Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Platon şairleri ideal devletinden çıkardı, çünkü taklit hakikatten üç basamak uzaktır ve duyguları besler; ama şiire bir savunma hakkı tanıdı.
- Aristoteles taklidi insan doğasına yerleştirdi: insan taklitle öğrenir ve taklitten zevk alır.
- Wordsworth şiiri güçlü duyguların kendiliğinden taşması olarak tanımladı; Şklovski ise sanatın işini alışkanlığı kırıp «taşı taş yapmak» olarak gördü.
- Eagleton (1983) edebiyatın özü olmadığını, «yabani ot» gibi işlevsel bir terim olduğunu savundu; 2012'de beş ölçütlü bir aile benzerliği önerdi.
- Türkçede «edebiyat» sözcüğü bugünkü anlamıyla Tanzimat'tan sonra yaygınlaştı; kavramın kendisi de bir tarih taşır.
Kazanımlar
- Edebiyatı taklit, ifade, biçim ve işlev üzerinden tanımlayan ana yaklaşımları temsilcileriyle açıklayabilir.
- Platon'un şiire yönelttiği itirazı ve sonraki tanımların bu itiraza nasıl cevap verdiğini gösterebilir.
- Özcü bir tanım ile işlevsel ya da aile benzerliğine dayanan bir tanım arasındaki farkı değerlendirebilir.
- Tartışmanın bugün açık kalan sorularını, yapay zekâ metinleri ve Batı dışı gelenekler dahil, gerekçeli olarak sıralayabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Atina, milattan önce dördüncü yüzyılın başları. Bir filozof, kâğıt üzerinde ideal bir devlet kuruyor ve o devletin kapısında bir karar veriyor: şairler giremez. Homeros bile. En büyük şair olduğunu kabul ediyor, onu okumaktan zevk aldığını da saklamıyor. Ama karar değişmiyor.
Filozofun adı Platon. Ve kararın sonunda, pek fark edilmeyen bir cümleyle, bir kapıyı aralık bırakıyor: şiir kendini savunabilirse geri dönebilir. Bu savunma hakkı, edebiyatın ne olduğu üzerine iki bin dört yüz yıldır süren tartışmanın başlangıç noktası.
Büyük soru
Edebiyatın bir tanımı var mı? Yoksa bu uzun tartışma boyunca her dönem kendi cevabını mı yazdı, ve biz bugün o cevapların üst üste binmiş katmanlarına mı bakıyoruz?
Bağlam
Önce kendi sözcüğümüze bakalım. Türkçede bugün kullandığımız anlamıyla «edebiyat», sanıldığından gençtir. Sözcük ve kavram Tanzimat'tan sonra yaygınlaştı; büyük olasılıkla Fransızca littérature ya da belles-lettres'in karşılığı olarak, 1860'lardan itibaren. Ondan önce Osmanlı okuru şiirden, nazımdan, nesirden, inşadan söz ederdi; bunları tek bir çatı altında toplayan bir kavram yoktu.
Bu ayrıntı ünitenin bütün sorusunu değiştiriyor. «Edebiyat nedir?» diye sorduğumuzda aslında on dokuzuncu yüzyıl Avrupası'nın kurduğu bir kategoriyi soruyoruz. Platon da «edebiyat» demedi; poiēsis dedi, yani «yapma, yaratma», ve özellikle ölçülü sözü, şiiri kastetti. Tartışmanın nesnesi yüzyıllar içinde genişledi: önce şiir, sonra hayal gücüyle yazılmış her şey, sonra bir kurumun «edebiyat» dediği her şey. Aşağıdaki yolculukta tanımlar değiştikçe tanımlanan şeyin de değiştiğini akılda tutmak gerekiyor.
Ana anlatı — taklit ve savunusu
Platon'un itirazı bir örnekle başlar: yatak. Tanrı yatağın ideasını, özünü yaratır. Marangoz o ideaya bakarak bir yatak yapar. Ressam ise marangozun yatağını resmeder. Ressam yatağı bilmez, yalnızca bir yatağın görüntüsünü taklit eder. Platon'a göre şair de böyledir: doğadan, hakikatten üçüncü basamakta duran bir taklitçi.
