ağırlık verir.
Okay'ın maddesinde çarpıcı bir sayı vardır: Sait Faik'in 206 hikâyesinden 169'u ben merkezlidir. Maddeye göre hemen her hikâyesinde görülen bu kendini anlatır ifade tarzı, onların bir çeşit hâtıra-hikâye sayılmasına yol açmıştır. Olaylar okurda yaşanmış izlenimi bırakır; çevresindekiler birçoğuna tanık olduklarını söyler.
Ama bu «ben» ile yazar aynı kişi değildir. Değe Güven'in aktardığı bir mektubunda Sait Faik, okurlarının öykülerdeki adamı kendisiyle karıştıracağını, bunun her yazıcının başına gelecek bir şey olduğunu söyler ve ekler: belki benim, belki değilim.
Okay'a göre kahramanlarının çoğu toplumun alt kesiminden, az şeyle mutlu olabilen, kaderine razı insanlardır: yoksul semtlerde yaşayanlar, işsizler, Anadolu'dan İstanbul'a gelenler ve özellikle denizle, balıkçılıkla uğraşanlar. Sebepsiz bir iç sıkıntısına, yalnızlığa kapılanlar ve hayal kuranlar da çoktur. Okay'a göre bu kişilerin siyasi, ideolojik ve dinî kanaatleri irdelenmez; çocuklar, hayvanlar ve tabiat önemli bir yer tutar.
Yaygın yanlış«Sait Faik roman da yazmıştır; romanları öyküleri kadar başarılıdır.»
Okay'a göre Sait Faik'in iki roman denemesi vardır. İlki, Medâr-ı Maîşet Motoru, sıkıyönetimce toplatılır ve sonra Bir Takım İnsanlar adıyla yayımlanır; Okay'a göre hikâyeleriyle karşılaştırılamayacak kadar zayıftır. Kayıp Aranıyor daha tutarlıdır, ama Okay'a göre romandan çok uzatılmış bir hikâyedir. Sait Faik'in asıl alanı öyküdür.
Ana anlatı — Sonu olmayan öykü
Değe Güven'e göre Maupassant aracılığıyla gelişen olay öykücülüğü Türk edebiyatında Ömer Seyfeddin'le zirveye çıkar; Çehov'la tanınan durum öykücülüğü ise Memduh Şevket Esendal'la ilk örneklerini verdikten sonra Sait Faik'le Batılı örneklerle yarışacak bir düzeye ulaşır. Sait Faik büyük kahramanlar yerine sıradan insanların günlük hayatındaki önemsiz görünen olay ve durumları anlatır.
Sait Faik bunu kendi öykülerinde okura söyler. Değe Güven'in aktardığına göre Lüzumsuz Adam'daki «Birahanedeki Adam» öyküsünde bira içen bir adamı gözleyen anlatıcı, okurdan büyük olaylar beklememesini ister. Bir mektubunda da kendisini asıl ilgilendirenin olay değil, insanın kendisi olduğunu yazar: hareketi, konuşuşu, düşünüşü, yürüyüşü.
Değe Güven'e göre Sait Faik, olay öykülerindeki kavuşma, ayrılık, ölüm gibi keskin bitişli sonlar yerine gerçek hayattaki sıradanlığı tercih eder. Okur öyküyü bitirdiğinde, kahramanın hayatının sürdüğünü düşünür.
Değe Güven, «Haritada Bir Nokta» öyküsünü de hatırlatır: orada yazar, yazmasa deli olacağını söyler. Değe Güven'e göre Sait Faik için yazmak ile yaşamak eş değerdir; âdeta yazabilmek için yaşar, yaşayabilmek için yazar.
Ana anlatı — Şiir kokusu
Sait Faik'in öykülerinin şiire yakın olduğu çok söylenmiştir. Okay'ın aktardığına göre Mehmet Kaplan, yazarın 1953'te Şimdi Sevişme Vakti adıyla topladığı serbest şiirlerinin güzelliğine dikkat çekerek onun şair ruhlu bir insan olduğunu ve bu özelliğin hikâyelerine de yansıdığını belirtir.
