Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Sözlü kültürde bilgi ve şiir hafızada yaşar; hatırlanmayan söz kaybolur.
- Homeros'un tekrar eden kalıpları, Parry'nin tanımıyla, aynı ölçü koşullarında aynı fikri anlatan formüllerdir; «gül parmaklı Şafak» dizesi Odysseia'da yirmi kez geçer.
- Parry ve Lord, Bosna ve Karadağ'daki ozanlarda destanların ezberlenmediğini, her söyleyişte yeniden kurulduğunu gösterdi.
- Avdo Međedović 2.160 dizelik bir metinden öğrendiği destanı on iki bin dizeyi aşan bir versiyonla söyledi.
- Dede Korkut Kitabı'nda ozanın toplumsal hafıza rolü ve söyleyişin izleri, tekrarlarda ve kapanış formülünde görülür.
Kazanımlar
- Homeros destanlarındaki formülü Parry'nin tanımıyla açıklayabilir ve metinden örnek verebilir.
- Parry ile Lord'un Bosna ve Karadağ'daki saha çalışmasının ezber varsayımını nasıl değiştirdiğini anlatabilir.
- Sözlü şiirde ezberlemek ile icra anında yeniden kurmak arasındaki farkı ayırt edebilir.
- Dede Korkut'taki ozan dizelerinde ve kapanış formülünde sözlü geleneğin izlerini tanıyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Karadağ, Bijelo Polje, Temmuz 1935. Altmış yaşını geçmiş bir adam, bir odada oturmuş, yavaş yavaş dizeler söylüyor. Karşısındaki genç adam her dizeyi deftere yazıyor. İş 5 Temmuz'da başlıyor, 12 Temmuz'da bitiyor. Bittiğinde defterlerde on iki bin üç yüzü aşkın dize var: Homeros'un Odysseia'sı kadar uzun bir destan.
Adamın adı Avdo Međedović. Gençliğinde kasaplık etmiş, yıllarca askerlik yapmış, köyüne dönüp evlenmiş. Hayatı boyunca okuma yazma öğrenmedi. O on iki bin dizenin tek bir satırını bile bir kâğıttan okumadı.
Büyük soru
Okuma yazma bilmeyen bir insan bu kadar uzun bir şiiri nasıl aklında tutar? Ve Avdo bunu yapabiliyorsa, Antik Yunan'da İlyada ile Odysseia'yı söyleyen ozanlar nasıl bir hafızaya sahipti? Yoksa soru yanlış mı soruluyor?
Bağlam
Bir önceki ünitede ateş başında anlatılan hikâyelere bakmıştık. O hikâyelerin hiçbiri yazıya geçmedi; hepsi ağızdan kulağa aktarıldı. İnsanlığın tarihinin çok büyük bir bölümünde edebiyat böyle yaşadı. Yazı ortaya çıktığında bile uzun süre azınlığın elinde kaldı; bugün kitap raflarında duran pek çok eski destan, yazıya geçirilmeden önce yüzyıllarca söylendi.
Bu ünitenin konusu, yazının henüz hafızanın yerini almadığı dünya: sözlü kültür. Amerikalı düşünür Walter J. Ong, 1982'de yazdığı Orality and Literacy (Sözlü ve Yazılı Kültür) kitabında, yazıyı hiç tanımamış kültürleri «birincil sözlü kültür» diye adlandırır. Böyle bir kültürde bir şeyi bilmek, onu hatırlayabilmek demektir. Hatırlanmayan söz kaybolur.
Ana anlatı — tekrar eden kelimeler
Hikâye bir tuhaflıkla başlıyor. Homeros'u Yunanca okuyanlar yüzyıllardır aynı şeyi fark etti: destanlarda bazı kelime öbekleri durmadan tekrarlanıyor. Akhilleus neredeyse her seferinde «ayağı çabuk Akhilleus»tur. Şafak her sabah «gül parmaklı»dır. Hatta bütün bir dize, hiç değişmeden, defalarca geri gelir.
Kaynağa bakalım. Oxford'un standart Monro–Allen metninde şu dize İlyada'da iki, Odysseia'da yirmi kez geçer:
ἦμος δ' ἠριγένεια φάνη ῥοδοδάκτυλος Ἠώς
«Erken doğan, gül parmaklı Şafak göründüğünde.» Homeros sabahı anlatmak istediğinde her seferinde yeni bir tasvir aramaz; bu hazır dizeyi kullanır.