Ama Platon'un asıl korkusu bilgisizlik değildi. Şiir duyguları besler; akıl ve yasa yerine haz ve acıyı devletin yöneticisi yapar. Onu kapının dışında bırakmasının sebebi, şiirin tam da etkili olmasıydı.
İlk büyük cevap öğrencisinden geldi. Aristoteles Poetika'da taklidi mahkûm etmek yerine insanın doğasına yerleştirdi. İnsan en çok taklit eden canlıdır, ilk derslerini taklitle öğrenir ve taklit edilen şeylerden zevk alır. Gerçekte bakmaya katlanamadığımız şeylerin, bir ölünün ya da çirkin bir hayvanın, özenli bir resmine zevkle bakarız, çünkü öğrenmek insana en canlı hazzı verir.
Platon için taklit hakikatten bir uzaklaşmaydı, Aristoteles için hakikate bir yol. Aynı kavram, iki zıt değerle. Sonraki yüzyıllarda Horatius'un faydayı hazla birleştiren formülü, Rönesans'ta şiirin savunuları, hep bu ikinci kapıdan geçti.
Ana anlatı — ifadeden biçime
On sekizinci yüzyılın sonunda ağırlık merkezi kaydı. Artık soru «şiir dünyayı nasıl taklit eder?» değil, «şiir şairin içinden nasıl çıkar?» oldu. 1800'de William Wordsworth Lyrical Ballads'ın ikinci baskısına yazdığı önsözde bunu tek cümleye sığdırdı:
For all good poetry is the spontaneous overflow of powerful feelings.
«Çünkü bütün iyi şiir, güçlü duyguların kendiliğinden taşmasıdır.» Aynı önsözün devamında Wordsworth bu taşmanın «sükûnet içinde hatırlanan duygu»dan doğduğunu ekler.
Romantik tanımın bir bedeli vardı: edebiyatın değeri yazarın samimiyetine bağlandı. Yirminci yüzyılın başında Rus biçimcileri bu bağı kopardı. Bir önceki ünitede Jakobson'un «edebîlik» kavramını görmüştük. 1917'de aynı akımın Petrograd'daki kanadından Viktor Şklovski bir manifesto yazdı: «Teknik olarak sanat». Şklovski'ye göre alışkanlık her şeyi yutar; eşyayı, giysiyi, hatta savaş korkusunu. Tolstoy'un 1897 tarihli günlüğünden bir not aktarır: odanın tozunu alırken divanın tozunu alıp almadığını hatırlayamaz, çünkü o hareket bilinçsizce yapılmıştır. Farkında olmadan geçen bir hayat, hiç yaşanmamış gibidir.
Sanat bunun ilacıdır:
Hayat duygusunu geri getirmek, eşyayı hissetmek, taşı taş yapmak için, sanat denen şey vardır.
Şklovski'nin tanımı Wordsworth'ünkünün tersidir. Wordsworth şiirin kaynağına, şairin duygusuna bakıyordu; Şklovski metnin yaptığı işe, okurun algısına bakıyor. Biri «şiir nereden gelir?» diye soruyor, öbürü «şiir ne yapar?» diye.
Yaygın yanlış«Biçimciler içeriği önemsiz saydı» denir.
Biçimciler içeriği yok saymadı; içeriğin edebiyatta her zaman bir biçim içinde, bir teknikle algılandığını söyledi. Tolstoy'un divanı bir içeriktir; onu görünür kılan şey, onu yazıya geçiren biçimdir.
Ana anlatı — öz yerine işlev
Buraya kadar bütün tanımlar bir şeyi paylaşıyordu: edebiyatın bir özü olduğunu, doğru tanımın o özü bulacağını varsayıyorlardı. Taklit, ifade ya da biçim. 1983'te İngiliz eleştirmen Terry Eagleton, Literary Theory: An Introduction (Edebiyat Kuramı: Giriş) kitabının giriş bölümünde bu varsayımı sarstı. Vardığı ara sonuç kısaydı: edebiyatın hiçbir özü yoktur.