Değe Güven bu görüşün neye dayandığını da sıralar. Ona göre Sait Faik'in öykülerinde bağdaştırmalar, çağrışımlar, kısa ve devrik cümleler şiirle ilişkilendirilir; yazar kelimelere farklı çağrışımlar yükleyerek bir imge dünyası kurar.
Ama Değe Güven bir çekince de ekler: bu unsurların yalnızca şiire özgü olmadığı unutulmamalıdır. Ona göre Sait Faik'in öykünün kalıbına şiir döktüğü, bir öykücüden çok şair olduğu görüşü edebiyat çevrelerinde sıkça tekrarlanmıştır; oysa bağdaştırma, devrik cümle ve çağrışım düzyazının da araçlarıdır. «Şiirsel öykü» bir övgü olarak kolayca söylenir, ama bir tanım olarak dikkat ister.
Okay ise Sait Faik'in yerini kesin bir cümleyle belirler: onun açtığı çığır, Ömer Seyfeddin'den sonra Türk hikâyeciliğinin ikinci önemli merhalesi kabul edilir.
Metin anı
Sait Faik'ten üç kısa parça. İlk ikisi bir okura yazdığı mektuptan, üçüncüsü başka bir mektuptan. Önce şiir ile hikâye arasındaki yerini tarif eden cümleler:
Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokusu var dediler. Demek ki ben ne bir hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey.
Aynı mektuptan, bir tercihin itirafı:
Ben de hikâye gibi şiir yazacağım yerde şiir gibi hikâyeyi eğer hakikaten öyle ise tercih ettim.
Ve öykülerinin sonları üzerine:
Benim hikâyelerimin kahramanlarını öldükleri zaman bile yaşamaya devam eder gibi öldürmek isterim. İnsanları yaşarlarken yakalayabiliyorsam ne âlâ. Sonuçlu şeyleri sevmiyorum da onun için böyle yazıyorum.
Birinci parçada bir koku, bir tür tanımının yerini alır. Okur «şiir kokusu» der; başka okurlar şiirlerde «hikâye kokusu» bulur. Sait Faik iki yargıyı yan yana koyar ve üçüncü bir yer bulur: «İkisi ortası acayip bir şey.» Bu cümle bir alçakgönüllülük gibi başlar, ama bir tanıma dönüşür. Değe Güven'in türlerarasılık dediği şey, burada yazarın kendi ağzından bir kimlik olarak söylenir.
İkinci parçada «eğer hakikaten öyle ise» kaydı dikkat çeker. Sait Faik, okurunun yargısını olduğu gibi kabul etmez; ona bir koşul ekler. Bu, Değe Güven'in çekincesiyle aynı yöne bakar: şiirsel olan, bakan göze de bağlıdır. Yazar yine de seçimini söyler: şiir gibi hikâye.
Üçüncü parça, açık uç kavramının yazar tarafından yapılmış bir tanımıdır. «Öldükleri zaman bile yaşamaya devam eder gibi»: bir öykünün sonunda bile hayat sürer. «Sonuçlu şeyleri sevmiyorum» cümlesi, Maupassant'ın düğüm ve çözüm düzenine karşı bir tercihtir. Öykü bir olayı kapatmaz; bir insanı, yaşarken yakalamaya çalışır.
Cevap ve bağlantı
Düğümü olmayan öyküde okuru sona kadar götüren nedir? Sait Faik'in cevabı, olay yerine insanın kendisidir: hareketi, konuşuşu, yürüyüşü, bir andaki hâli. Okay'ın saydığı ben merkezli anlatım, okura yaşanmış bir anın içindeymiş duygusu verir; açık uçlu bitiş de o anın sürdüğünü hissettirir.
Öyküyü «şiir gibi» yapan şey gerçekten şiire mi aittir? Kaplan'ın okuması ve edebiyat çevrelerinin genel kanısı şiir ruhunu öne çıkarır; Değe Güven ise bağdaştırmanın, çağrışımın ve kısa cümlenin düzyazının da aracı olduğunu hatırlatır. Sait Faik'in kendisi bu tartışmayı en iyi özetleyen cümleyi kurar: ne hikâyeci ne şair, ikisinin ortasında bir şey. Ataç'ın onu Orhan Veli'nin yanına koyması da bir tesadüf değildir: ikisi de edebiyatın kendi türünün sınırlarını gevşettiği yıllarda yazdı.
