İçeriğe geç

KUR-213-02·Bourdieu, Foucault, Giddens ve Çağdaş Sentezler

Bourdieu: sembolik şiddet ve yeniden üretim

temel2.449 kelime≈ 16 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Bourdieu ve Passeron, üniversitede başarılı olan öğrencilerin çoğunun ailelerinden kültürel bir miras aldığını ve okulun bu mirası yetenek olarak ödüllendirdiğini gösterdi.
  2. Simgesel şiddet, egemen grupların keyfî kültürünün evrensel ve meşru olarak kabul ettirilmesi ve egemenliğin, ona maruz kalanların rızasıyla sürdürülmesidir.
  3. Yanlış tanıma, egemenlik ilişkilerinin doğal yetenek ya da kişisel eksiklik olarak algılanmasıdır.
  4. Doxa, bir toplumda ya da alanda tartışma konusu bile olmayacak kadar doğal kabul edilen inanç ve varsayımlardır.
  5. Meşru kültür, egemen grupların kültürünün kurumlar aracılığıyla bütün toplumun ölçüsü hâline gelmesidir; kendini eleme ise alt sınıfların bize göre değil duygusuyla kendilerini dışarıda bırakmasıdır.
  6. Willis'in çalışması, yeniden üretimin direniş yoluyla da gerçekleşebildiğini gösterdi.
  7. Türkiye'de ölçünlü Türkçe ile yerel ağızlar arasındaki hiyerarşi, meşru dilin simgesel şiddetinin bir örneğidir.

Açılış sahnesi

Bir ortaokulun öğretmenler odasında, dönem sonu değerlendirme toplantısı yapılıyor. Türkçe öğretmeni, öğrencilerin kompozisyonlarını tek tek anlatıyor.

Doktor bir annenin ve mimar bir babanın kızı olan Defne için öğretmen, çok parlak bir öğrenci olduğunu, kendini akıcı ve özgün bir dille ifade ettiğini, okuduğu kitaplardan örnekler verdiğini söylüyor. Bir inşaat işçisinin oğlu olan Emre için ise çok çalışkan olduğunu, ödevlerini hiç aksatmadığını, ama dilinin biraz basit ve kalıplı kaldığını ekliyor. Diğer öğretmenler başlarını sallıyor. Defne'nin karnesine yetenekli, Emre'nin karnesine gayretli yazılıyor.

Toplantıdan sonra rehber öğretmen, iki öğrencinin sınav notlarına bakıyor. Notlar birbirine çok yakın. Farkın notlarda değil, öğretmenlerin kullandığı sözcüklerde olduğunu fark ediyor. Defne'nin başarısı onun doğasına, Emre'ninki ise çabasına bağlanıyor. Ve bu ayrımı ne öğretmenler, ne Defne, ne de Emre bir haksızlık olarak görüyor.

Bu derste ne olacak

Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.

Önceki derste Bourdieu'nün habitus, alan ve sermaye kavramlarını gördük. Bu ders, Bourdieu'nün bu kavramları kullanarak sorduğu belki de en rahatsız edici soruya geçiyor: eşitsizlikler, onlardan zarar görenler tarafından bile neden adil ve doğal kabul ediliyor?

Temel derslerde eğitimin örtük müfredatını ve öğrencileri farklı yollara yönlendiren eleme işlevini tanımıştık. Bu ders, Bourdieu'nün bu süreçleri nasıl açıkladığını ele alıyor. Önce onun görünmez tahakküm biçimine verdiği adı, sonra bu tahakkümün eğitim, dil ve toplumsal cinsiyet alanlarında nasıl işlediğini göreceğiz. En sonda Bourdieu'nün yeniden üretim kuramına yöneltilen eleştirileri ve direniş olanaklarını tartışacağız.

Sıfır noktası — mirasçılar

Bourdieu, altmışlı yılların başında, çalışma arkadaşı Jean-Claude Passeron ile birlikte Fransız üniversite öğrencileri üzerine bir araştırma yaptı. Araştırmanın başlığı çarpıcıydı: mirasçılar. Araştırma, üniversitede başarılı olan öğrencilerin çoğunun, ailelerinden yalnız para değil, kültür de miras almış öğrenciler olduğunu gösterdi. Bu öğrenciler, evde kitaplarla, müzeyle, klasik müzikle ve soyut tartışmalarla büyümüştü; üniversitenin onlardan beklediği her şey, zaten onların doğal dünyasının bir parçasıydı.

Ama okul, bu mirası bir miras olarak görmüyordu. Öğrencilerin başarısını onların kişisel yeteneğine, zekâsına ve çalışkanlığına bağlıyordu. Böylece sınıf farkları, bireysel yetenek farkları gibi görünüyordu. Bourdieu ve Passeron, yetmişli yılların başında yayımladıkları ikinci bir kitapta, bu süreci eğitimin toplumsal yeniden üretimdeki rolü olarak kuramlaştırdı.

Mekanizma — görünmeyen şiddet

Bourdieu'ye göre egemenlik, yalnız zor kullanarak ya da açık bir baskıyla değil, çok daha incelikli bir yolla da işler: egemenliğe maruz kalanların, onu doğal, meşru ve hak edilmiş olarak kabul etmesiyle.