Eagleton bunu anlatmak için bir benzetme ödünç aldı; kendi buluşu değildi, John M. Ellis'ten geliyordu. «Edebiyat» sözcüğü «yabani ot» sözcüğüne benzer. Yabani ot belli bir bitki türü değildir; bir bahçıvanın herhangi bir sebeple bahçesinde istemediği her bitkidir. Edebiyat da belki bunun tersidir: birilerinin herhangi bir sebeple çok değer verdiği her yazı.
Bu tanımın gücü, bir önceki ünitelerde gördüğümüz her şeyi açıklamasıdır: kanonun değişmesini, bir gazete öyküsünün sonradan klasik olmasını, bir mezar taşı yazısının şiire dönüşmesini. Zayıflığı da açık: her şey bir topluluğun değer vermesine bağlıysa, eleştirinin «bu metin neden iyi?» sorusu nereye dayanacak?
Eagleton da bunu fark etti. 2012'de The Event of Literature (Edebiyat Olayı) kitabında soruya geri döndü ve özcülüğe dönmeden bir ara yol önerdi. İnsanlar bir yazıya «edebi» dediğinde genellikle beş şeyden birini kastediyordu: kurmaca olması, insan deneyimi hakkında derin bir kavrayış sunması, dili olağanın ötesinde, bilinçli biçimde kullanması, alışveriş listesi gibi pratik bir işe yönelmemesi, ve yazı olarak yüksek değer görmesi. Bunlardan hiçbiri tek başına yetmez, bazen biri tek başına yeter.
Alışveriş listesi, bu dersin ilk ünitesinin büyük sorusuydu. Otuz yıla yakın bir süre sonra Eagleton da cevabın bir parçasını orada buluyor: edebiyat, alışveriş listesinin yapmadığı bir şeyi yapan yazıdır, ama o şey her seferinde aynı şey değildir.
Yaygın yanlış«Edebiyatın tanımı yoksa her şey edebiyattır» denir.
İşlevsel ve aile benzerliğine dayanan tanımlar sınırı kaldırmaz, sınırın nasıl çizildiğini gösterir. Bir alışveriş listesi edebiyat sayılabilir, ama ancak biri onu edebiyat olarak okuduğunda ve bunun gerekçesini gösterebildiğinde.
Metin anı
Şimdi başa, Platon'un aralık bıraktığı kapıya dönelim. Devlet'in onuncu kitabında, şiiri sürgüne gönderdikten hemen sonra Sokrates şöyle der:
Şiire şunu da söyleyelim ki bizi kabalıkla suçlamasın: felsefe ile şiir arasında eski bir kavga vardır.
Birkaç satır sonra da kapıyı açar:
Eğer iyi yönetilen bir devlette var olma hakkını kanıtlayabilirse, onu seve seve kabul ederiz; onun büyüsünün farkındayız, ama bu yüzden hakikate ihanet edemeyiz.
Sokrates bir koşul daha ekler: şiiri seven ama şair olmayan savunucular da düzyazıyla konuşabilir; yeter ki şiirin yalnızca hoş değil, devletlere ve insan hayatına yararlı olduğunu göstersinler.
Bu satırları yavaş okuyalım. «Eski bir kavga» diyor; yani Platon'un zamanında bile tartışma eskiydi. «Büyüsünün farkındayız» diyor; kovulan şiir, kovanın da sevdiği bir şey. Hemen ardından Sokrates, konuştuğu Glaukon'a, şiirin büyüsüne onun kadar kendisinin de kapıldığını, özellikle şiir Homeros'ta göründüğünde, itiraf eder. Ve son koşul: savunma düzyazıyla, şair olmayanlar tarafından yapılabilir. İşte eleştirmenin, kuramcının, bu ünitede adını andığımız herkesin iş tanımı. Aristoteles'in Poetika'sı, Horatius'un mektubu, Wordsworth'ün önsözü, Şklovski'nin manifestosu, Eagleton'ın kitapları, hepsi bu davete verilmiş cevaplar. Hatta Platon'un istediği iki şey, hoş ve yararlı, Horatius'un formülünde neredeyse aynen yaşıyor.