Uzun süre bu tekrarlar Homeros'un bir kusuru ya da süsü sayıldı. Sonra genç bir Amerikalı klasik filolog, Milman Parry, 1920'lerde Paris'te yazdığı doktora teziyle başka bir açıklama önerdi. Tekrarlar süs değildi. Onlar bir teknikti.
Ana anlatı — Parry'nin formülü
Parry'nin ilk fark ettiği şey, bu kalıpların ölçüye bağlı olmasıydı. Homeros'un dizesi altı ölçülü, uzun ve kısa hecelerin belli bir düzenle dizildiği bir ölçüyle kurulur. Ozan konuşurken her dizeyi bu kalıba uydurmak zorundadır. Kalıp öbekler bu işi kolaylaştırır: her biri dizenin belli bir bölümüne tam olarak oturur.
Parry 1930'da formülü şöyle tanımladı:
a group of words which is regularly employed under the same metrical conditions to express a given essential idea
«Belli bir temel fikri anlatmak için aynı ölçü koşullarında düzenli olarak kullanılan kelime öbeği.»
Akhilleus örneği bu tanımı somutlaştırıyor. İlyada'da iki ayrı kalıp var ve ikisi de dizenin sonuna yerleşir. «Ayağı çabuk Akhilleus» (πόδας ὠκὺς Ἀχιλλεύς) otuz dizenin sonunda, «ayakları güçlü, tanrısal Akhilleus» (ποδάρκης δῖος Ἀχιλλεύς) yirmi bir dizenin sonunda geçer. Aralarındaki fark anlamda değil, uzunlukta: biri yedi, öbürü sekiz hece. Dizenin başı nasıl kurulduysa, ozan sona o boşluğu tam dolduran kalıbı getirir.
Parry'ye göre bu, tek bir şairin icadı olamazdı. Böyle geniş ve düzenli bir kalıp sistemi ancak kuşaklar boyunca, pek çok ozanın elinde birikmiş bir gelenekten doğabilirdi. Homeros bir geleneğin içinde söylüyordu.
Yaygın yanlış«Formül, şairin tembelliğidir; iyi şair her seferinde yeni bir söz bulur» diye düşünülür.
Bu yargı yazılı şiirin ölçüsüdür. Dinleyicinin önünde, durmadan söyleyen bir ozan için formül bir kaynak ve araçtır: dizeyi ölçüye oturturken zihni, hikâyenin gidişine ayırmasını sağlar.
Ana anlatı — Bosna'daki deney
Homeros'a soru sormak mümkün değil; ama yaşayan bir sözlü gelenek bulunabilirdi. Parry 1933 ile 1935 arasında iki kez Yugoslavya'ya gitti. İkinci yolculuğunda yanında öğrencisi Albert Lord ve yerel bir şarkıcı olan yardımcısı Nikola Vujnović vardı. Bosna'da ve Karadağ'da gusle adlı telli çalgıyla destan söyleyen ozanları, «guslar»ları kaydettiler. Soğuk açılıştaki genç adam Nikola'ydı; Avdo'nun dizelerini o yazıyordu.
Avdo'nun dikte ettiği o uzun destanın bir geçmişi de vardı. Bir arkadaşı ona bu destanın basılı bir versiyonunu beş altı kez okumuştu. O basılı metin 2.160 dizeydi. Avdo'nunki 1935'te on iki bin dizeyi aştı. Avdo metni ezberlememiş, hikâyeyi öğrenmiş ve onu kendi süslü üslubuyla yeniden söylemişti.
Parry bir deney daha yaptı. Başka bir ozanın, Mumin Vlahovljak'ın, Avdo'nun hiç duymadığı bir destanı söylemesini ayarladı; Avdo dinledi. Mumin'in destanı 2.294 dizeydi. Parry sonra Avdo'ya aynı destanı söyleyip söyleyemeyeceğini sordu. Avdo'nun versiyonu, ilk söyleyişte, 6.313 dizeye ulaştı; neredeyse üç katı.
Lord yıllar sonra, 1960'ta yayımlanan The Singer of Tales kitabında vardıkları sonucu tek bir cümlede topladı:
For the oral poet the moment of composition is the performance.
«Sözlü şair için yaratma anı, icranın ta kendisidir.» Yazılı şiirde yazmakla okumak arasında zaman vardır. Sözlü şiirde bu ikisi aynı andır: ozan destanı söylerken kurar.