Açılış sahnesindeki öğretmenler, Defne'nin evden getirdiği dili ve bilgiyi yetenek, Emre'nin okulda edindiklerini ise yalnız gayret olarak görüyor. Bu ayrım kimseye zorla dayatılmıyor; tam tersine, herkes onu doğal buluyor. Bourdieu'ye göre simgesel şiddetin gücü tam da buradan gelir.

Simgesel şiddetin işlemesi için, ona maruz kalanların onu bir şiddet olarak tanımaması gerekir.

Bourdieu, simgesel şiddetin bir toplumun en derindeki inançlarına yerleştiğini de vurguladı.

Meşru kültür ve kendini eleme

Bourdieu'ye göre toplumda bazı kültür biçimleri, yani belirli bir müzik, sanat, edebiyat ve konuşma biçimi, meşru ve değerli sayılırken, ötekiler basit, bayağı ya da eksik sayılır.

Bourdieu, eşitsizliklerin yalnız dışlanma yoluyla değil, insanların kendi kendilerini dışarıda bırakmasıyla da yeniden üretildiğini gösterdi.

Amerikalı sosyolog Annette Lareau, iki binli yılların başında, farklı sınıflardan ailelerin çocuk yetiştirme biçimlerini inceledi. Orta sınıf ailelerin çocuklarının boş zamanlarını kurslarla, düzenli etkinliklerle ve yetişkinlerle müzakere etmeyi öğreten bir disiplinle doldurduğunu; işçi ve yoksul ailelerin ise çocuklarının kendi hâllerinde büyümesine daha çok alan bıraktığını gözlemledi. Okul ve kurumlar, birinci yetiştirme biçimini ödüllendiriyordu.

Ölçüt nerede yanlış çalışıyor

Bourdieu'nün yeniden üretim kuramı, eğitim sosyolojisini derinden etkiledi; ama eleştirilerden de payını aldı.

Birincisi, direniş ve değişimi görmezden gelme eleştirisidir. Bazı eleştirmenler, Bourdieu'nün kuramının yeniden üretimi o kadar güçlü gösterdiğini ki, alt sınıflardan gelen öğrencilerin başarı öykülerini, okulun eşitleyici etkisini ve eğitim sisteminin kendisinin değişebileceğini açıklayamadığını ileri sürdü.

İngiliz sosyolog Paul Willis ise yetmişli yılların sonunda, bir sanayi kentinde işçi sınıfından gelen erkek öğrencileri inceledi. Bu gençler, okulun otoritesine açıkça direniyor, derslerle alay ediyor ve okulu ciddiye alan öğrencileri küçümsüyordu. Willis, bu direnişin paradoks biçimde onları yine fabrika işlerine yönlendirdiğini ve yeniden üretimin, direniş yoluyla da gerçekleşebildiğini gösterdi.

İkincisi, kavramların döngüselliği eleştirisidir. Bazı eleştirmenler, kültürel sermaye ve simgesel şiddet kavramlarının her başarıyı ve her başarısızlığı açıklayabilecek kadar esnek olduğunu, bu yüzden sınanmasının zor olduğunu ileri sürdü.

Üçüncüsü, farklı toplumlara aktarma sorunudur. Fransa'nın merkezî ve seçkinci eğitim sistemi, meşru kültürün çok belirgin olduğu bir yapıydı; başka toplumlarda meşru kültürün sınırları daha belirsiz olabilir.

Kuramsal mercekler

Simgesel şiddet ve yeniden üretim kavramları üç farklı alanda kullanılır.

Eğitim sosyolojisi, bu kavramları okulun, öğretmenlerin değerlendirmelerinin, müfredatın ve sınav sistemlerinin sınıf farklarını nasıl yeniden ürettiğini ve meşrulaştırdığını incelemek için kullanır.

Dil sosyolojisi, Bourdieu'nün dil üzerine yazdıklarından yola çıkar ve belirli bir aksanın, bir ağzın ya da bir konuşma biçiminin meşru dil olarak kabul edilirken ötekilerinin nasıl değersizleştirildiğini inceler.

Toplumsal cinsiyet çalışmaları ise Bourdieu'nün son dönem çalışmalarından birinden, erkek egemenliği üzerine kitabından yararlanır. Bourdieu bu kitapta, kadınların erkek egemenliğini de çoğu zaman doğal kabul ettiğini ve bu egemenliğin bedenlere işlenmiş bir simgesel şiddet olarak sürdüğünü ileri sürdü.

Öğretmenler odasındaki değerlendirme toplantısı bu üç alanın kesiştiği yerde durur: Defne'nin evden getirdiği dil, Emre'nin kalıplı bulunan cümleleri ve iki öğrencinin geleceğine yön verecek iki sıfat.

Ölçek

Bir öğrencinin ya da bir çalışanın kendi öyküsüne bakıldığında kavramlar, onun kendi yeteneklerini nasıl değerlendirdiğini, hangi kapıları kendisi için kapalı gördüğünü ve başarısızlıklarını neye bağladığını anlamaya yarar.