Kapanış kancası
Sait Faik öyküyü şiire yaklaştırırken, şiirin kendisi de değişiyordu. Ondan birkaç yaş büyük bir şair, 1920'lerin ortasında Moskova'dan döndüğünde ölçüyü, kafiyeyi ve dizenin düzenini birlikte kıracaktı. Dizelerini basamak basamak kıran, kelimeleri sayfaya yayan bu şiirin arkasında hangi devrim düşü vardı?
Özet kartı
- Sait Faik (1906-1954) Adapazarı'nda varlıklı bir ailede doğdu; İsviçre ve Fransa'da diploma almadan okudu; öğretmenlik, ticaret ve adliye muhabirliği denedi; siroz yüzünden 1954'te öldü. Annesi Burgazada'daki evi müze olarak bağışladı ve Sait Faik armağanını kurdu.
- Okay'a göre ilk öyküleri Maupassant tarzındadır; Fransa dönüşü kendine özgü bir dil geliştirdi. 206 hikâyesinin 169'u ben merkezlidir ve bir çeşit hâtıra-hikâye sayılır; kahramanları balıkçılar, işsizler, yoksullar, yalnızlar ve hayal kuranlardır.
- Okay'a göre roman denemeleri öykülerinin düzeyinde değildir; Sait Faik'in açtığı çığır Ömer Seyfeddin'den sonra Türk hikâyeciliğinin ikinci önemli merhalesidir.
- Değe Güven'e göre Esendal'la başlayan durum öykücülüğü Sait Faik'le Batılı örneklerle yarışacak düzeye ulaşır; Sait Faik keskin sonlar yerine açık uçlu bitişleri tercih eder.
- Kaplan onun şair ruhunu vurgular; Değe Güven bağdaştırma, çağrışım ve devrik cümle gibi unsurların yalnız şiire özgü olmadığını hatırlatır. Sait Faik kendini «ne hikâyeci ne şair, ikisi ortası acayip bir şey» diye tanımlar.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Hâtıra-hikâye | Memoir-story | Anlatıcının «ben» diyerek yaşadıklarını anlatıyormuş gibi kurulduğu, kurmaca ile hatıra arasındaki öykü |
| Türlerarasılık | Intergeneric relation | Farklı türlerin birbirinin tekniklerini ve imgelerini paylaşması |
| Şiirsel düzyazı | Poetic prose | Ölçüsüz, ama imge, ritim ve çağrışım gibi şiire yakın araçlara yaslanan düzyazı |
| Bağdaştırma | Unusual collocation | Normalde bir arada kullanılmayan kelimelerin beklenmedik biçimde birleştirilmesi |
| Açık uç | Open ending | Öykünün kesin bir sona bağlanmadan, hayatın sürdüğü izlenimiyle bitmesi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Okay'a göre Sait Faik'in eğitimi ve meslek denemeleri nasıl geçti? Ölümünden sonra adı nasıl yaşatıldı?
- (Kazanım 2) Sait Faik'in öykülerinin ne kadarı ben merkezlidir ve bu durum onları hangi türe yaklaştırır? Kahramanları kimlerdir?
- (Kazanım 2) Değe Güven'e göre Sait Faik'in öykülerini olay öykülerinden ayıran nedir? Sait Faik öykülerinin sonlarını nasıl kurar?
- (Kazanım 3) Sait Faik'in öykülerinin «şiirsel» sayılmasının gerekçeleri nelerdir? Değe Güven bu görüşe hangi çekinceyi getirir?
- (Kazanım 4) Mektuplardan alınan parçalarda Sait Faik kendini nasıl tanımlar, okurunun yargısına hangi kaydı ekler, öykülerinin sonları hakkında ne söyler?