Cevap ve bağlantı
Edebiyatın bir tanımı var mı? Bu yolculuğun sonunda dürüst cevap şu: tek bir tanım yok, ama tanımların bir tarihi var ve o tarih bir düzen gösteriyor. Önce edebiyat dünyaya bakarak tanımlandı: taklit. Sonra yazara bakarak: ifade. Sonra metne bakarak: biçim ve yabancılaştırma. Sonra topluluğa bakarak: işlev ve değer. Her yeni yaklaşım bir öncekinin gördüğünü korudu, görmediğini gösterdi.
Tartışma bugün de açık. En canlı olduğu yerlerden biri yapay zekânın ürettiği metinler: bir dil modelinin yazdığı bir şiir, ifade kuramına göre bir iç dünyadan gelmediği için şiir olamaz; işlevsel tanıma göre ise okurlar ona değer verdiği ölçüde şiir sayılabilir. Tanımı seçmek, cevabı seçmek demek. Batı dışı gelenekler de soruyu keskinleştiriyor: «edebiyat» kavramının bugünkü anlamı Türkçede on dokuzuncu yüzyılda, Avrupa'yla temas içinde biçimlendi ve başka pek çok dil de benzer bir yoldan geçti; bu kavramla divan şiirini ya da klasik Çin şiirini okumak onları kendi kategorilerinden koparma riski taşıyor. Ve okurun yeri giderek büyüyor: bir metni edebiyat yapan şey artık daha çok okuma pratiğinde, okurun dikkatinde aranıyor.
Bu ders bir tanım vermekle değil, bir soru biçimi vermekle bitiyor. Bir metne bakarken artık dört yöne sorabiliriz: dünyaya ne yapıyor, yazarından ne taşıyor, dili nasıl kullanıyor, ve kim, neden ona değer veriyor?
Kapanış kancası
Şklovski'nin cümlesinin devamında bir ayrıntı var: sanat algıyı zorlaştırır ve uzatır, çünkü algılama süreci sanatta kendi başına bir amaçtır. Yani edebiyat bizi yavaşlatmak için var. Oysa bugün çevremiz daha hızlı okumayı vaat eden uygulamalarla, kurslarla, tekniklerle dolu. Hangisi haklı? Sıradaki ders okumanın kendisine geçiyor ve ilk sorusu şu: hızlı okuma gerçekten mümkün mü, yoksa bir efsane mi?
Özet kartı
- Platon şairleri ideal devletinden çıkardı, çünkü taklit hakikatten üç basamak uzaktır ve duyguları besler; ama şiire bir savunma hakkı tanıdı.
- Aristoteles taklidi insan doğasına yerleştirdi: insan taklitle öğrenir ve taklitten zevk alır.
- Wordsworth şiiri güçlü duyguların kendiliğinden taşması olarak tanımladı; Şklovski ise sanatın işini alışkanlığı kırıp «taşı taş yapmak» olarak gördü.
- Eagleton (1983) edebiyatın özü olmadığını, «yabani ot» gibi işlevsel bir terim olduğunu savundu; 2012'de beş ölçütlü bir aile benzerliği önerdi.
- Türkçede «edebiyat» sözcüğü bugünkü anlamıyla Tanzimat'tan sonra yaygınlaştı; kavramın kendisi de bir tarih taşır.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Mimesis | Mimesis, imitation | Sanatın gerçekliği taklit etmesi; Platon'da uzaklaşma, Aristoteles'te öğrenme |
| İfade kuramı | Expressive theory | Edebiyatı yazarın duygu ve iç dünyasının dışavurumu sayan yaklaşım |
| Yabancılaştırma | Defamiliarization, ostranenie | Alışılmışı tanıdık olmayan biçimde sunarak algıyı yenileme tekniği |
| İşlevsel tanım | Functional definition | Kavramı sabit özelliklere göre değil, kullanımına ve değerlendirilmesine göre tanımlama |
| Aile benzerliği | Family resemblance | Tek bir ortak özellik olmadan örtüşen benzerliklerle kurulan kategori |
| Özcülük | Essentialism | Bir kategorinin bütün üyelerinde ortak, değişmez bir öz bulunduğu görüşü |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Taklit, ifade, biçim ve işlev yaklaşımlarının her biri için bir temsilci ve o temsilcinin tanımını tek cümleyle yaz.