Okullar ve kurumlar düzeyinde kavramlar, öğretmen değerlendirmelerinin, müfredatın, sınavların ve kurum kültürünün hangi grupları doğuştan başarılı, hangilerini baştan başarısız gibi gösterdiğini incelemeye yarar.

Toplumun bütününde ise kavramlar, eğitim sisteminin sınıf farklarını kuşaktan kuşağa nasıl taşıdığını ve bu farkların neden adil ve hak edilmiş olarak kabul edildiğini sorgular.

Türkiye'de şive ve düzgün Türkçe

Türkiye'de uzun yıllar boyunca, İstanbul ağzına dayanan ölçünlü Türkçe, okulda, medyada ve resmî kurumlarda doğru ve düzgün Türkçe olarak kabul edildi. Anadolu'nun farklı bölgelerinden gelen insanların ağızları ise şive olarak adlandırıldı; bu ağızlar çoğu zaman eğitimsizlik, köylülük ya da taşralılık işareti olarak görüldü, kimi zaman da televizyon dizilerinde ve eğlence programlarında güldürü malzemesi olarak kullanıldı.

Bourdieu'nün kavramlarıyla bu durum, meşru dilin simgesel şiddetinin bir örneğidir. Ölçünlü Türkçe, belirli bir kentin ve belirli toplumsal grupların konuşma biçimi olarak ortaya çıktı; ama okul ve medya aracılığıyla bütün toplum için doğru ve güzel konuşmanın ölçüsü hâline geldi. Farklı ağızlarla konuşan insanlar, bu ölçüyü içselleştirerek kendi konuşmalarını düzeltmeye, iş görüşmelerinde ve resmî ortamlarda ağızlarını gizlemeye çalıştı. Ortak bir ölçünlü dilin iletişimi kolaylaştıran önemli işlevleri olduğu da açıktır; sorun, bu ölçünün farklı ağızları değersizleştiren bir hiyerarşiye dönüşmesidir.

Son yıllarda yerel ağızların kültürel bir zenginlik olarak görülmeye başlandığı, bazı yerel ağızların müzikte, edebiyatta ve sosyal medyada gururla kullanıldığı da görülüyor. Bu değişim, doxanın sarsılabileceğini ve meşru kültürün sınırlarının zamanla değişebileceğini gösteriyor.

Başka ülkelerde de ölçünlü dil ile bölgesel ağızlar arasındaki ilişki karşılaştırıldığında, bir ağzın saygın sayılıp sayılmamasının, dilbilimsel bir üstünlükten değil, o ağzı konuşan grupların toplumsal konumundan kaynaklandığı görülür.

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Yeniden üretimi ölçmek isteyen araştırmacılar okula, eve ve seçkin kurumlara bakar.

Yaygın hatalar

Aklında kalsın

  1. Bourdieu ve Passeron, üniversitede başarılı olan öğrencilerin çoğunun ailelerinden kültürel bir miras aldığını ve okulun bu mirası yetenek olarak ödüllendirdiğini gösterdi.
  2. Simgesel şiddet, egemen grupların keyfî kültürünün evrensel ve meşru olarak kabul ettirilmesi ve egemenliğin, ona maruz kalanların rızasıyla sürdürülmesidir.
  3. Yanlış tanıma, egemenlik ilişkilerinin doğal yetenek ya da kişisel eksiklik olarak algılanmasıdır.
  4. Doxa, bir toplumda ya da alanda tartışma konusu bile olmayacak kadar doğal kabul edilen inanç ve varsayımlardır.
  5. Meşru kültür, egemen grupların kültürünün kurumlar aracılığıyla bütün toplumun ölçüsü hâline gelmesidir; kendini eleme ise alt sınıfların bize göre değil duygusuyla kendilerini dışarıda bırakmasıdır.
  6. Willis'in çalışması, yeniden üretimin direniş yoluyla da gerçekleşebildiğini gösterdi.
  7. Türkiye'de ölçünlü Türkçe ile yerel ağızlar arasındaki hiyerarşi, meşru dilin simgesel şiddetinin bir örneğidir.

Sonraki derse köprü

Bourdieu, egemenliğin görünmez biçimlerini, insanların içselleştirdiği beğenilerde, dillerde ve kendilerine dair yargılarda aradı. Aynı yıllarda Fransa'da çalışan başka bir düşünür, iktidarın nasıl işlediğini bambaşka bir yerden, hapishanelerin, hastanelerin, kışlaların ve okulların gündelik düzeninden okudu. Ona göre modern iktidar, insanları zorla bastırmaktan çok, onları gözetleyerek, sınıflandırarak, ölçerek ve belirli bir zaman düzenine sokarak biçimlendiriyordu. Bu iktidar, aynı zamanda bir bilgi üretiyordu: kimin normal, kimin sapkın, kimin sağlıklı, kimin hasta olduğunu belirleyen bir bilgi. Sonraki ders, Michel Foucault'yu, söylemi, iktidar ile bilgi arasındaki ilişkiyi ve disiplini ele alıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.