Cevaplar
- Okay'a göre Sait Faik Bursa Lisesi'ni bitirip Dârülfünun'a yazıldı, iki yıl sonra babasının isteğiyle ekonomi okumak için İsviçre'ye ve Fransa'da Grenoble'a gitti, dört yıllık düzensiz eğitim ve bohem hayat yüzünden diploma almadan döndü. Kısa bir süre öğretmenlik yaptı, açtığı ticarethaneyi yürütemedi, bir gazetede adliye muhabiri olarak mahkeme röportajları yazdı; 1939'dan sonra mülklerin geliri ve yazılarıyla geçindi. Ölümünden sonra annesi Burgazada'daki evi Sait Faik Müzesi olarak bağışladı ve her yıl en iyi hikâye kitabına verilecek Sait Faik armağanını kurdu.
- Okay'a göre 206 hikâyesinden 169'u ben merkezlidir; bu kendini anlatır ifade tarzı öykülerin bir çeşit hâtıra-hikâye sayılmasına yol açmıştır ve okurda yaşanmış izlenimi bırakır. Kahramanları toplumun alt kesiminden, az şeyle mutlu olabilen insanlardır: yoksul semtlerde yaşayanlar, işsizler, Anadolu'dan İstanbul'a gelenler, denizle ve balıkçılıkla uğraşanlar, yalnızlığa kapılanlar ve hayal kuranlar; çocuklar, hayvanlar ve tabiat da önemli yer tutar.
- Değe Güven'e göre Sait Faik büyük kahramanlar ve olaylar yerine sıradan insanların günlük hayatındaki önemsiz görünen durumları anlatır; Esendal'la başlayan durum öykücülüğünü Batılı örneklerle yarışacak düzeye çıkarır. «Birahanedeki Adam»da okurdan büyük olaylar beklememesini ister; mektubunda asıl ilgisinin olay değil insanın kendisi olduğunu yazar. Kavuşma, ayrılık, ölüm gibi keskin bitişler yerine gerçek hayatın sıradanlığını tercih eder; okur öyküyü bitirdiğinde kahramanın hayatının sürdüğünü düşünür.
- Okay'ın aktardığına göre Mehmet Kaplan, Sait Faik'in şiirlerinin güzelliğine dikkat çekerek onun şair ruhlu olduğunu ve bunun hikâyelerine yansıdığını söyler. Değe Güven'e göre öykülerindeki bağdaştırmalar, çağrışımlar, kısa ve devrik cümleler ve kelimelere yüklenen farklı çağrışımlar şiirle ilişkilendirilir. Ama Değe Güven bu unsurların yalnızca şiire özgü olmadığını, düzyazının da araçları olduğunu hatırlatır; «bir öykücüden çok şair» görüşünün edebiyat çevrelerinde sıkça tekrarlandığını not eder.
- Sait Faik, okurunun öykülerinde şiir kokusu, başkalarının şiirlerinde hikâye kokusu bulduğunu söyleyerek kendini «ne bir hikâyeciyim ne de bir şair, ikisi ortası acayip bir şey» diye tanımlar. Şiir gibi hikâyeyi seçtiğini söylerken «eğer hakikaten öyle ise» kaydını ekler; okurun yargısını koşullu kabul eder. Öykülerinin sonları hakkında, kahramanlarını ölürken bile yaşamaya devam ediyormuş gibi öldürmek istediğini, insanları yaşarken yakalamaya çalıştığını ve sonuçlu şeyleri sevmediği için böyle yazdığını söyler.
Okuma
- M. Orhan Okay, «Sait Faik Abasıyanık» (DİA 35) — hayatı, öykücülüğü ve eserleri.
- Ebru Değe Güven, «Mektuplarından Hareketle Sait Faik Abasıyanık'ın Öykücülüğü» (2025).
- Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar ve Lüzumsuz Adam. «Haritada Bir Nokta» ile «Birahanedeki Adam»ı okuyun. Her birinde olay diye adlandırılabilecek şeyleri bir sütuna, bir an ya da bir duygu olarak kalanları öbür sütuna yazın. Hangi sütun öyküyü taşıyor?