- (Kazanım 2) Platon şiiri neden devletinden çıkardı ve hangi koşulla geri dönmesine izin verdi?
- (Kazanım 2) Aristoteles'in taklit anlayışı Platon'unkine nasıl bir cevaptır?
- (Kazanım 3) Eagleton'ın «yabani ot» benzetmesi neyi gösterir ve bu benzetmenin kaynağı kimdir? İşlevsel tanımın bir zayıflığını da belirt.
- (Kazanım 4) Yapay zekânın yazdığı bir şiirin edebiyat sayılıp sayılmayacağı sorusuna ifade kuramı ve işlevsel tanım nasıl farklı cevap verir?
Cevaplar
- Taklit: Aristoteles, sanat gerçekliği taklit eder ve insan taklitle öğrenip zevk alır. İfade: Wordsworth, iyi şiir güçlü duyguların kendiliğinden taşmasıdır. Biçim: Şklovski, sanat alışkanlığı kırarak taşı taş yapmak, algıyı yenilemek için vardır. İşlev: Eagleton, edebiyat bir özü olmayan, bir topluluğun değer verdiği yazıyı anlatan işlevsel bir terimdir.
- Taklit hakikatten üç basamak uzaktır ve şiir duyguları besleyerek akıl ve yasa yerine haz ve acıyı yönetici yapar. Geri dönebilmesi için iyi yönetilen bir devlette var olma hakkını kanıtlaması gerekir; şair olmayan savunucular da düzyazıyla onun hem hoş hem yararlı olduğunu gösterebilir.
- Aristoteles taklidi hakikatten uzaklaşma olarak değil, insan doğasının bir parçası ve bir öğrenme yolu olarak görür: insan ilk derslerini taklitle öğrenir ve taklit edilen şeylerden zevk alır, çünkü öğrenmek en canlı hazdır.
- Edebiyatın sabit bir özellik değil, bir değer verme işlevi olduğunu gösterir: yabani ot bir bitki türü değil, bahçıvanın istemediği bitkidir; edebiyat da birilerinin değer verdiği yazıdır. Benzetme John M. Ellis'ten gelir. Zayıflığı, her şey değer vermeye bağlıysa bir metnin neden iyi olduğunu tartışacak bir dayanağın zayıflamasıdır.
- İfade kuramına göre şiir bir iç dünyanın dışavurumu olduğu için, bir iç dünyası olmayan modelin metni şiir sayılamaz. İşlevsel tanıma göre okurlar ona edebiyat olarak değer verdiği ölçüde şiir sayılabilir. Hangi tanımı seçtiğimiz cevabı belirler.
Okuma
- Platon, Devlet, X. kitap. Türkçeye birkaç kez çevrildi; 595a–608b arası şiir tartışmasının tamamıdır.
- Aristoteles, Poetika, IV. ve IX. bölümler. Kısa bölümler; aynı ciltte Horatius'un Ars Poetica'sı da sık basılır.
- Viktor Şklovski, «Teknik olarak sanat» (1917). Rus biçimcilerinin kuram seçkilerinde yer alır; İngilizcesi «Art as Technique» adıyla yaygındır.
- Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı: Giriş (1983), «Giriş: Edebiyat nedir?» bölümü. Bu ünitenin tartışmasını kendi sesinden, yirmi sayfada izlemek için.
- M. Orhan Okay, «Edebiyat», TDV İslâm Ansiklopedisi. Sözcüğün Türkçedeki tarihi ve Osmanlı'daki karşılıkları.