Yaygın yanlış«Ozanlar destanları kelimesi kelimesine ezberler» denir.
Lord'un kayıtları bunun tersini gösterdi. Bir ozan, başka bir ozandan öğrendiği şarkıyı duyduğu gibi, kelimesi kelimesine söyleyeceğini ve yirmi yıl sonra da aynı söyleyeceğini iddia ediyordu. Öğrendiği ozanın kaydıyla kendi kaydı karşılaştırıldığında aynı hikâyenin tanınır iki versiyonu çıktı, aynı metin değil. Lord'a göre ozan yalan söylemiyordu: onun için «kelimesi kelimesine», «aynen onun gibi» demenin vurgulu bir yoluydu.
Metin anı
Türk edebiyatında da ozanın sesi kitaba geçmiş hâlde duruyor. Dede Korkut Kitabı'nın 1815'te bulunan Dresden nüshasının giriş bölümünde, Dede Korkut'un söylediği bir dizi söz vardır. Her dize, birinin neyi bildiğini söyler: yerin otlağını geyik bilir, yolların izini deve bilir. Sonra sıra ozana gelir:
Kolça kopuz götürüp elden ele begden bege ozan gezer.
Er cömerdin er nâkesin ozan bilür.
Bugünün Türkçesiyle: ozan kolunda kopuzla elden ele, beyden beye gezer; cömert olanı da cimri olanı da ozan bilir. Ozan burada toplumun hafızasıdır. Kimin ne yaptığını hatırlar ve söyler.
Bu dizelere bir de biçim açısından bakalım. «…bilür» sözü, bu bölümde dizelerin neredeyse hepsinin sonunda geri gelir. Kulak, bu tekrarı yakalar ve bir sonraki dizeyi bekler. Homeros'un kalıpları gibi, bu tekrar da hem dinleyene hem söyleyene yol gösterir.
Hikâyelerin sonunda da ozanın sesi duyulur. Dirse Han oğlu Boğaç Han'ın hikâyesi şu sözle kapanır:
dedem korkut boyu boyladı soy soyladı bu oguznâmeyi düzdi koşdı böyle dedi
Dede Korkut gelir, boyu boylar, soyu soylar: hikâyeyi düzüp koşar, yani söyleyip kurar. «Boy boylamak, soy soylamak» Türkçenin ikileme alışkanlığıyla sesin tekrarına yaslanır. «Düzmek» ve «koşmak» ise hikâye kurmanın fiilleridir. Bu kapanış, hikâyeyi yazan bir yazarı değil, söyleyen bir ozanı gösterir. Dede Korkut bir yazar gibi değil, bir icracı gibi anılır.
Cevap ve bağlantı
Avdo ve Homeros bu kadar uzun şiirleri nasıl aklında tuttu? Cevap, sorunun içinde saklı bir varsayımı bozuyor. Onlar bir metni ezberlemiyordu. Hikâyeyi, geleneğin kalıplarını ve ölçünün kurallarını biliyorlardı; şiiri her seferinde bu malzemeyle yeniden kuruyorlardı. Hafızanın yükünü formüller, tekrarlar ve ikilemeler taşıyordu.
Burada ihtiyatlı olmak gerekiyor. Parry ve Lord'un kuramı Homeros araştırmalarını kökten değiştirdi, ama elimizdeki İlyada ve Odysseia yazılı metinler. Bu destanların sözlü bir gelenekten yazıya hangi yolla, ne zaman ve kimin eliyle geçtiği hâlâ tartışılıyor. Bosna'daki ozanlar Homeros'u açıklamak için güçlü bir karşılaştırma sağlar, ama Homeros'un bir Avdo olduğunu kanıtlamaz.
Sözlü kültürde her söyleyiş biraz farklıdır; aynı hikâye yaşar ve değişir. Ateş başındaki anlatıcıyla Dede Korkut'u birleştiren şey bu canlılık.
Kapanış kancası
Peki söz bir yüzeye kazındığında ne olur? Ozanın her söyleyişte değişen hikâyesi, ilk kez değişmeyen bir biçim kazanır. Bu dönüşüm Mezopotamya'da ıslak kile bastırılan işaretlerle başladı. Bir sonraki ünitede yazının nasıl icat edildiğine, kil tabletten papirüse uzanan yola bakacağız.
Özet kartı
- Sözlü kültürde bilgi ve şiir hafızada yaşar; hatırlanmayan söz kaybolur.
- Homeros'un tekrar eden kalıpları, Parry'nin tanımıyla, aynı ölçü koşullarında aynı fikri anlatan formüllerdir; «gül parmaklı Şafak» dizesi Odysseia'da yirmi kez geçer.
- Parry ve Lord, Bosna ve Karadağ'daki ozanlarda destanların ezberlenmediğini, her söyleyişte yeniden kurulduğunu gösterdi.
- Avdo Međedović 2.160 dizelik bir metinden öğrendiği destanı on iki bin dizeyi aşan bir versiyonla söyledi.
- Dede Korkut Kitabı'nda ozanın toplumsal hafıza rolü ve söyleyişin izleri, tekrarlarda ve kapanış formülünde görülür.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Sözlü kültür | Oral culture | Bilginin ve şiirin konuşma ve dinleme yoluyla aktarıldığı kültür |
| Formül | Formula | Aynı ölçü koşullarında aynı fikri anlatan hazır kelime öbeği |
| Sözlü-formüler kuram | Oral-formulaic theory | Parry ve Lord'un sözlü şiirin formüllerle ve icra anında kurulduğunu savunan kuramı |
| İcra anında kurma | Composition in performance | Şiirin her söyleyişte geleneğin kalıplarıyla yeniden kurulması |
| Ozan | Bard | Türk geleneğinde kopuz eşliğinde hikâye ve şiir söyleyen sanatçı |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Parry'nin formül tanımının üç öğesi nelerdir ve «gül parmaklı Şafak» dizesi bu tanıma nasıl uyar?
- (Kazanım 1) İlyada'da Akhilleus için iki ayrı kalıbın kullanılması formülün hangi işlevini gösterir?
- (Kazanım 2) Avdo'nun «Bećiragić Meho» deneyi ezber varsayımı hakkında ne gösterdi?
- (Kazanım 3) Bir ozan bir şarkıyı «kelimesi kelimesine» söylediğini iddia ediyor, ama iki kayıt farklı çıkıyor. Lord bu çelişkiyi nasıl açıkladı?
- (Kazanım 4) Dede Korkut'un «boyu boyladı soy soyladı… düzdi koşdı» kapanışı sözlü geleneğe dair ne söyler?
Cevaplar
- Tanımın öğeleri şunlardır: kelime öbeği, aynı ölçü koşullarında düzenli kullanım ve belli bir temel fikir. «Erken doğan, gül parmaklı Şafak göründüğünde» dizesi sabah olmasını anlatır, hiç değişmeden tam bir dize olarak kullanılır ve Odysseia'da yirmi kez geçer.
- İki kalıp aynı kişiyi anlatır ama uzunlukları farklıdır; ikisi de dizenin sonuna oturur. Ozan dizenin başında kalan boşluğa göre uygun kalıbı seçer. Formül, dizeyi ölçüye oturtmanın bir aracıdır.
- Avdo, hiç duymadığı 2.294 dizelik bir destanı bir kez dinledikten sonra 6.313 dizelik bir versiyonla söyledi. Bir metni ezberleyen biri onu üç katına çıkaramaz; Avdo hikâyeyi öğrenip geleneğin kalıplarıyla yeniden kurmuştu.
- Lord'a göre ozan yalan söylemiyordu. Sözlü kültürde yetişen biri için «kelime» ve «dize» yazılı kültürdeki anlamını taşımaz; «kelimesi kelimesine» sözü, «aynı hikâyeyi aynen onun gibi» demenin vurgulu bir yoludur.
- Kapanış, hikâyeyi bir yazarın yazdığını değil, bir ozanın söyleyip kurduğunu gösterir. «Düzmek» ve «koşmak» fiilleri kurma işini anlatır; ikilemeler ve ses tekrarları da sözlü söyleyişin izlerini taşır.
Okuma
- Dede Korkut Kitabı'ndan bir boy: «Dirse Han Oğlu Boğaç Han». Orhan Şaik Gökyay ya da Muharrem Ergin'in neşrine dayanan, bugünkü Türkçeye aktarılmış bir baskı seçin; mümkünse özgün metinle yan yana okuyun.
- Homeros, Odysseia, 2. Kitap'ın açılışı. Türkçe bir çeviride sabahın nasıl anlatıldığına bakın ve kitabın başka yerlerinde aynı dizeyi arayın.
- Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür (özgün adı Orality and Literacy, 1982), özellikle sözlü kültürde düşünme ve hatırlama üzerine olan bölüm.